Sosyolojinin kurucu babalarından birisi olan Durkheim toplumsal olguları, toplumun sürekliliğinin sağlanması açısından sahip oldukları işlevlere göre normal ve patolojik olarak ikiye ayırır. Durkheim normallikle genelliği kastetmektedir. Olgunun normal sayılmasının temeli onun sıklığıdır. Durkheim’a göre patolojik niteliği tartışılmaz sanılan bir olgu varsa o da suçtur. Sosyolojiden tiyatroya geçiş yapalım ve 1980’lerin sonunda Devekuşu Kabare ekibi tarafından sahneye konulan Deliler oyununun girişinden bir hatırlatmada bulunalım. Rahmetli Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın birbirlerine normal ve anormal hakkında yaptıkları açıklamalardan örnek verelim; Bir görüşe göre normal anormaller içeride iken anormal normaller dışarıdadır. Ancak en az bunun kadar kabul gören bir diğer görüşe göre anormal normaller içeride normal anormaller dışarıdadır. O halde biz neyiz? Normal anormal mi? Anormal normal mi?
Bu iki farklı açıklamayı geçtiğimiz hafta ülkemizde yaşanan iki olay üzerinden olup bitenler hakkında çıkarsamalarda bulunmak ve perşembe gecesi UEFA Avrupa Liginde yarı finale çıkan Norveç’in Bodo Glimt ekibinin elde ettiği başarı karşısında kendi ülkemize ait takımlara dair sorulara kapı aralamak için yaptım. Önce geçen hafta sonu yaşananlara dair bir hafızamızı yoklayalım çünkü bu topraklarda gündem öylesine yoğun bir şekilde akıp gidiyor ki olan bitenleri çok kısa bir süre zarfı içerisinde unutmak durumunda kalıyoruz. Unutmak bir şey değil acı olan kısmı unuttuklarımızın her defasında kendilerini bize bu kez daha farklı bir şekilde hatırlatmak durumunda kalmaları oluyor. İlk olayımız Türkiye’nin en eski kulüplerinin başında gelen Beşiktaş’ın divan kurulunda yaşandı. Eski Başkan Hasan Arat kürsüde iken divan başkanı Tevfik Yamantürk arasında yaşanan tartışma, hakaretamiz ifadelerle sürdü ardından yumruklar konuştu. İkinci olay ise pazar gecesi Sivas’ta oynanan Sivasspor-Fenerbahçe maçı öncesinde Sivasspor takımının sahaya ‘Doğal olan Normal Doğum’ pankartı ile çıkması ile yaşandı.
Divan kurulunda yaşanan gelişmelerin ne anlama geldiğini tartışmaya açmamız gerekiyor çünkü spor sahalarında özellikle de futbolda yaşanan şiddet görüntüleri karşısında bilindik ezberlerin hemen devreye sokulduğunu bir kez daha hatırlatmanın tam zamanıdır diyebiliriz. Çünkü ne zaman şiddet içeren bir olay yaşansa medya, klişeleri devreye sokmak suretiyle ‘bir avuç kendini bilmez’ üzerinden yaşanan gelişmeleri ‘normalleştirme’ yoluna gitmeyi tercih eder. Bu kez karşımızda kulüplerin kongre üyeleri olan ve üstelik eski başkan ile kongreyi yönetmekle görevli olan divan başkanı bulunuyor. Yani olayların müsebbipleri bizatihi toplumsal hayatın içerisinde ‘sıradan’ olarak nitelendirilebilecek olan kişiler değiller! Bu isimlerin içinde yaşadığımız ülkenin ekonomik ve toplumsal alanlarında maddi ve manevi katkıları söz konusu. Bir de bu kişiler eğitim anlamında, gelir anlamında ve tabii ki sosyal statü açısından yine toplumsal normlara göre üst pozisyonlarda nitelendirilen gruba aitler. Öyleyse burada yaşananları nasıl açıklayacağız? Sadece kendini bilmezler diyerek mi geçiştireceğiz yoksa başka bir noktadan yine ülkemizde çok sık kullanılan imam-cemaat metaforu üzerinden çıkarsamalar da mı bulunacağız?
Lafı hiç eğip bükmeden söylemek durumundayız eğer bir kulübün eski başkanı ve divan kurulu başkanı arasında böylesi bir konuşma geçiyor ve ardından yumruklar havada uçuşuyorsa o zaman tribünlerde olup bitenler karşısında söylenen ifadelerin de yeniden gözden geçirilmesi gerekecektir. Çünkü bu kişiler içinde yaşadıkları toplumun ve kulübün rol modelleri olarak görülenlerdir. Yaptıkları, söyledikleri ve yansıttıkları sadece kendilerini bağlamaz! İşte tam da bu yüzden Beşiktaş kulübünün divan kurulunda yaşananları normal ile normal olmayan arasında nereye yerleştirmemiz gerektiğini bir kez daha düşünmek durumundayız.
