Lise yıllarımda 17 yaşındayken hepimizi etkileyen filmler arasında "The Graduate (Aşk mevsimi)", " 42 Yazı" gibi filmlerin yanında bir de Türkçesi "17 Yaşında Aşk" adlı film vardı. Bunlar gençlik yıllarında kendilerinden biraz daha büyük kadınlarla yaşanan aşk, hatta ölesiye aşk hikâyeleriydi. Sinema 17 yaşındaki gençlere hitap etmekteydi ve genç aşklar 1970'li yılların içinde revaçtaydı. Toplum daha yumuşaktı. Esnek çizgileriyle aşk ve özgürlük kokusunu koklayan bir gençlik hayattan çok şeyler beklemekteydi. Gelecek diye bir kavram gençleri umuda bağlamaktaydı.
1970'li yılların "devrim yılları" devrimi sevenlerin yıllarıydı. İleriye doğru dönen bir bakış her şeyi "toz pembe" görmese bile "gül pembe" bir dünyaya açılmaktaydı. Barış Manço da Türkiye'de bu havayı koklayanlardandı, isterse bazıları tarafından solcu olmadığı söylense de... Fransa ise tam istihdam dönemini belki kapatmaktaydı; ama umut hâlâ demokratik yollarda mevcuttu. Zaten 1981 yılındaki solun ihtişamlı seçim zaferi sosyalist bir Fransa'nın kaderindeydi. Her yandan yükselen değerler kültüre, feminizme, göçmenlere yeni bir perspektif vermekteydi. Fransız pasaportu alma bu dönemdeki kaçak kağıtsızların umudu olarak yeşermişti.
1970'lerden 2023'e geldiğimizde ise umudun kırılmış olduğunu görüyoruz. Her yerde banliyöler olarak adlandırılan şehrin kenar mahallelerinde gettolaşmaya başlayan bir azınlık dünyası haksızlıklara ve eşitsizliklere karşı kaybetmiş olarak baktıkları hayata sarılmayı değil, ama tam tersine ölesiye hayattan kopmaya doğru yol almaktalar.
Aşk uğruna ölünen 1970'lerin hemen başında Annie Girardot'nun başrolü oynadığı "Ölesiye sevmek" (Mourir d'aimer) solcu bir kadın öğretmenin genç ve devrimci iyi aile çocuğu bir gençle kurduğu ilişki Fransız burjuva ahlakını rahatsız etmişti. Gerçek bir olaydan yola çıkan bu film yıllar sonra buna benzer bir aşk hikâyesini yaşayan genci Cumhurbaşkanı ilan edecekti. 1970'lerin adetlerine vurulan devrimci darbe ahlaki normları Fransa'da değiştirmişti. Ama başka değişiklik kenar mahallelerdeki gençlerin umudunu kırmıştı. Bu Cumhurbaşkanı sol kanat içinden yetişerek ve gelerek sermayeye kendisini bağlayan bir siyasi tercihi ortaya koymuştu. Bütün dünyada aşırı sağcılaşan Avrupa ve Avrupa dışı gibi geleceğe olan inanç ve umut kırılmıştı. Ya hayata küskün gençlerin banliyölerdeki isyanı ya da zengin bir yaşamı umut edenlerin siyasi olarak aşırı sağa ve mafyalaşmaya, uyuşturucu tuzağına düşmelerine doğru dönmüştü kaderleri.
Lise yıllarımızdan bugüne gelen ve son yarım yüzyılı yaşayan bizler için bu durum dünyanın kaderini de sarsmaktaydı. Yeniye olan güven yerine geçmiş değerlere ve adetlere doğru yol alan bir gençlik muhafazakârlığı mı tercih etmekteydi yoksa isyanı sonsuza doğru çevirmeyi deneyerek hayattan intikam mı almak istemekteydi?
Geçtiğimiz günlerde ehliyetsiz araba kullanırken polise yakalanan 17 yaşındaki Nahel'in bir polis tarafından vurulması, sadece bu gençlerin ümitsizliğini ve kaderini belirlemekte değil, aynı zamanda Fransa'da 2017 yılında polise silahlı müdahale yetkisini veren kanunun rolünü de sorgulamakta.
2005 yılında banliyö isyanları sırasında başlayan bu hareket aradan geçen onca yılda daha da sertleşen bir polisi ve daha da sertleşen gençliği ortaya çıkardı. Arabalar yakıldı; yüzlerce araba. İsyan ırkçılıkla beslendi. Yanan arabaların kokusuyla isyan kokusu birleşti. Popüler bir destek geldi Fransa'daki insan haklarını, ırkçılık karşıtlığını savunanlardan.
