Türkiye'nin ev sahipliğinde 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da düzenlenen 36. NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi ile ilgili olarak medyamızda kendisine yer bulan görüşler, her zaman olduğu gibi, büyük ölçüde iki farklı(ymış gibi görünen) kutupta yer aldı.
Bir tarafta, zirvenin Türkiye'nin uluslararası diplomasideki etkinliğini ve stratejik ağırlığını çok sayıda kazanımla birlikte bir kez daha ortaya koyduğunu düşünen, hatta NATO 3.0 vizyonunun tam merkezinde yer alarak, artık küresel oyun kurucu rolü oynadığımıza ve ortada çok büyük bir “başarı hikayesi” olduğuna inananlar….
Bir tarafta da, başımıza bütün bu belaları başımıza Rusya’dan (gözü kör olasıca) S-400 füze sistemleri almamızın açtığını, bu sebeple ABD’nin yaptırımlarına maruz kaldığımızı, bu sebeple F-35 programının dışına itildiğimizi, ortada çok büyük bir “başarısızlık hikayesi” olduğuna inanan ve NATO zirvesinin bu “yanlıştan dönmek için” bir vesile olduğunu, S-400’ten kurtulmamız, Batı ile ilişkilerimizi bir an evvel rayına sokmamız, Batı demokrasilerine ters gelen hukuk dışılıklarımıza da son vermemiz ve parasını ödediğimiz F-35’lere bir an önce kavuşmamız gerektiğini düşünenler…
Hukuk dışılıklarımıza son vermemiz gerektiği dışında, ikisi de benzeşen nedenlerle epeyce sorunlu bu düşüncelerden ilki iktidara yakın, ikincisi ise kendisini “muhalefet”, hatta “ana muhalefet” olarak gören çevrelerin yaklaşımı… İlki, S-400’leri bugün vererek ABD’nin yaptırımlarından kurtulup yeni bir başarı hikâyesi daha yazacağımızı; ikincisi ise ancak F-35’leri alabilirsek ortada bir başarı olabileceğini ileri sürüyor.
(Elbette bu iki yaklaşımın dışında kalarak değerlendirme yapan küçük bir azınlık da var, ama ne yazık ki ya sesleri az çıkıyor ya da çıkan seslerinin bile duyulması engelleniyor.)
Sonuçta…
İktidara yakın yaklaşım, Türkiye’yi dev aynasına çıkarıyor ve ülkemizin ittifak içinde “vazgeçilmez müttefik” haline geldiğini, hatta Trump’ın gerçekten de sırf Erdoğan’a duyduğu saygı nedeniyle NATO Ankara Zirvesi’ne katıldığını ve böylelikle Türkiye’nin ittifak içindeki siyasi bütünlüğün korunmasında en kritik rolü oynayan aktör olduğunu savunuyor. NATO içindeki siyasi ayrışmalara rağmen müttefiklerin ortak hedefler etrafında hareket etmesinde Türkiye’nin diplomatik çabalarının en etkili olduğuna inanıyor. Ankara’nın küresel çapta prestij kazandığını ve ittifakın güçlenmesine katkı yapacak liderlik becerilerinin ortak savunma anlayışına stratejik bir çarpan etkisi yapmakta olduğunu iddia ediyor.
Muhalif (!) yaklaşım ise Türkiye’yi “Karadeniz’in kapı bekçisi” olarak gören bir anlayışla Newsweek’e Batılı ülkeleri Türk hükümetiyle ilgili uyaran bir yazı kaleme alıyor. “Bakın, hükümetimizin demokrasi anlayışı maalesef siz Batılı ülkelerin gibi değil, sorunlu. Bu hükümetle Avrupa’da, NATO’da, Karadeniz’de, Doğu Akdeniz’de, Orta Doğu’da güvenlik sorunları, krizleri yaşarsınız! Oysa, sizler demokratik ülkelersiniz, bu iktidarla iş tutmayınız. Bizi tercih ediniz. NATO olarak en güzel, en sağlıklı ilişkileri bizimle yaşarsınız,” demeye getiren ifadeler kullanıyor. Sözde sol kimlik altında, “Avrupa’nın yeni bir güvenlik mimarisi inşa etmeye çalıştığını” zannederek, Ankara’yı Brüksel’e şikâyet ediyor ve Türkiye’nin bu yönetiminin söz konusu yeni mimaride ciddi bir güvenlik riski teşkil edeceğini savunuyor.
