Savaş, hiçbir şeye çözüm bulunamadığı zaman uygulanan bir pratik olarak insanlık tarihinde her zaman hukuka bağlı olarak işleyen bir tarihe sahiptir. Bu tarih içinde eski zamanlardan beri haklı savaş ve haksız savaş kavramları söz konusu edilmiştir.
Ortaçağ kronik yazarları savaşı farklı bir kavramsallaştırma içine sokmuşlardır: Savaşta adalet (jus ad bellum) ve savaş süresince (jus in bello) adalet. Bu ayrım ikili bir hukuk kuralına göre uygulanmıştır. Birincisi meşru müdafaa ve saldırı ile sınırlanmış bir hukuka bağlı olarak işlemektedir (savaşta adalet). Diğeri ise (savaş sürecindedir) adetler ve pozitif hukuk çerçevesinin ikisinin de içinde yer alarak kurallara saygı ve kuralların ihlal edilmesi karşısında alınan yargısal kararlara aittir. Haklı bir savaş haksız bir şekilde sürdürülebilir. Veya haksız bir savaşa girişilerek kurallara uygun bir şekilde savaş sürdürebilir.
Öncelikle şunu belirtmek gerekebilir ki, saldırmak ve şiddet gerçekleştirmek bir suçtur. Ama yapılırsa bile bunun savaş kurallarına uygun olarak yapılması gerekmektedir. Bu durumda bir saldırıya karşılık vermek hukuken haklı bir durumu ortaya koymaktadır. Bu karşı koymanın da karşılığında kuralların uygulanması gerekmektedir. Bunlar ahlaki ve hukuki kurallardır.
Bir savaş mantığı olarak, savaşı başlatmak bir suç olarak gözükmektedir; çünkü “savaş bir cehennem” anlamına gelmektedir. Ölümler, suçsuz insanların, savaş karşıtlarının, çocukların, annelerin ve babaların kaybettikleri evlatlarının iki taraf içinde geçerli olarak bir cehennem görüntüsüdür.
Carl von Clausewitz’in 19.yüzyılın başında ele almış olduğu “Savaş Üzerine” adlı kitabında böyle bir şiddetin, suçsuz insanları öldürmenin bir savaş suçu olduğunun altı çizilmiştir. Onun savaş kavramı için de “hiçbir sınır tanınmaz” ibaresi yer almış olsa bile buradaki suçsuzların katlinde bir suçun mevcut olduğu belirtilmiştir. Ahlaken de hukuken de sivilleri öldürmek, bir savaş suçu olarak modern dönemlerimizde, şiddet ve vahşet arttıkça ve de suç işlenmeye başladıkça yeni bir kavrama doğru ilerlemektedir: “Mutlak savaş.”
Vietnam Savaşı
Burada ancak modern çağlarda mevcut olmaya başlayan bir kavram ortaya konulmaktadır. Böylece, savaş durumundan savaş-dışı bir duruma geçilmeye başlanmıştır; çünkü ahlaken ve hukuken yanlış ve suç olarak kabul edilen hududun dışına çıkılmaya ve savaşın kurallarının sınırları aşılmaya başlanmıştır. Clausewitz’e göre her bir taraf diğerini zorlar ve savaşın ahlakı ve hukuku yok edilir. Bu durum artık savaş kurallarının değil de savaş dışı kuralların mevcut olduğu bir vaziyete girilmeye başlandığını göstermektedir.
Saldırgan burada ilktir ve savaşı başlatan olarak kabule edilmektedir. Savaş kurallarından savaş dışı saldırılara girmek ise “insanlık suçuna” doğru yol almaya başlar. Başlatıldığı zaman “savaşın nereye doğru gideceğini kestirmek” imkânsız hale gelebilmektedir. Savaş batağına girdikçe, daha da derinlere doğru daldıkça, sınırların aşılması mecburi olmaya doğru yol alabilmektedir (Eisenhower).
Tarafların her birisi diğerinin kurallarını oluşturmaya başlar ve bu savaş mantığının en zor yanı olarak durmaktadır. Karşılıklı bir şekilde sınır ihlallerinin yükselmesi demek savaş suçlarının da artmasını beraberinde getirmektedir. Karşılıklı sınır ihlalleri bunu tırmandırır. Korkunçluk boyutu artmaya başladığında suçun içine batmaya başlanır.
