Siyaset bir “şey” midir?
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Siyaset bir “şey” midir?

Nasıl olmuştur da insanı düşünmeyen, sadece kendisini ve kendi çıkarlarını düşünen ve bunun herkesin çıkarı olduğuna inandıran rejim yöneticileri bugünkü dünyadaki savaşların şiddetini, sivil halk üzerinde, kadınlar, anneler ve çocukları üzerinde uygulamaktadırlar?

Siyaset bir “şey” midir?

“Sürahinin varlığı suyu döken ve sunan arı bir birleşmedir.”

"Sürahi insanları bir araya getirmesi bakımından bir şeydir.”

M. Heidegger, “Şey Nedir,” Bremen Klübü 1949

Siyasetin insanların var olması ve yan yana gelmeleriyle (meclis) başlayan bir “şey” olduğunu hatırlatabiliriz. Alman filozof M. Heidegger bunu vurgular. Şey (Ding) kelimesinin kökeninde eski Almancada “dava” kelimesi yatmaktadır. Yani kamusal bir bütünleşme anlamına gelen kelime “Şey” (ding) olarak geçer. Bir ihtilafı çözmek üzere toplanan bir Meclis anlamına gelmektedir, bu” Şey” kelimesi. O bakımdan, siyaset hukuki bir dava olarak düşünülmelidir. Bu bakımdan bir “şey” önümüze konulan bir nesne değildir. İnsanlar arasındaki bir ayrımın hukuki olarak dava edilmesidir. “Şey” böylece bir “Meclis” anlamına gelmektedir; sabit değildir, zamana göre yayılan bir süreci, davayı ifade etmektedir. Böylece bir anlama bağlı olarak siyasi bir davayı öne çıkarır.

Siyaset bilimci Hannah Arendt ise siyasetin; çoğulluğun, birden çok olmayla ve kamusal alanda eşit bir şekilde sözü ortaya koyma anlamıyla başladığını hatırlatmaktaydı. Söz eşit mesafede ortaya konulmaktadır. Eski Yunan dünyasında bir noktaya eşit mesafedeki insanların sözlerini ortaya koymaları demek siyaset demekti. Siyaset iktidarı ele alma ile neticelenen bir uğraş veya bir mücadele olarak görülemeyen bir “şeydir”. Bu anlamda devleti yönetim biçimi olarak da ele alınamaz. Ne de bir toplumu bürokrasisiyle yöneten bir iktidar biçimi olarak durmaktadır. Siyaset söz söyleme sanatıyla yönetme sanatının yan yana gelmesinden oluşan bir “şey” (dava)olarak düşünülmüştür.

Burada pragmatik olan değil ilkesel olan ön plana konulmaktadır; çünkü ilk olarak düşünülendir. İlke zaten “ilk” olandan, “kaynak” olarak kabul edilenden gelen bir kelimedir: İlke zaten Türkçede de ilk kelimesinden türetilmiştir. İlk olan “ilkedir”. İlkenin iki ana ayağı mevcut olarak durmaktadır: Biri çoğulluktur ikincisi ise özgürlüktür. Siyaset özgür olarak anılan vatandaşların sözlerini meydana getirmeye ve savunmaya uğraştıkları bir “şeydir”.

Bu bakımdan Hannah Arendt’e göre, siyaset insanın doğasında olan bir şey olarak kabul edilemez. İnsanın çoğullaşmasından, yan yana gelmesinden ve bir topluluk olarak bütünleşmesinden ortaya çıkmaktadır. Tek bir adam tek başına siyaset yapma imkanına sahip olamaz. Bu tip bir çoğulluk, yalnızlık karşıtı siyasetin eski anlamında olmazsa olmaz kalitesidir. Siyasetin bir kalitesi vardır. O da siyaseti ister “sürünün çobanı” (Platon) ister “at seyisliği” (Arap dünyası) olsun ilkesi çok insanın yan yana gelerek rekabete girmesi anlamına gelmektedir.

