Son yıllarda lise eğitimi sonrasında üniversiteyi yurt dışında okumak artık normal, sıradan ve olağan hale geldi.
Daha doğrusu, üniversiteyi yurt dışında okumak, yurt içindeki iyi üniversitelerde okumaya bile alternatif olmaya başladı.
Eskiden yurt dışında üniversite okumak, sadece yurt içinde iyi üniversiteleri kazanamayan ve mali durumu üst düzey ailelerin çocukları için ve genelde de istisnai bir durumdu.
Ne var ki son zamanlarda bu konuda statüko tamamen değişiyor.
Yeni “moda” artık çocuğunuz lisede başarılı ve YKS’de Türkiyenin en iyi üniversitelerini kazanma potansiyeli olsa hatta kazansa bile Amerika (ABD, Kanada), İngiltere veya Avrupa’da dünya sıralamasında iyi bir üniversiteye kapağı atmasına çalışmak.
Hatta eskiden mali durumu iyi aileler bile çocuğunun lisans eğitimini Türkiye’de iyi bir üniversitede almasını ve sonrasında master için yurt dışına gitmesini tercih ederlerdi.
Yeni eğilim ise artık lisans eğitimini de yurt dışında yapma yönünde.
Çünkü lisansı Türkiye'de yapıp sadece master için 1-2 yıl oralarda kalmak, sonrasında o ülkelerde iş imkanları bulmaya ve oralarda kalabilmeye ve “tutunabilmeye” artık genelde yeterli olmuyor.
Lisansını orada yapanlar için sonrasında oralarda “tutunabilmek” ve kalabilmek daha kolay olduğu gibi, oturum veya vatandaşlık alma yönünden de daha avantajlı oluyor.
Paradigma neden değişti?
Tabii bu noktadaki paradigma değişikliğinin ana nedeni ise şu:
Eskiden çoğu aile için çocuğunu yurt dışına göndermenin motivasyonu, 1-2 yıl oralarda master veya staj vs. yaparak bilgisini ve görgüsünü artırsın ve dünyayı tanısın. Sonrasında da ülkeye dönüp bu sayede burada daha iyi bir iş bulsun ya da burada kuracağı yaşamında bu yurt dışı tecrübesi kendisine yol göstersin.
Ne var ki artık çoğu ailenin şimdiki yeni mentalitesi ise çocuğunun mümkünse hayatını yurt dışında kurabilmesine imkan sağlamanın çocuğun geleceği için daha isabetli olacağı yönünde.
Bu anlayış değişikliğinin temel nedeni ise malum.
Artık belli bir kültür ve eğitim seviyesindeki çoğu kişi çocukları için bu ülkede sağlam ve sağlıklı bir gelecek göremiyor.
Ülkede gelinen noktada demokraside, hukuk devletinde ve insan haklarındaki inanılmaz aşınmalar ve gerilemeler ve bunların da tetiklediği ekonomik sorunlar ve fakirleşme, ülkenin siyasi geleceği açısından ciddi bir ümitsizlik doğuruyor.
Çevremde belli bir eğitim ve kültür seviyesinin üstündeki birçok kimse ülkede artık bir daha demokratik serbest seçim görebileceğinden emin değil ve Azerbaycan veya Rusya tarzı ve salt sembolik ve göstermelik seçimlerden ibaret bir post-modern otokratik rejime doğru gidildiğinden endişeli.
Özellikle yargı erkinin siyasete karşı bağımsızlığını iyice kaybettiğini, hatta iktidarın siyasi operasyonlarına alet olmaktan imtina edemediğini görünce, doğrusu bende de bu tür endişeler yok değil.
Yargı, günümüzde maalesef geçmişte eleştirdiğimiz 367 Kararı, Başörtüsü Kararı, Refah ve Fazileti Kapatma Kararı ve potansiyel iktidar adayı siyasetçiyi şiir okudu diye mahkum eden karar yargısından bile çok daha taraflı ve vahim durumda.
Şimdi ana muhalefetin iktidar adayını zorlama yorumlarla ve soyut kanıtlarla cezalandırmaya çalışanların, geçmişte potansiyel iktidar adayı siyasetçiyi şiir okudu diye mahkum edenlerden gerçekten farkı var mı sizce?
Geçen gün sağcılara laf söyledi diye tutuklanan gazeteci aynı lafı solculara etseydi tutuklanır mıydı sizce?
Demokraside ve hukukta yıllar sonra dönüp dolaşıp geldiğimiz nokta aynı tas aynı hamam, hatta daha geri nokta mı olmalıydı?