Kıblesi zamanında 6. Filo olmuş siyasal İslamcı kimi yazarların, Batı’nın küresel arenadaki çelişkili tutumlarına, Gazze’de insanlığa cenaze namazı kıldıran suç ortaklığına zerrece değinmeden ilk yaklaşıma ilave katkı yapıyor olmaları da şaşırtıcı değil!
Kendisini “sol” olarak tarif eden ana muhalefet partisi (eski) liderinin, Project Syndicate’teki “NATO'nun İhtiyaç Duyduğu Demokratik Türkiye” başlığıyla kaleme aldığı bir başka yazıda NATO’yu, bölgesinde “demokratik değerlerin” üstünlüğünü kollayan bir fikir kulübüymüş gibi varsayması da şaşırtıcı değil.
Tabii, devletin yüksek güvenlik bürokrasisinin NATO, Türkiye-NATO ilişkileri hakkında, bu ilişkilerin nasıl seyir izlemesi gerektiği hakkındaki yaklaşımlarını millete karşı dile getirmeyip genellikle sessiz kalması, bu iki tarafı da “uçarken” çıta tanımazlığa bile savurabiliyor.
Şaşırtıcı olan, bazı sosyalistlerin Türkiye’nin NATO’ya en iyi şekilde hizmeti nasıl vereceğine kafa yoranlara destek veren tutumlar benimeseyebilmeleri.
AB’nin savunma sektörü örgütüne doğru
Aslında NATO, ABD’nin müttefiklerini kendi küresel güvenlik çıkarları doğrultusunda hizaladığı, buna Avrupa’nın da karşı çıkamayacağı bir savaş örgütü. Washington yönetimi bugün müttefiklerini değişen güvenlik ihtiyaçları doğrultusunda yeniden hizalamaya çalışmakta; bunu da çığ gibi büyüyen borç ve dış ticaret açıkları nedeniyle olabildiğince hızlı bir şekilde, Trump’ın dokunuşlarıyla da biraz narsisistik bir tarzda yapmakta.
Yeniden hizalanmakta olan Avrupalı müttefikler ise, bunu NATO’yu Avrupa Birliği’nin savaş (güvenlik) örgütüne dönüştürme fırsatı olarak kullanmaya çalışırken, yitirdikleri ekonomik rekabet güçlerini de savunma sanayini -hayali riskler üzerinden toplumda rıza imal ederek- merkeze koyan yeni bir anlayışla ivmelendirmeyi, istihdamı bu şekilde artırmayı planlamakta. Yoksa daha yeni 100 bin kişiyi işten çıkarmayı, dört fabrikasını kapatmayı düşündüğünü öğrendiğimiz Volkswagen örneğinde görüldüğü üzere, Avrupalı müttefiklerimizin ekonomisi duvara toslamak üzere.
Gelelim NATO bağlamında Türkiye’ye ve ilişkilerimizin en kritik noktasına! Bugün kendisine yönelik en yakıcı güvenlik risklerinin biri Yunanistan (ve Kıbrıs), diğeri ise İsrail olmak üzere, somut olarak iki kaynaktan neşet ettiğini düşünen Ankara, bu iki kaynaktan kendisine gelebilecek herhangi bir saldırı durumunda NATO’nun o meşhur 5. Maddesini aktive ederek Türkiye’nin savunulmasında yardıma gelmeyeceğini, bu maddeyi nükleer bir saldırıda bile işletmeyeceğini çok iyi bilmekte! Zaten İttifak’ın Genel Sekreteri Rutte de verdiği son röportajında söyledikleri ve söylemedikleriyle bu gerçeği anlayabileceğimiz netlikte ifade etti. NATO’nun Ankara’nın güvenliğinin teminatı olmadığını anlamamızı sağlaması için daha ne demesi lazım, bilemiyorum.
