Geçmişte yaşanan olayların yalan yanlış aktarılması ve bu şekilde kırk kere tekrarıyla tarihsel gerçeklikten ve hakikatten tamamen uzak, yeni bir “gerçeklik”, hatta bir “mit” üretilişine internet çağında geçmişten çok daha sık rastlıyoruz. Özellikle bizim memleketimizde, tarihsel olgu ve kayıtlarla alakalıymış gibi görünen kurgular, hatta mitler yaratılması epeyce de yaygın. Tabii, mitleştirme 3-5 asır ya da daha öncesinde meydana gelmiş olaylar için belirli ölçüde anlaşılabilir belki. Ancak yalnızca bir insan ömrü kadar geriye giden tarihlere yönelik böyle mitler fabrike edilmesi epey can sıkıcı olabiliyor.
Türkiye’nin en güzel köşelerinden biri olan Gökova’nın bir “miti” var. İnternetin hayatımıza girmesiyle birlikte kopyala/yapıştır şeklinde aktarıla aktarıla, yanlış hâliyle tekrar edile edile, maalesef bugün o miti bizler “gerçek” zannediyor, hatta o hâliyle aktararak mitin yeniden üretilmesine katkıda bulunabiliyoruz. Söz konusu mitin merkezinde Gökova Körfezi ile aynı adı taşıyan Ula ilçesi mahallesi Gökova’dan Akçapınar yönüne uzanan 3 km’lik “ağaçlı yol” yer alıyor. Daha doğrusu, onun üzerinde kurulmuş bir “hikâye.”
Sakar Geçidi’nin Gökova Ovası’na ulaştığı İnişdibi mevkii yakınlarından başlayarak Akçapınar’a doğru uzanan 3 km’lik
“Ağaçlı Yol” ovayı boydan boya kat eden bir zümrüt gerdanlık gibiydi. Bugün Dörtyol denilen mevkide, Akyaka-Fethiye yolu
tarafından enine kesildiği için kuzeyde 0,5 km’lik, güneyde ise 2,5 km’lik bölüm olmak üzere ikiye ayrılmış; eski yekpare
formunu yitirmiş bir görünüm sergiliyorsa da yine de büyüleyici güzellikte.
“Aşıklar Yolu” adıyla ünlenen bu ağaçlı yol, son yıllarda Türkiye’nin dört bir yanından gelen gezginlerin, sevgililerin, yeni evlenenlerin ve özellikle foto/video peşindeki Instagram kullanıcılarının akınına uğrayan popüler uğrak noktası olmuş durumda. Tur otobüsleri yanaşıyor, insanlar iniyor; aynı anda yüzlerce kişi, binlerce fotoğraf ve video çekiyor. Daha sonra da yerel yöneticiler tarafından bölgeye konulmuş söz konusu bilgi panolarında yazılan “hikâyeyi” temel alarak takipçilerine “story” atıyorlar. Bir diğer deyişle, ağaçlı yol ile ilgili olarak bahsedeceğim mitin sürdürülmesini sadece internette yer alan “bilgileri” kopyalayarak alıntılayan yazarlara ve sosyal medya kullanıcılarının attığı “story’lere” değil, aynı zamanda o story’lere kaynaklık da eden bölgedeki bilgi panolarına da borçluyuz. Altında T.C. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’ndan Ula Kaymakamlığı’na, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden Muğla Ticaret ve Sanayi Odası’na kadar çok sayıda kurumun imzası olan bu bilgi panoları bile, maalesef tarihsel gerçeklerle ilgisi olmayan bu miti tekrarlayarak yeniden üretiyor ve Gökova Çukuru denilen coğrafyanın önemli bir gerçeğinin üzerindeki örtüyü biraz daha kalınlaştırıyor.
Ağaçlı yol miti ne diyor?