Bu durumda savaşanların insan olduğunu unutmak yanlış olacaktır. İnsanlık suçu karşısındakinin insan olduğunu kabul etmemekten, karşısındakini insan olarak tanımamaktan dolayı artmakta ve şiddet yükselmektedir. En kötüsü de insanlığı anlayanların kayıplardan sonra bunu fark etmeleri değil midir? Kaybedilen insanların, evlatların, anne babaların, erkek ve kız kardeşlerin neticesinde insanın aklı başına gelebilir mi? Yoksa daha da mı delinilir?
Siyaset burada önemli bir konuma oturmaktadır; çünkü onların tırmandırdığı vaziyetler insanları çileden çıkarmakta ve saldırıları yükseltmekte, insanlık dışına çıkartarak karşılarındakini insan-dışı varlıklar olarak görmeye veya devletin şiddetini ortaya koymaya zemin hazırlamaktadır.
Kayıplar sonrası röportajlarda acıların nasıl yaşanmakta veya yaşanmış olduğunu izlemek bize bir ders vermekte midir? Bu savaşları konu alan ve bireylerin hayatlarını anlatan romanlar, hikayeler, belgeseller, sanat eserleri ve kurgu sinema filmleri bize ahlaki açıdan düşünme imkanlarını vermektedir. Ancak, bunları okuyan ve seyrederek ders çıkarmaya çalışan insanların bu tip sanatlara bir meyli olması gerekmektedir. Bu bir eğitim siyaseti olarak öğretilmeli ve öğrenilmelidir.
Fakat siyasi irade ve bilhassa “demokrasinin bir parçası” olarak gösterilen seçimlerin demokrasiyi ele almaktan çok siyasi duyguları kesinleştiren ve keskinleştiren bir yapıya sahip olduğunu görmek olsa olsa bizleri siyasetten uzaklaştırmayı düşündürtmektedir. Siyaset okunan ve ideolojik olarak düşünülen bir şey olmaktan uzaklaşmaya başlar, bu süreç zarfında. Sadece eylemdir. Ahlaki olan ile hukuki olan terk edilmeye başlandığında hangi taraftan olursa olsun zeminin kaymakta olduğunu fark etmek zorunda kalıyoruz.
Böyle bir sürecin getirdiği ise “savaşın bir cehennem” olduğundan başka bir şey değildir. Ne yaşam ne umut ne de gelecek kalır geriye. Sadece yaşamayı bile düşünmeyen başkasını ve kendisini ölüme sürüklemenin verdiği dehşet dolu bir arzu kalır geriye. Bu arzu ise tutkulu bir hale büründüğünde insanın çalışabilecek olan aklı yitip gider. Geriye dürtüler ve itkiler kaldığında tutku insanı esir aldığında insanlık suçu ve suç dolu saldırılar terör ve savaşı birbirine karıştırmaya başlar. Savaş bir terör nedeni olduğunda ihtirasın bir sonsuz ve çözümsüz saldırıyı başlattığına şahit olmaya başlarız. Ortaçağ şövalye ahlakı yok edilir. Haydutlardan ve korsanlardan kendilerini ayıran Ortaçağ şövalye ahlakı modern dönemlerde tersine çevrilip haydut olur. Varlığın bireyleşmesi geri bir faza girip vahşileşir.
Siyasi akıl ve hükmet-i hükümet aklı aşar ve üzüntü, acı verici felaketlerin ve kayıpların yuvası haline girer istese de istemese de! İşte en kötüsü de bu gibi durmaktadır; çünkü böyle bir durumda siyasi akıl aklını dehşete çevirmeye başlar: Savaş bir cehennemdir.
|
Ali Akay kimdir? Ali Akay Paris'te, 1976-1990 yılları arasında Paris VIII Üniversitesi'nde Sosyoloji, Felsefe ve Siyaset Bilim okudu. 1990 yılından beri İstanbul'da, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde öğretim üyesidir. Aynı Üniversitenin Resim Bölümü'nde 1992 yılından beri doktora derslerini sürdürmektedir. Yurt dışında Paris, New York ve Berlin'de dersler vermiştir. Türkiye'de ve yurt dışında birçok kurumsal ve kurum dışı sergilerin küratörlüğünü yapmıştır. 1992 yılında Toplumbilim dergisini kurmuş ve 2011 yılına kadar bu dergiyi sürdürmüştür. 2011 yılında, Toplumbilim dergisinin yeni ismiyle şu anda devam etmekte olan Teorik Bakış dergisini kurmuştur. Yurt içinde ve yurt dışında yazıları yayımlanmıştır ve sanat, sosyoloji ve felsefe üzerine birçok kitabı vardır. |