Lakin Ankara, zaten bu bildiği ve değişmeyen olgudan ötürü, savunma harcamalarını epeydir kendi güvenlik ihtiyaçları temelinde, arzu ettiği saikler, doğrultular ve tutarlarda planladı; deyim yerindeyse, kendi yoluna gitti. Dün, özellikle 15 Temmuz’dan sonra bu yolda gidebilmenin, çok yönlü jeopolitik tercihlerle ilerleyebilmenin diyeti olarak stratejik bir gösterge şeklinde altını çizmek üzere almıştı S-400’ü, bugün yine o yolda çok daha büyük maliyetlere (!) katlanmadan ilerleyebilmenin diyeti olarak elinden çıkarıyor.
NATO: Parmaktaki kutlu alyans
Kimileri tarafından parmaktaki “kutsal bir alyans” olarak görülen NATO üyeliğimiz çoğu kez “halkalı kölelik” gibi bir işlev görmüşse de, Ankara için hemen her zaman kritik olan, ilişkilerin çok dikkatlice idare edilmesi, yönetilmesi gereken bir ittifak, bir “alliance” olduğudur!
Batı ittifakı ile ilişkileri son 15 yılda ilerleyememiş Türkiye için NATO, zoraki yürütülen bir evlilik gibidir! Buna rağmen Ankara, eğer bugün NATO içindeki konumunu geliştirip cilalamaya, “nikâh tazelemeye” çalışan bir görüntü veriyorsa, bunu bu evliliği kurtarmak için değil, aslında olası bir boşanmayı karşı taraf için zorlaştırmak, bir boşanma kaçınılmaz hale gelecekse de bunu o eylemi tüm maliyetlerini karşılayabileceği ileri bir zamana erteleyerek “hazırlıklar” yapmaktadır.
Son yıllarda yerli silah envanterini hızla geliştirmeye çalışan Ankara, bir yandan da NATO'yu savunma sanayii bağlamında -kendisine bağımlı hale getiremese de- karşılıklı bağımlılığı pekiştirecek yollar geliştirmeye, Avrupa’nın savunma sanayi tedarik zinciri içinde kendisine güçlü bir şekilde yer açmaya zorlamakta ve gelecekte belirebilecek herhangi bir savaşı olası hasımları için aşırı maliyetli hale getirebilmek tahayyülüyle hareket etmektedir.
Ankara’nın saydığım iki kaynaktan neşet edebilecek bir savaşı göğüsleyebileceği son “hazırlıklarını” tamamlamak için öngördüğü bir zaman elbette vardır. Lakin tabii savaş bu hazırlık sürecini tamamlamadan da Ankara’nın kapısını çalabilir. Özellikle de “uygun zamanın” en erken zaman olduğunu İran örneğiyle gayet iyi öğrenen bir İsrail söz konusu iken. Böyle bir olasılık elbette vardır ve bu da Ankara’nın aldığı bir risktir. İran'ı dize getirip ülkeyi birbiriyle savaş haline geçen etnik bölgelere ayırabilseydi, ardından vakit geçirmeden Türkiye'ye saldırarak kendisini tüm Orta Doğu'nun mutlak efendisi haline getirmek isteyecek bir İsrail ile çatışma, Ankara için uzak olmayan bir gelecekte her an gerçekleşecek büyük bir risktir.
Mış gibi yapılıp durulacak
Bütün bu şartlar ve gelişmeler altında, her aktörün oyun planı, daha fazlasını kopartabilmek ve yarına daha iyi hazırlanmak uğruna “mış gibi” yapmaları da kaçınılmaz olarak içerecektir.
ANKARA: Boşanmayı zorlaştırarak ileri bir tarihe ötelemenin peşindeki Ankara, Baltık’ta katılacağı hiçbir tatbikat ve manevranın Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz’deki güvenlik endişelerini hafifletmeyeceğinden emin olsa da, ittifaka en büyük katkıyı her coğrafyada vermek istiyormuş gibi yapacaktır. AB’nin savunma sanayi örgütü gibi yeniden kurgulanmak istenen örgütün hizmetine savaşkan yeteneklerini sunarak kendisini önemli bir ürün tedarikçisi olarak o dokuya daha derin eklemlemeye çalışırken, NATO ile nikâh tazeliyormuş gibi bir görüntü (!) vermenin diyeti olarak, bir süre önce tuttuğu “garsoniyerini” ilelebet kapatıyormuşçasına S-400’leri de elinden çıkaracak; zaten parasını ödediği ama kendisine teslim edilmeyen F-35’leri alma ısrarını devam ettirecek, ama Kaan’ın motor sorununu çözmeyi öncelerken F-35’lerden çok daha fazlasını istiyormuş gibi yapacaktır.