Uzatmayalım, söz konusu “ağaçlı yol’un iki tarafını çevreleyen okaliptüs ağaçlarının kahraman mertebesine çıkartılarak aktarıldığı ve bilgi panolarıyla da desteklenen bu mitleştirilmiş hikâyede özetle deniliyor ki:
Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde sulak alanlarla kaplı Gökova Çukuru’nda büyük bir sıtma salgını baş göstermiş. Sivrisineklerin bulaştırdığı, yüksek ateş ve titremeyle seyreden ve ölümcül olabilen bu hastalık bölge halkını canından bezdirmiş. Ancak insanları kırıp geçiren bu salgına bir türlü çare bulunamıyormuş. Hatta dönemin Gökova muhtarı Mehmet Gökovalı, yedi çocuğunun üçünü (kız) bu sıtmaya kurban vermiş. Gökovalı’nın bir süre sonra sekizinci evladı olarak bir erkek çocuğu (Şadan Gökovalı) dünyaya gelmiş. Muhtar, son çocuğu doğduğunda, bölgeye bir bela gibi çöken bu sıtmanın kökünü kurutmaya ant içmiş. En başta yeni doğan oğlu olmak üzere diğer çocuklarının sıtma illetinin pençesinde can çekişmesine müsaade etmeme kararı almış. Bataklığı kurutmanın tek yolunun okaliptüs ağacı olduğunu öğrenmiş, ama ülkede o zamanlar bu ağaçlardan eser yokmuş. Derken Halikarnas Balıkçısı olarak tanınan yazar Cevat Şakir Kabaağaçlı (1890-1973) devreye girmiş, tohumlarını/fidanlarını Avustralya’dan getirttiği okaliptüs ağaçlarının bu sulak alanlara dikilmesini sağlamış. Fidanlar ovaya 3 kilometre boyunca cetvelle çizilir gibi dikilmiş. Suyu emme özelliğine sahip okaliptüsler boy attıkça bataklık kurumuş; sulak alanlarda üreyen ve sıtma hastalığına sebep olan sivrisinekler de yok olmuş. Böylece hem bölgedeki bataklıkların hem de sıtma salgınının sonu getirilmiş. Muhtar da böylelikle verdiği sözü tutmuş; hem köylüyü hem de öz oğlunu hayatta tutmayı başarmış.
Nasıl hikâye? Güzel değil mi? Bence de! Ama bir kusuru var; doğru değil! Hatta, külliyen yalan!
Bu anlatılanların gerçekle ilgisi olmadığını, Gökovalı bir emekli öğretmen olan Hüseyin Sazaklıoğlu’nun anılarını derleyerek 2025 yılında kaleme aldığı “Bir Ağaç gibi Tek ve Hür” isimli taze bir kitaptan öğreniyoruz. 1950 yılında Muğla’nın Ula ilçesine bağlı Gökova köyünde dünyaya gelen ve bugün doğup büyüdüğü beldesinde yaşamını sürdüren Sazaklıoğlu, “Gökovalı Bir Öğretmenin Mücadeleli Yaşamından Hatıralar” alt başlığı taşıyan kitabının “Bir Anonim Hak Destanı” isimli bölümünde, gelişiminin canlı tanığı olduğu bu harikulade bölgenin bazı hikâyelerini aktarıyor. Bunu yaparken, bir ucuna Halikarnas Balıkçısı’nın, bir ucuna ise onun “manevi oğlu” kabul edilen (aslen Gökova muhtarının oğlu) Prof. Dr. Şadan Gökovalı’nın yerleştirildiği, sıtma salgını, “ağaçlı yol” ve okaliptüs üçlemesiyle oluşturulan miti ifşa edip yıkıyor! Ve bizi tarihsel gerçeklikle yeniden buluşturuyor.
Eğitimcilik kariyerine 1971 yılında Ünye Endüstri Meslek Lisesi’nde Teknik Öğretmen olarak başlayan Sazaklıoğlu’nun
gençlik yıllarından acı-tatlı kesitler sunan “Bir Ağaç Gibi Tek ve Hür” kitabı, Gökova (Yazılıtaş) köylüsü bir gencin
Türkiye demokrasisinin belki de “Altın Çağı’nın dayanışmacı, güzel günlerine olduğu kadar bir dönemin acı finaline
kişisel penceresinden içtenlikli bir bakış da sunuyor
Ağaçlı yol miti nasıl yıkıldı?