68 olayları yürüyen öğrencilerin işçilerle ittifakını ortaya koyduğunda, orta sınıf Fransızlar da desteklemeye başladılar. Kızlar ve erkeklerin ayrı yatakhanelerde yatmalarını protesto eden gençler aşk aramaktaydılar. Cinselliği özgürce yaşamak istemişlerdi. Erkekler de kadınlarda bu arzu siyasetinin içinden geçmekteydiler. Aşk arayan 1968 gençliği barışa ve aşka yaslanmıştı. Bugün ise aşk değil hak arayan bir genç kızlar ve erkekler var. Her türlü haksızlığa, eşitsizliğe ve ırkçı bir siyaseti destekleyen sağ veya aşırı sağ grupların şiddetine karşı. Aşka karşı hak öne çıkmaya başladığında kanunların ve iktidarların kararlarının şiddeti toplumsal alanı sarmalamıştı artık. Hak arayanlara karşı ise siyaset güvenlik güçleriyle şiddetin tekelini göstermekteydi tıpkı sosyolog Max Weber'in meşru şiddet olarak gördüğü "devlet şiddetini" ve "devlet egemenliğini".
Fransa'da Nanterre'de başlayan bu hareket Nahel'i öldüren gerçek şiddetin sembolik değerlerine karşı isyan bayrağını açtığında şiddete karşı karşı-şiddet ortaya konulmaya başlandı (68 olayları da Nanterre'de başlamıştı). Hak arayanlar bu hakları ihlal eden polis şiddetine karşı ayaklanmayı başlatmaktaydı. Yakmak ve yıkmak şiddetin öne geçilmez dalgasını körüklemekteydi. "Önüne gelene bir tekme" şiddeti rasyonelliği artık taşıyamaz hale getirmişti. Göz yaşartıcı gaz bombalarına karşı ateşin alevlerini tercih eden bir gençliğin şiddetini bastırmak artık kolay olmaktan uzaklaşmıştı. Hatta imkansızlaşmaya başladığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Paris, Lyon, Toulouse, Marsilya vb. tüm Fransa'ya yayılan harekete bu sefer de popüler dünyanın kahramanları destek vermekte. Fransız milli takımının yıldızı Kylian Mbappé 12.5 milyon abonesi olan sosyal medyadan yazdığı mesajla gençlere hak vermektedir. Tüm düşüncesinin Nahel'in ailesine ve yakınlarına yönelik olduğunu yazmaktadır. Küçük bir tweet ile tarafını belirtmektedir. Meşru olarak öfke içindeki banliyö gençliğine seslenmektedir. Şiddeti değil ama "beyaz yürüyüşü" desteklemelerini salık vermektedir. Beraber yaşayan vatandaşların ciddiyetine çağırmaktadır. Fransız milli takım oyuncusu Antoine Griezmann da 2020 yılında siyah derili, müzik üretimi yapan Michel Zecler'in polis şiddetine karşı çıkarak "Fransa'm acı çekiyor" sloganını yenilemiştir. F. C. Barsolena'da oynayan Jules Koundé de "dramatik gerçekliğe" dikkat çekmiştir. "Polisin kusurlarının" kabul edilemez olduğunun altını çizmiştir. Futbolculara rap müzisyenleri eklenmiştir. Şiddete karşı şiddet değil belki de ama en azından 2017 kanunun sorunlu olduğunun altı çizilmiştir. Bazıları tarafından "öldürme yasası" olarak gözüken bu yasanın geri çekilmesi için siyasi baskılar artmaktadır.
"Hep beraber ırkçılığa karşı" hareketi Fransa'yı sarmış vaziyette. Bu Fransa'nın bir bakıma post-kolonyal geçmiş hayatı ile ilgisiz olmasa bile, "Neden bugün gündeme bu şekilde gelmiştir?" sorusu da meşru bir soru olarak gündemde durmaktadır.
İzlemeye devam…
|
Ali Akay kimdir? Ali Akay Paris'te, 1976-1990 yılları arasında Paris VIII Üniversitesi'nde Sosyoloji, Felsefe ve Siyaset Bilim okudu. 1990 yılından beri İstanbul'da, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde öğretim üyesidir. Aynı Üniversitenin Resim Bölümü'nde 1992 yılından beri doktora derslerini sürdürmektedir. Yurt dışında Paris, New York ve Berlin'de dersler vermiştir. Türkiye'de ve yurt dışında birçok kurumsal ve kurum dışı sergilerin küratörlüğünü yapmıştır. 1992 yılında Toplumbilim dergisini kurmuş ve 2011 yılına kadar bu dergiyi sürdürmüştür. 2011 yılında, Toplumbilim dergisinin yeni ismiyle şu anda devam etmekte olan Teorik Bakış dergisini kurmuştur. Yurt içinde ve yurt dışında yazıları yayımlanmıştır ve sanat, sosyoloji ve felsefe üzerine birçok kitabı vardır. |