Hadi bizler göremedik, ama bari bu ülkenin çocukları ve gençleri de bu ülkenin demokrasisinin geliştiğini göremeyecek mi?
Geçmişte o kararları eleştiren hatta o kararlardan mağdur olanların şimdi olanlara suskun kalması hatta alkışlayıp teşvik etmesi ise hem çok acı, hem çok üzücü, hem de çok ayıp.
Tabii ki bu eleştirim yargının genel yaklaşımına ve görünümüne.
Yoksa geçmişte olduğu gibi şimdi de işini layıkıyla yapmaya çabalayan düzgün istisnalar her zaman var.
Ne var ki bu olgu ülkenin artık en zeki ve kapasiteli çocuklarının geleceğini yurt dışında aramasına ve belki de tarihimizin en büyük beyin göçüne sebebiyet veriyor ve ceremesini muhtemelen ileride tüm ülke çekecek.
Yurt dışında üniversite okumanın mali boyutu
Bu arada, yurt dışında üniversite işinin mali boyutu da o kadar korkulacak boyutta değil.
Çünkü özellikle Avrupa’da üniversitede okumanın maliyeti, örneğin yurt içinde başka yerde oturan aileler için İstanbul’da veya Ankara’da çocuk okutmaktan pek de pahalı değil. Okul ücretleri makul (yıllık 8-10 bin Euro civarı yani İstanbuldaki çoğu vakıf üniversitesinden ucuz!), yurt imkanları ve kampüste part-time çalışma imkanları geniş. Avrupanın sosyal devlet olanakları halen iyi.
Amerika ve İngiltere’de çok parlak ve başarılı öğrenciler için burs olanakları mümkün.
Aksi halde ABD, Kanada ve İngiltere için iyi üniversitelerde yıllık öğrenim ücretinin 40-60 bin dolar civarında olacağını ve buna diğer yaşam giderlerinin ekleneceğini hesaba katmak gerek.
Yurt dışında iyi üniversitelere nasıl girilir?
Yurt dışında iyi üniversitelere girebilmenin nasıl mümkün olduğuna gelince.
Yurt dışında üniversitelere kabulün zorluğu büyük ölçüde o üniversitenin Dünya sıralamasındaki yeriyle alakalı.
Dünya sıralamasında yeri önde olan üniversitelere girebilmek doğal olarak çok daha zor.
Üniversiteleri dünya çapında sıralayan ve tüm dünyada kabul gören bazı uluslararası reytingler var.
Bunlardan en çok kabul gören ikisi Times Higher Education (THE) ve QS sıralamaları.
Bunlar her yıl tüm dünyadaki üniversiteleri gerek genel olarak gerekse alan bazında (mühendislik, sosyal bilimler, tıp, doğa bilimleri vs.) sıralıyorlar.
Bunu yaparken de çeşitli objektif ve evrensel veriler kullanıyorlar. Uluslararası nitelikli yayın ve proje sayısı, alınan bilim ödülleri, buluş ve patent sayısı, mezunların başarısı, öğrenci başına düşen hoca sayısı, mali kaynak miktarı vs.
Bizim YÖK de bu iki sıralamayı referans kabul ediyor ve yurt dışından alınan diplomaların denkliğinde bu sıralamalarda ilk 400’e giren üniversitelerin diplomalarını direkt ve otomatik olarak tanıyor.
Bu sıralamaya göre ilk 10 üniversite ABD ve İngiltere’den ve en başta gelenler Harvard, Stanford, MİT, Oxford ve Cambridge. İlk 50 ve 100’e ise yine çoğu bu iki ülkeden olmak üzere, bu ülkeler dışında Kanada, Japonya, Singapur, Çin, Avustralya ve Avrupa’dan (Hollanda, Almanya, İsviçre, Fransa, Belçika, Avusturya, İsveç, Finlandiya) prestijli üniversiteler giriyor.
Türkiye’den ise genelde hiçbir üniversite bu sıralamalarda Dünyada ilk 300-400’lere giremiyor.
Dünya sıralamasında önlerde olan üniversitelere (özellikle ABD, İngiltere, Kanada) girişte genelde aranan şartlar, uluslararası seviyede kabul görmüş bir lise diplomasına sahip olmak (IB, A Level, AP) ve bu diplomaları yüksek skorla elde etmek, genel sayısal ve sözel bilgi ölçen SAT, GMAT ile İngilizce’yi ölçen TOEFL, IELTS gibi uluslararası merkezi seviye sınavlarında iyi skor elde etmek ve lise mezuniyet ortalamasının yüksek olmasıdır.