Nasıl mı? Şöyle…
Evet, doğru. Bölge halkının Gökova Çukuru adını verdiği bölgede, Körfez sularına yakın alanlar bataklık olduğu için 1930’larda ve 1940’larda sıtma yerel halkın gerçekten başının belası imiş. Ama olayların gelişimi ve başı sonu çok farklı olmuş. Sazaklıoğlu, anlatısına İnişdibi Mezarlığı’ndan Akçapınar’a uzanan yolun 150-200 m. batısından başlayarak denize kadar uzanan arazilerin bir zamanlar bataklık olduğunu dile getirerek başlıyor, sonra da hem bölgeyi hem de olayı kafamızda iyice canlandırabilmemiz için bölgedeki sulak alanların bir dönemki haritasını veriyor. Sonra da sırasıyla diyor ki:
BİR) Gökova halkının o dönemki sivrisinek ve sıtma ile mücadelesinin, eski Marmaris yolu üzerine dikilen 500-600 okaliptüs ağacının marifetine bağlayıp onu da efsaneleştirip benimsemek, o dönemki köylülerin aylarını vererek ortaya koyduğu emeğe karşı büyük bir haksızlıktır.
İKİ) Bahsi geçen tarihlerde Gökova halkı topraksız köylüydü. 1950’li ve 1960’lı yıllara kadar da Gökova Ovası’nda tarım arazilerinin hemen tamamı toprak ağalarının mülkiyetinde kaldı. Sıtmadan sorumlu olan bataklık alanlar tapu kayıtlarında “Göl Mevkii” olarak geçiyordu. Bu bataklık alanlar, hem sıtma ile mücadele hem de topraksız köylüyü toprak sahibi yapmak için dönemin Muğla Valiliği ve Gökova Muhtarlığı tarafından yapılan drenaj, kurutma ve tarım toprağına dönüştürme planı ve bu planı uygulayan köylülerin ortak mücadele ve gayretleri sonucunda sıtmadan kurtuldu; bölge bu sayede bugünkü farklı görünümüne kavuştu. Zira bu plan gereği, Gökova Çukuru’nda yaşayan köylüler ortaklaşa, imece usulü bir çalışmaya girdi; organize bir halk girişimiyle bataklığı kurutmaya çalıştı.
Gökova Körfezi’nde yer alan sulak alanların çevresi bugün sıtma gibi bir hastalık üretmiyor.Ancak gerek habitat kaybı gerekse
iklim değişikliği, elde kalan sulak alanların bozulması tehlikesini de gündemde tutuyor. Koruma çalışmaları iyi planlanmazsa,
biyoçeşitlilikte, içme suyu kaynaklarında, gıda güvenliğinde, istihdam ve turizmde yıkıcı etkiler yaratabilen bu habitat kaybı,
birçok tür için üreme alanlarının da tamamen yitirilmesiyle sonuçlanabilecek.
ÜÇ) Köylü, bölgedeki köylerden Ataköy yakınlarında bulunan ve Kırkurgan adı verilen su kaynağından başlamak üzere kazma/kürekle, kısacası beden gücüyle Akçapınar yönünde üç metre genişliğinde iki kanal açtı. Halk dilinde “kesik” denilen bu kanallardan biri bugün yol kenarında yer alan otelin doğu sınırına, diğeri ise anayoldan Ataköy istikametine dönülen kavşağa yakındı. Halk bu kanallardan ilkine “koca kesik”, ikincisine “orta kesik” dedi. Bu iki kanal, Akçapınar köyüne yaklaşırken bataklık alanın iyice daraldığı noktada birleştirildi. Bugün Türkiye’nin değişik yerlerinden Akçapınar’a gelenlerin gezmek için üzerinde sandal/kano sefası yaptığı azmağın suyu, işte bu kanallardan akan su. Kanal açılıp kilometrelerce ötedeki Kırkurgan’ın suyu buraya akıtılınca kurutulan geniş sulak alandaki sazlar biçilerek kökleri temizlendi ve tarım toprağı haline getirildi.
Arkasına Sakar Tepesi'ni alan Sazaklıoğlu, bir dönem bölge köylülerinin Kırkurgan adı
verilen su kaynağından başlayarak Akçapınar yönünde kazma kürekle aylar süren imece
usulü çalışmaları sonucu açtıkları kanallar sayesinde kurutulan bataklık alanlarda bugün
yetiştirilen susamın hasadında eşiyle birlikte görülüyor.
DÖRT) Sonrasında da herkese eşit metrekarelerde toprak dağıtıldı. 2025 yılı itibarıyla Gökova Çukuru’nda, Muğla-Fethiye yolunun güneyinde kalan ve Akçapınar’a kadar uzanan, köylünün imece usulüyle çalışarak tarım toprağına dönüştürdüğü bu bölgenin yaşlılar arasında adı “Millet Gölü” idi. Gökova Çukuru’nda yaşayan her ailenin “Koca Göl” de denilen bu gölde bugün tarlası bulunuyor.