AVRUPA: NATO’nun Avrupalı müttefikleri, AB’nin savunma sanayi örgütü gibi yeniden kurgulamak istedikleri ittifaka Kıbrıs’ı da dahil etmeye çalışırken, yeşil ışık yakılması beklentisiyle ittifakta “güçlü Türkiye” istermiş gibi yapacaklarır. Ama Tomahawk, ATACMS, Patriot önleme füzeleri ve Ukrayna yapımı saldırı dronları için Avrupa'da bir üretim ağı kurma kararı verirken, Türkiye’yi de bu ağa katabileceklermiş gibi yapacaklar, ama adayı TSK unsurlarına kapatmanın yollarını İsrail ile birlikte arayabileceklerdir.
ABD: Bölgedeki “hizalandırmasını” Türkiye’yi İsrail ile İran’ın arasına sokarak, Direniş Ekseni ile mücadeleyi Ankara’nın liderlik ettiği bir Sünni ittifakına devrederek yapmak isteyen Washington, iltifat ve meşruiyetle beslemekten imtina etmediği Ankara’nın karşısına -sopadan ziyade- daha fazla havuçla çıkmayı, onu “sürprizlere” boğmayı istermiş gibi bir pozisyon benimsemektedir. Washington, “Türkiye’ye her an sevindirici bir sürpriz yapabilirim,” derken, önce Ankara’nın İran, Irak ve Lübnan’da ABD ve İsrail çıkarları doğrultusunda hizmet vermeye hazır hale gelip gelmediğine bakacaktır. Oradan NATO Zirvesi sırasında tam olumlu ve zamanında bir işaret alamadığı için de Beştepe’den İran’ı tehdit ederek Ankara’yı ters köşeye yatırıp tedirgin etme cüreti gösterebilmiştir. Türkiye’ye parasını ödediği halde bir hangarda tutup vermediği F-35’leri Ankara’dan alabileceğini düşündüğü başka tavizlere karşılık belki teslim edecek, ancak ilave F-35’lerin tedariki yolunda koyduğu kısıtlamaları ise ancak Türkiye’nin yeni nesil yerli savaş uçağı Kaan’ın TSK envanterine sağlam bir şekilde dahil olmaya başladığını gördükten sonra, artık bu kez onun hızını kesmenin vaktinin geldiğini hissedince tam olarak kaldırma yoluna gidecektir.
F-35’e bakla!
Ankara, Kaan’ın motor sorununu çözmeyi öncelerken, F-35’lerden çok daha fazla sayıda istiyormuş gibi yaptığı hâlde, neden Hava Kuvvetleri envanterinde F-35’lere çok da fazla yer açmak istemez ki, diye soranlar da olacaktır. Bunun cevabını da gerekçeleriyle birlikte aktarmaya çalışalım.
Diyelim ki, kimi kesimlerin “S-400 alınca çok kötü bir şey yapmış olduk, F-35 programından çıkarıldık,” dedikleri uçakların parası ödendiği halde ABD’de bir hangarda tutulup verilmeyenleri nihayet Türkiye’ye teslim edildi. Bu durumda yaşanmış tecrübeler ve uzmanların bakışından hareketle, başımıza gelebilecekleri anlamaya çalışalım. Çalışalım ki, bazı kanaatlerimiz ona göre güncellenebilsin:
BİR) ABD’den alınan bu uçaklar temelinde “kullanıcı adı ve şifre” ile açmak zorunda olduğunuz bir yazılım. Önce bunu söyleyelim. Envanterinde 72 tane F-35 bulunan Avustralya’nın ANU Avustralya Ulusal Üniversitesi’ndeki Strateji ve Savunma Çalışmaları Merkezi Başkanı ve Asya-Pasifik güvenlik konuları uzmanı Profesör Hugh White’ın da dile getirdiği gibi, uçabilmeleri için yazılımlarının Pentagon tarafından kontrol edilen bulut tabanlı Operasyonel Veri Entegre Ağı’nca (ODIN) belirli aralıklarla güncellenmesi gerekiyor. Bu sistemden düzenli güncellemeler alınamazsa, F-35 jetlerinin performansı bozulabilir, siber tehditlere kolayca açık hale gelebilir, hatta kullanılamaz olabilir. Dolayısıyla, Washington ile yaşanacak olası bir krizde Amerikalılar pekâlâ bu güncellemeyi yapmak istemeyebileceklerinden, F-35’leri hangara çekmek durumunda kalabilir, en çok ihtiyaç duyduğunuz anda bir dış bağımlılığın mağduru olarak belirebilirsiniz.