İkinci konumuz ülkemizde sıkça spor karşılaşmaları öncesinde takımların ellerine tutuşturulan pankartlarla sahaya çıkmaları ve günün anlam ve önemine binaen hazırlanan pankartları hem tribünlere hem de milyonlarca izleyiciye göstermeleridir. Bu noktada sürekli olarak pankartlarla sahaya çıktığınız andan itibaren bu durumun kendisinin de ‘normal’ olmayan bir hale doğru evrildiği gerçeğini eklemek durumundayım. Bir önceki hafta Fenerbahçe ile Galatasaray kadınlar voleybol karşılaşması öncesinde Polis haftası ile ilgili hazırlanan pankartı Galatasaraylı İlkin Aydın’ın pankartı tutmadığı tartışmasının yaşandığını da eklemeliyiz. Sürekli olarak pankartlarla maça çıkmanın ve mesaj verme arzusunun beraberinde hiç düşünülmeyen durumlara karşılık geldiği gerçeğini Sivas’taki pankart örneğinde görmüş olduk. Kimin nasıl davranması gerektiği veyahut neyi yapıp yapmaması gerektiğine ilişkin çıkarsamalarda bulunmanın kendisi de ideolojik bir yaklaşıma karşılık gelir. Ayrıca bu durumun yaşandığı yere ilişkin olarak sürekli olarak tekrarlanan futbol/spor sahalarına siyaset sokmayın yaklaşımı da bu şekilde çöpe atılmış olur. Doğumun normal olan veya olmayan olmasına kimin ve ne şekilde karar vereceği meselesi de beraberinde ideolojik bir tercihin tetiklenmesidir. Üstelik bu tartışmaya futbol kulüplerinin alet edilmesi ve onların da yaşananlar karşısında hiçbir biçimde seslerinin çıkmıyor olmaları da ayrı bir not olarak tarihe iliştirilmelidir.
Sivassporlu futbolcu Ray Manaj’ın dışında sosyal medya üzerinden bu yaşanan olayla ilgili herhangi bir açıklamada bulunan isim görmedim. Kendisi bu olay sonrasında X hesabından şu açıklamada bulundu: “Birkaç gündür birçok kadın takipçimden mesaj aldım, maç öncesi taşıdığımız pankarttan dolayı ve ne yazıldığı hakkında bir bilgim yoktu. Kendi adıma bütün kadınlardan özür dilerim. Sizin bedeniniz ve sizin kararınız.” Türkiye’nin spor kulüplerinin yönetimlerinin ve taraftarlarının bireysel açıklamalar dışında tepkiler verebildikleri anda ülkemizin başka bir aşamaya doğru geçiş yaptığını söyleyebileceğiz. Bunun için ise hala epeyce vakit olduğunu düşünenlerdenim. Böylesi pankartların üretildiği yerlerde toplumsal hayatın nasıl ve ne şekilde yaşanması gerektiğinden tutun da nasıl davranılması gerektiğine kadar uzanan bir dizi pratik ve uygulamanın da önü ardına kadar açılır. Bu durum ise farkında olalım ya da olmayalım otoriter anlayışların kolaylıkla filizlendiği ortamların oluşmasına katkıda bulunacaktır. Bırakın neyin doğal neyin doğal olmadığına doğum anı geldiğinde hastanın kendisiyle onun doğumunu sağlayacak olanlar, hastanın ve çocuğun sağlığı noktasında gereken kararı versinler.
Son örneğimiz ise perşembe gecesi UEFA Avrupa Liginde Norveç’in Bodo Glimt takımının kendi sahasında 2-0 kazandığı Lazio maçı sonrasında deplasmanda uzatmaları 3-1 yenik bitirmesinin ardından penaltılarla 3-2 kazanarak yarı finale kalmasına ilişkin. Liginde son 5 yılda 4 şampiyonluğu bulunan Bodo Glimt'le ilgili bir diğer dikkat çeken istatistik ise Avrupa'da son 3 yılda 2 çeyrek final görmüş olmaları. Son 5 yılda ise Avrupa'da iç sahada 38 maçta 31 galibiyet alan bir Bodo Glimt var. Başarının sadece yüksek bonservisli oyuncular alarak gelmeyeceğinin en büyük göstergesi olan Bodo Glimt'in kadro değeri yalnızca 43 milyon euro. Yarı finalde Tottenham eşleşen ekibin son derece genç bir kadroya sahip olduğunu ve kulübün bünyesinde Avrupa futbolunda bilindik isimlerin olmadığını eklemeliyiz. Bir başka ifadeyle her yıl transfere milyonlarca euro saçan kulüplerimizin herhangi bir başarı elde edemediği noktada Bodo Glimt kulübünün üç yılda iki kez çeyrek final ve bu yılda yarı final olmak üzere müthiş başarılara imza attığını görmezden gelmemeliyiz. Norveç ekibinin yaptıklarına bu açıdan bakmak suretiyle kendi normallerimizin aslında pek de normal olmadığını tartışmaya açmanın zamanının çoktan geldiğini düşünüyorum.