BEŞ) Millet Gölü’ndeki imece faaliyetine katılmayan ya da katıldığı halde haksızlığa uğrayıp toprak sahibi olamayan köylüler, bu kez Küçük Göl denilen bölgede, bireysel çabalarıyla kanallar açıp, bataklığı kuruttular ve bu bölgeyi tarım toprağına dönüştürerek beşer onar dönüm arazi sahibi oldular.
ALTI) İnternette kendilerinden Gökova’daki sıtma savaşının asli aktörü olarak bahsedilen ünlü isimlerin ne Millet ne de Küçük Göl olarak bilinen yerde toprağı var. Çünkü söz konusu isimler bu bataklık kurutma çalışmaları içinde köylüyle birlikte yer alıyor değillerdi. Halikarnas Balıkçısı’nın ayrıca sıtma mücadelesiyle ilgisi yok.
YEDİ) En önemlisi, sıtma ile mücadelenin bugün bilgi panolarında mücadelenin merkezinde gösterilen “Ağaçlı Yol” etrafına dikilmiş okaliptüs ağaçlarıyla hiç ilgisi yok. Marmaris yolu üzerindeki bu 3 km’lik yol etrafındaki ağaç dikim, çalışması 1938 yılında Muğla Valisi Recai Güreli tarafından alınan bir kararla yolu sağlamlaştırmak, gevşek bir zemin olmasından kurtarmak için yapıldı, sıtma ile mücadele için değil. Ayrıca o 700 okaliptüs fidanının dikimi de zaten köylülerce imece usulüyle gerçekleştirildi. İyi su tutan bu ağaçlar zamanla büyüdü ve dallarıyla yolun üzerini kapatarak bugünkü hayranlık uyandıran görüntüyü oluşturdu. Velhasıl, her yıl binlerce turiste, gezgine ve aşığa ev sahipliği yapan Aşıklar Yolu çok güzel belki ama onun sıtma ile mücadelede bir rolü olmadı. Dalaman’daki SEKA fabrikası faaliyete geçinceye (1971’e) kadar, Marmaris’e doğru uzanan (Ağaçlı) yolun sağı ve solu dışında Gökova’nın hiçbir noktasında okaliptüs ağacı dikili değildi.
Kanal da kurudu, o da oldu tarla
Sazaklıoğlu, bu verdiği bilgilerin dışında konuyla ilgili en güncel sayılacak şu hususları da aktarıyor:
“Küçük Göl bölgesinde zamanında kazma kürekle açılmış olan kanallar, 70’li yıllarda Yazılıtaş Mahallesi yamacının ovayla birleştiği noktadan başlayarak ve 2010’ların sonlarında inşa edilen Gökova villalarının önünden ilerleyerek, iş makineleriyle hem genişletildi hem de derinleştirildi. Koca Göl (yani Millet Gölü) mevkiinde açılmış ve Orta Kesik diye tanımladığımız kanal da aynı iş makineleriyle Akçapınar’a kadar genişletilip derinleştirildi. Yapılan bu çalışma sonucunda, Koca Kesik dediğimiz ve bugün yol üstü otelinin yer aldığı noktanın bitişiğinden geçtiğini yazdığım kanal kurumuş oldu. Böylece o kanalın kapladığı alan da ekilip biçilebilen bir tarla haline geldi.”
Evet, Gökovalı emekli öğretmen Hüseyin Sazaklıoğlu’nun aktardıkları sayesinde bölgeye ait bir mit tarihin çöp sepetine gönderilmiş olmakla kalmıyor, aynı zamanda olağanüstü bir çeşitliliğe ve güzelliğe sahip bölge topografyasının neredeyse bir asra yaklaşan bir süreç boyunca geçirdiği değişim ve dönüşüme dair olağanüstü ayrıntılı bilgi sahibi de yapıyor bizleri.
Keşke Anadolu’nun pek çok köşesinde -sırf birileri kaydını kuydunu tutmadı diye- pıtrak gibi bitmiş binlerce uydurma hikâye, mit de bu şekilde, bu ölçüde ayrıntılı bilgi, tanıklık ve kayıt ile yerini tarihsel gerçekliğe bırakabilse.
Yer yer 30 m’yi aşan yükseklikteki okaliptüs ağaçları, bölgenin geçmişinde önemli bir
yere sahip; ama mitin vülgarize ettiği şekliyle değil.