Bunun yanında, ders dışı aktivitelere katılım (spor, sanat, gönüllü toplum hizmetleri vs.) da dikkate alınır.
Dolayısıyla her üniversite her başvuruyu spesifik olarak inceler ve adayı tüm bu kriterler açısından değerlendirir.
Yani tam bir merkezi sınav olmayıp, her üniversite kendi öğrencisini kendisi seçer.
Bu nedenle kural olarak her üniversite için ayrı başvuru yapmak gerekir.
Bu arada IB, A Level, AP gibi uluslararası geçerli lise diploması olmayanların mevcut yerel (MEB) diploma ve mezuniyet ortalaması ile de başvurmaları mümkündür.
Nitekim son yıllarda Avrupa ülkeleri dahil iyi üniversitelerin olduğu çoğu ülke yurt dışından üniversitelerine öğrenci çekmeyi ve bu sayede ülkelerine gelecek geliri ekonomileri için önemli gördüklerinden, görece daha vasat üniversiteleri salt MEB lise diploması ve mezuniyet ortalaması ve asgari İngilizce bilgisi ile Türkiye’den öğrenci kabul edebilmektedir.
Hatta öğrendiğime göre bazı iyi Alman üniversiteleri Türkiye’deki YKS/ÖSYS sınavının ölçme sistemini beğenmiş olmalı ki, YKS sonucuna göre İTÜ, Boğaziçi ve ODTÜ’yü kazandığını kanıtlayan Türk öğrencileri direkt olarak üniversitelerine kayıt ediyormuş.
Üniversiteye girişte evrensel pazar ve karamsar tablo
Dolayısıyla ülkemize özel yukarıda değinilen olumsuz neden dışında da üniversiteye giriş konusunun artık tüm dünyada evrensel düzeyde rekabete açık bir “pazar” haline geldiği anlaşılıyor.
Öyle anlaşılıyor ki bu evrensel üniversiteye giriş pazarında tüm dünyadan en iyi en nitelikli ve en kaliteli “girdi”leri, yani öğrencileri dünya sıralamasında ilk 50 hatta ilk 100’e giren en üst seviyedeki üniversiteler kapacak.
İyice küreselleşen dünyanın geleceğinde de en üst düzey kilit noktalara bu üniversitelerden mezunlar yerleşecek.
Bunlar gelecekte dünyanın 1. sınıf elitlerini oluşturacak.
Mezun olduklarında dünyada istedikleri her ülkede nitelikli işler bulabilme özgürlüğüne ve seçeneğine sahip olacaklar.
İlk 100’den sonraki 100-500 arasındaki üniversitelerin mezunları ise ilk 100’e göre 2. Sınıf konumda da olsalar, en azından daha lokal düzeydeki iş piyasasında tutunmayı başarabilecekler.
Türkiye’deki üniversitelerin (belki kendini 2. Gruba atıp kurtarmayı başarabilecek bir-ikisi hariç) hemen tamamı gibi ilk 500 sonrasındakiler ise 3. dünyanın 3. sınıf üniversiteleri olarak, muhtemelen sadece diplomalı işsiz yetiştirecek veya şanslı olanlar da ancak niteliksiz işgücü olarak geleceğin “ayak işlerini” yapacak.
Karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım. Ama görünen o ki korkarım gelecek böyle şekillenecek.
Tam da bu noktada mevcut iktidarın ülkeyi getirdiği olumsuz noktanın etkisiyle normalde Ülkenin iyi üniversitelerine gitmeleri beklenen başarılı ve zeki gençlerin büyük kısmının yurt dışında okumayı seçmesi ise ilginç bir biçimde bir yandan çok ciddibir beyin göçü anlamına gelecek.
Diğer yandan ise normalden çok daha fazla gencimizin kendisini Dünyanın bu 1. Sınıf veya en azından 2. Gruptaki üniversitelerine atabilmelerine vesile olacak.
Bu maalesef son derece karamsar senaryodaki bu ilginç olgunun ise olumsuz mu yoksa olumlu bir gelişme mi olduğuna siz karar verin.
Sonuçta, ülkede tekrar gerçek demokrasiye dönüş kısmet olursa en önemli hedeflerimizden biri, en azından 5-6 üniversitemizi dünyada ilk 100’e sokmak olmalı.
Tıpkı örneğin Hollanda’nın tüm üniversitelerinin başardığı gibi.
En azından Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ, Bilkent, Koç ve Sabancı’nın böyle bir potansiyeli var aslında.
Sadece demokrasi, hukuk devleti ve bu vizyona sahip yeni Kemal Kurdaş’lar gerekli.