İKİ) Kimileri F-35’in uçabilmesi için “haftada bir ABD’den yazılım indirmesi gerektiği” iddiasının teknik gerçeklerle örtüşmediğini, uçakların internet bağlantısı, uzaktan onay ya da düzenli yazılım indirilmesi olmadan da havalanıp görev icra edebildiğini savunuyorsa da, ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı F-35 Ortak Program Ofisi’nin (JPO) 2019 dokümantasyonuna göre, bu uçaklar - siber güvenlik tehditleri ve zafiyetleri de hesaba katıldığı için- Standart İşletim Birimi (SOU) üzerinden Autonomic Logistics Information System’e (ALIS) bağlantı yapılmadan ancak 30 güne kadar güvenle çalışabilmekte. Havacılık teknolojisi ve türbomekanik uzmanı Fazıl Altay, uçaklara internete bağlı olmadan, yani veri senkronizasyonu gerçekleştirmeden, bağımsız test yapma olanağı sağlayan bu sürenin geçen zaman zarfında bir haftaya indiğini savunuyor.
ÜÇ) 2024 yılında Avrupa Parlamentosu üyeliğine seçilen, bir zamanlar Fransız Özel Kuvvetler Komutanlığı ile Askeri İstihbarat Direktörlüğü de yapmış emekli Fransız Generali Christophe Étienne Marie Gomart’ın haftalık “Le Point” siyaset dergisine verdiği röportajda da vurguladığı gibi, F-35 savaş uçaklarının operasyonel kabiliyeti, büyük ölçüde Pentagon'un onayına bağlı olduğu için, kilit sistemlerinin kontrolü ABD'nin elinde kaldığı için, bu uçaklara sahip olan Avrupa devletlerinin operasyonel bağımsızlığı sınırlı kalmakta. Bu durumun özellikle Almanya, Belçika, Polonya, Danimarka ve diğer birçok Avrupa ülkesinin satın aldığı veya sipariş ettiği F-35 savaş uçakları için geçerli olduğu ileri sürülüyor. ABD'nin 2014 yılında Mısır Hava Kuvvetleri’ne bağlı F-16 uçaklarının Libya'ya yönelik hava saldırısı düzenlemesine yasak getirmesi nedeniyle bu ülkenin bu tür kısıtlamalara tabi olmayan Fransız Rafale savaş uçaklarına geçmeye karar vermiş olduğunu da hatırlatan General Gomart, Avrupa’nın da ABD'ye olan bağımlılığını yeniden değerlendirmesi gerektiğini vurguluyor.