Okaliptüsün geçmişi 19. yüzyıl
Bu arada, konuya ilişkin sonradan yaptığım okumalarda denk geldiğim bazı bilimsel araştırmalarda Sazaklıoğlu’nun aktardıklarının fazlası da var. Onları okuyunca anlıyorsunuz ki, bölgede sıtma ile mücadele -iddia edildiği üzere- Prof. Dr. Şadan Gökovalı ile başlamıyor. Bu hastalıkla mücadele amacıyla bataklıkların kurutulmasında okaliptüs ağaçlarının kullanımına ülkemizde 19. yüzyılın sonlarında başlanmış. Yani miladı Halikarnas Balıkçısı ile ilişkilendirmek de hatalı.
Zira, Osmanlı’da okaliptüs ağacının bu yönde kullanımı ve ülke genelinde yaygınlaştırılması konusunda en önemli girişim, Ziraat Heyet-i Fenniyesi tarafından 1893 yılında gerçekleştirilmiş. Tarımsal üretimi artırmak amacıyla kurulan bir tür “Tarım Teknik Kurulu” niteliğindeki bu kurum o tarihten itibaren Osmanlı Devleti’nin çeşitli bölgelerinde okaliptüs ağacı yetiştirilmesi amacıyla üretim alanları oluşturmaya başlamış. Okaliptüs dikimine o kadar önem verilmiş ki devlet, bu ağacın yaygınlaşması için ülke tarımında çok önemli yeri olan arpa, pirinç gibi tahılların tohumlarıyla birlikte okaliptüs ağacının tohumlarının da belirli bölgelere sevkiyatının yapılmasını sağlamış. Ziraat-ı Fenniye Heyeti Reisi Aram Efendi’nin kaleme aldığı “Okaliptüs ağacının yetiştirilmesi ve fidanları” hakkındaki risalede bu konunun tüm detaylarının yer aldığını da belirteyim.
Okaliptüs ağaçları sayesinde bataklıkların kurutularak dolaylı yoldan sıtma ile mücadele edilmesine verilen önem nedeniyle, 1909 yılında ise bataklıklardan kaynaklanan sıtmanın önlenmesi için gerekli önlemlerin alınması ve konuyla ilgili sağlık komisyonlarının oluşturulması projesinin hayata geçirildiği anlaşılıyor.
Okaliptüs ağaçlarının yetiştirilmesine, Muğla bölgesinde Dalaman ve civarında özellikle Abbas Hilmi Paşa (1874-1944) tarafından ağırlık verilmiş. Paşa, 1905 yılında Dalaman yakınlarındaki Sarsala Koyu’na bir iskele ve depo inşa ettirerek bu koydan Dalaman’a uzanan bir yol yaptırmıştır. Bu dönemde Dalaman, Köyceğiz, Gökova başta olmak üzere bazı bataklıklar kurutularak okaliptüs ağaçları dikilmiş.
Muğla Sıhhiye Müdürü Doktor Esad Bey’in 1922 tarihli "Türkiye'nin Sıhhi-İçtimai Coğrafyası: Muğla (Menteşe) Sancağı" isimli kitabı da, Cumhuriyet'in ilanı öncesi Muğla'nın nüfus, sosyal yapı ve coğrafi özelliklerinin yanı sıra bölgenin sıhhi durumuna ilişkin kimi bilgiler aktarırken sıtma hastalığı ile mücadeleden de bahsediyor. Hastalık nedeniyle Menteşe sancağındaki gençlerin ihtiyar gibi gözüktüklerini dile getiren Esad Bey, mücadele kapsamında yapılanları da şöyle anlatıyor:
“Muğla, Dalaman dereleri arasındaki geniş alandaki bataklıkları kurutmak için uygulanan drenaj yönteminin yanı sıra binlerce okaliptüs ağacının dikilmesiyle bu bölgedeki bataklıkların yarıdan fazlası kurutularak tarım için elverişli hale getirilmiştir.”
Bu bölgede özellikle Abbas Hilmi Paşa’nın (1874-1944) çabalarıyla Milas, Köyceğiz ve Fethiye’nin doğusunda kalan binlerce dönümlük bataklık alanlara okaliptüs ağacı dikilerek bataklıkların kurutulması konusunda büyük bir mücadele verilmiş.Sonra sıra demek ki Gökova’ya gelmiş. Bilimsel çalışmaların kronolojik olarak aktardıklarının akabinde Sazaklıoğlu’nun anlattıklarına kulak verirsek, meseleyi daha bütüncül bir şekilde kavrayabiliyoruz.