İlkeler ilk-olanı belirlediklerine göre, “siyasetin anlamını bugün kaybetmekte miyiz?” sorusunun, siyasetin başka yollardan başka manalara gelmesiyle alakalı olarak, değişime uğradığını düşünemez miyiz? Siyaset değerlerden ve ilkelerden oluşan bir “şey” olmasına rağmen sanki bugün başka bir “şeye” doğru evirilmeye başlamıştır. Bu da siyasetin bir çıkarlar çarkının içine düşmesiyle alakalı olarak durmaktadır. Bu çark dönerken talih kuşu kimin başına düşmekteyse onu ön plana çıkarmaktadır. Siyaset bir özgürlük ve çoğulluk olmaktan çıkarak rastlantıya bağlı bir kişinin idaresinde var olan bir “şey” olmaya başlamıştır. Ve siyaset olarak adlandırdığımıza bu “şeye” artık değerlerin ilkelerinden yola çıkmayan ve kendi başına işleyen ve kendinden menkul bir hale sokulan bir anlam yüklemeye başlamış olan bir dünyada yaşıyoruz. İlkeler yerle bir edilmiş olduğu için ne özgürlük ne insanın hakları ve görevleri ne de doğallığı kabul edilir haldedir: Sadece ve sadece var olan ve siyaset olarak adlandırılan bir idare etme biçimi söz konusu edilmektedir.

Bu “şey” yeni bir anlama yaslanmaya başlar.  Bir netice ilkelerin önüne geçmeye başlamıştır. Siyaset bir anlam değil sonuç için yapılan bir pratik olarak algılanmaya başlar.  Kanunlar bu anlamda birer “alet” olarak yapılmış halde dururlar. Bir “şeye” yaramakla yükümlü olarak kabul edilirler. Yarar ve çıkar ilkelerin ve bunların tarihinin önünde yer almaya başladığında, siyaset olarak adlandırılmaya başlanan başka bir “şeydir” artık. Tartışma ve diyalog değil kararı verenlerin kendi görüşleri ve çıkarları öne çıktığında ise siyasetin anlamı da dönüştürülmeye başlamıştır. Söz ve belagat değil kanunların ardında yatan niyetler sıralanırlar ve idareyi ele alırlar.

Siyasetin ilk olandan sonraki anlamı da askıya alınmaya başlamıştır. Kamusal alan demek siyasetin yapıldığı Agora alanıdır. Burada tartışmalar yapılır ve fikirler öne sürülür ve bu bir şehirde yapılır (Eski Yunan şehri, Polis). Bu meydanda eşitlik ve ortak dünya anlayışı yer edinir.

Bugün dünyanın birçok yerinde halkların idaresi değil ama iktidarı elinde tutanların (bir veya ona bağlı birden çok kişi) siyaseti ön planda yer almaya başlamıştır.  Bu tip rejimler için “totaliter” sözcüğü kullanılmaktadır. Ve o kadar çoğalmaya başlamıştır ki, bunların sadece bir adı değil birden çok adı olmaya başlamıştır. Paternalizm, pederşahilik, otoriterlik, otokratlık, diktatörlük, askeri demokrasi, illeberalizm vb. daha da çoktur bu isimler. Ve her biri “Devlet aklı” olarak “Hikmet-i Hükümet” yanlısı olmuştur.

Fransız sosyolog ve filozof Edgar Morin yüz yaşından sonra yaptığı kamusal bir konuşmada buna benzer bir durumu dile getirmiştir. Nasıl olmuştur da insanı düşünmeyen, sadece kendisini ve kendi çıkarlarını düşünen ve bunun herkesin çıkarı olduğuna inandıran rejim yöneticileri bugünkü dünyadaki savaşların şiddetini, sivil halk üzerinde, kadınlar, anneler ve çocukları üzerinde uygulamaktadırlar? 

Tarihi olarak ortaya çıkan başka anlamları yeniden ilkelere, ilklere çevirmek mümkün müdür?

İlgili İçerikler