DÖRT) Hadi, yazılım güncellemelerinde bir sorun yaşamadınız ama varsayalım ki olası bir terör/düşman saldırısı nedeniyle sınırınızın yakınlarındaki bazı hedefleri vurmanız gerekiyor. Ancak bu tür bir “ürün kullanımı” Amerikalılar tarafından sözleşme şartlarıyla yasaklandıysa, görevi Washington’un bilgisi dışında yapmaya kalkışabilirsiniz. Görev uçuşunda mesela Eskişehir’den “Konya'da tatbikat atışı yapacağım,” diyerek kalkış iznini aldınız. Fazıl Altay’ın hipotetik değerlendirmesine göre, Akdeniz üzerinde havada yakıt ikmali yaparak güneydoğu sınırınızda hedefinize doğru ilerliyorsunuz. Uydular üzerinden hemen tespit edilecek ve “tatbikat alanında değilsiniz ve istikametiniz uygun bulunmadı” şeklinde bir telsiz ve ekran mesajı alacaksınız. Önce radarınız kapatılacak. Siz, “ben keşif yapacağım,” deseniz de, yaklaşık 400 bin dolarlık maliyetiyle dünyanın en gelişmiş vizör teknolojisi sunan ve adeta uçan bilgisayar niteliğindeki bir savaş komuta merkezi olan F-35 pilot başlığınız “off” yapılacak. Siz yine geri dönmediniz ve hedefinize doğru ilerlemeyi sürdürdünüz, diyelim. Bu durumda hedefe atış yapmak isteseniz dahi, makineli topunuz dahi çalışmayacak, bir süre sonra motorunuz kapatılacak, uçağın burnu kontrolünüzün dışında aşağıya çevrilecek. Nihayet uçak düşecek ve kayıtlara “motor arızası” olarak geçirilen bir kazanın sonucunda pilot hayatını kaybedecek. Gerçekte ise, F-35’te uzaktan kontrollü bir “kill switch” (acil kapatma anahtarı) kullanılmıştır.
Barış temelli bir gelecek perspektifi için
NATO zirvesine konu temel aktörlerin siyah ya da beyaza indirgenmeyecek, kendi içinde yer yer de tutarlı “gri” pozisyonları ile kimi silah sistemlerine dair kimi gerçekler bu şekilde.
Gelelim, birer vergi mükellefi olarak ülkemiz vatandaşlarının kendi kaderlerine hükmedecek meselelere dair benimsemeleri gereken pozisyona. Sonuçta bireylerin devletlerin veya uluslararası aktörlerin refleksiyle hareket etmeye çalışmak yerine, kendileri, çocukları ve torunları için onurlu bir gelecek perspektifiyle hareket etmeleri ve bunun da ancak sağlam bir bölgesel ve küresel barışın tesisinin garantilenmesiyle sağlanacağını bilmeleri gerekiyor. NATO, bilinenlerin dışında bilinmeyenleriyle de geçmişte doğrudan ya da dolaylı çok fazla canımızı almış bir savaş örgütü olarak, o perspektife barışı yerleştirmekten değil, daha fazla kan ve ateş koymaktan yana bir yapı olduğunu defalarca kanıtlamıştır. Ve yarın daha fazlasını da talep edebilecektir. Oysa sermayenin olabilse de halkların savaştan yana bir kazancı olmayacaktır.
Günahları ve sevaplarıyla getirdikleri kritik yol ayrımında, Türkiye’yi yönetenlerin çok ustalıklı bir denge politikasıyla ilerlemesi ve oldubittilerin içine çekilmeden yol alması gerektiği son derece aşikârken, hakların da gelecek perspektiflerine barışı daha sağlam şekilde yerleştirecek konum ve tavırlar alması ve kendilerine yönetenlere bu istikameti kuvvetle işaret etmeleri şarttır.
İsrail’in Irak’ın içinde üs kurup İran Savaşı sırasında oradan bizi de bir oldubittinin içine çekebilecek sahte bayrak operasyonlarını rahatça düzenleyebildiğinin somut kanıtlarıyla ortaya çıktığı günümüzde, o operasyonlar yapılırken ister iktidarın içinden ister muhalefet (!) cephesinden konuşsunlar, Türkiye’yi dün İran ile, yarın Rusya ile karşı karşıya getirebilecek provokatif pozisyonlar alınmasını destekleyebilenlerin bu ülkeye verebileceği zarar çok büyüktür. Halklara savaş, işgal, yıkım ve acı getiren saldırgan ittifakların suç ortaklığında Orta Doğu’da yol verilmiş kıyım bu kadar çıplaklığıyla ortadayken, o ittifakların halkları birbirine kırdıran politikalarının nelere yol açtığı yanı başımızda da görülmüşken, Türkiye toplumunun siyasi hak ve özgürlüklerin de daha fazla kısıtlanmasıyla sonuçlanabilecek NATO merkezli ve gereğinde sermaye destekli savaş planlarına her daim “hayır” diyebilmesi son derece elzemdir.