Maksat marka (!) değeri
Özetle, bölgede sıtma ile mücadelenin geçmişi de okaliptüsün bu amaçla kullanımı da çok eskilere dayanıyor. Belli ki bu miti fabrike edenler, toplumun nazarında saygın bir yeri olan Halikarnas Balıkçısı ile Şadan Gökovalı gibi isimleri kullanarak hikâyenin inandırıcılığını pekiştirmek, belki de bölgenin turistik “marka değerine” kendilerince katkı yapmak istemişler. Yanlış hatırlamıyorsam, Gökovalı’nın bir torunu bir yerde babasının zaten 1939 doğumlu olduğunu belirterek, hikâyede rolü olmadığını, anlatıların da pek doğru olmadığını söylemeye çalışıyordu. Ama mit bu, bir kez katılaşıp “hakikat” sertliğine ulaşınca, önünde kimse duramıyor, tüm doğru sesleri sel gibi yutuyor. Köylüyü, onun çabalarını ve emeklerini dışlayan bir anlatıya yaslanmak, onun peşinden gitmek ve köylüyü silerek bir iki ünlü isim üzerinden bir mit oluşturmak etik olarak da çok sakıncalı. Oysa zaten yerel halkın hâlâ Gökova Çukuru dediği bu bölge, hiçbir suni katkıya, şişirmeye ve mite ihtiyaç duymayacak ölçüde muazzam doğal değerler barındıran harika bir yurt köşesi. Yani en azından pandemiyle birlikte bölgede patlayan inşaat furyası ve bölgeye hızlanan göç öncesi öyleydi!
1970’lerin Sakar geçişleri
Hele, benim gibi 1970'li, hatta 1980'li yıllarda Muğla üzerinden Marmaris'e veya Köyceğiz'e gidenler, 670 m. rakımdaki Sakar Geçidi’ni aşıp masmavi sularıyla Gökova Körfezi’ni gördüklerinde, gidecekleri tatil destinasyonuna varmış kadar mutlu olurlardı. Eski adıyla Gökâbâd, 1960’lardan sonra kullanılan ismiyle Gökova, dünyanın en güzel coğrafyalarından biri olarak dantel gibi kıyıları, lacivert sularıyla uzaktan ışıl ışıl göz kırpardı kendisine gelenlere. Bugün Sakar, “duble yol” olduğu için rahat ve emniyetli bir sürüş imkânı sunuyor; 10 dakikada inip Körfez’e ulaşabiliyorsunuz. Oysa Sakar’ın Kargasekmez denilen sert virajlı, bozuk dağ yollarını aşarak ovaya, Gökova’ya erişmek, 50-60 yıl önce her sert virajda uçurum kenarı manzarasıyla yüreğinizi ağzınıza getiren, adrenalin dolu bir yolculukla en az yarım saatinizi alırdı. Tepede karşınıza serilen panoramadaki - turkuaz Ege suları dışındaki- en güzel detay, elbette ovayı Marmaris yönüne 3 km boyunca dikine kat ederek İnişdibi yakınlarından Akçapınar köyüne uzanan “Ağaçlı Yol” idi. Her iki yanında uzanan dev okaliptüs ağaçlarınca üzeri kapanmış görülen bu yol, ovaya boydan boya serili yeşil bir zümrüt gerdanlık gibiydi. Onun Sakar’dan seyri bile büyük keyif verirdi. Marmaris yolcuları için ovaya inmek ise, Gökova Çukuru’nu 3 km boyunca keyifli bir okaliptüs tünelinden geçerek büyülenmiş bir şekilde kat edebilmek demekti. Bugün yakınına yenisi yapıldığı için emekliye sevk edilmenin hüznü ve huzuruyla bir köşede sadece gezginleri ve “story” severleri ağırlayan bu Ağaçlı Yol, geçmişte Sakar’ı aşarak Gökova’ya ulaşmanın ödülüydü adeta. Bugün ise sizi geçmişe götüren ve “sahi ya, geçmişte bu dar yoldan karşılıklı iki otobüs nasıl geçiyordu ya” dedirten, enfes bir zaman tüneli.


