Neden bir türlü olmuyor?
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Neden bir türlü olmuyor?

İsviçre Ulusal Bankası ABD'de faaliyet gösteren, Amazon, Apple, Meta, Microsoft, Nvidia adlı teknoloji şirketlerinin hisselerine 42 milyar dolar yatırım yapmış. Yatırım kararı, bankanın teknoloji kültürünü gösteriyor. Türkiye'de bırakın Merkez Bankası'nı, özel bankaların dahi böyle yatırımları düşünebilmesi mümkün müdür?

Neden bir türlü olmuyor?
Küresel piyasalar

Ufuk karanlık

Dünya siyaseti karışık, Avrupa panikte. Macron da Starmer da iktidar pervazının kenarında duruyor ve Avrupa ülkeleri nezle olursa biz zatürreye karşı önlem almalıyız. Çünkü AB’ye üye olamadık, ama ekonomimiz önemli bir şekilde Alman, Fransız, İtalyan, İngiliz otomotiv ve giyim endüstrileriyle bağlantılı. VW sıkıntıda, bu birçok Türk otomotiv endüstrisi tedarikçisi için kötü haber. Türkiye’de yaşanan ciddi ekonomik sıkıntıya ek olarak, otomotiv değer zincirinde yaşanan temelli değişiklik nedeniyle, kendisini yenilemeyen, yeni ekosistemde konuşlanamayan şirketlerin tümü zor durumda. Bu konuda alarmı neredeyse iki yıl önce Değer Zincirinin Evrimi’nde vermiştim.

Bugünlerde 2026 yılı adam başına geliriyle ilgili bazı uçuk sayılar duyuyoruz. Ben size Dünya Bankası’nın 2023 yılında dünya gayr-ı safi gelirinin dağılışını gösteren resmini önereceğim. Bakınız, ABD, Çin, AB nerede, bizler nerelerdeyiz. Resimde, Türkiye diğer Avrupa (Europe rest) grubunda, dünya GSYI hasılasının yüzde 7’sini paylaşıyor. Gruptaki öteki ülkeler Bulgaristan’dan, Macaristan ve diğer orta ve doğu Avrupa ülkeleri. Onlar oralara nasıl varmışlar, biz neden buralardayız sorusunun yanıtı ise biraz aşağıda.

Piyasa nedir, çalışmazsa ne olur?

Avrupa uzun süredir sorunlarla karşı karşıya. Endüstrinin verimliliği düşük, AB piyasaları verimli çalışmıyor. Şirketlerden değil, piyasaların verimli çalışmamasından söz ediyorum. Türkiye ekonomisi hep sorunluydu ve enflasyon ana hastalık olarak görülüyordu. Aylardır bunun doğru olduğunu, ama arka planda önemli bir sorunun yattığını, ekonominin temel mekanizmasının işlemediğini yazıyorum. Nedir bu temeldeki sorun? Ekonomi doğru yönetilmiyor, “üretimle piyasalar” konuşmuyor. Bu ne demek? Piyasalar ne yapar? Moda oldu, her kötülükten “serbest piyasa mekanizmaları” suçlu tutuluyor. Ürünün tüketiciyle, kullanıcıyla, arzın taleple buluştuğu başka bir ortam var mı? Bu ortam üreticiyle kullanıcıya üretim ve talep hakkında bilgi verir. İktisat, fiyatın arzla talebin buluştuğu, satılmadık ürün, karşılanmadık talebin kalmadığı noktada oluşur der ve işte bu noktada yanılır. Çünkü talebi ve arzı belirleyen, hangi fiyata ne kadar üretim yapılacağını, ne kadar ürün veya hizmet talep edileceğini belirleyen pek çok başka etken vardır.

Bu ne demek? Yeniden AB’ne döneceğim. Üye olup olmamaktan daha önemli tespit, hastalığın ortak olması ve Brüksel’in bu konuda çok daha organize bir şekilde davranması. Bu konudaki çalışmalar 30 yıldır devam ediyor ve European Roundtable of Industrialists (ERT) adlı grubun Türk üyesinin danışmanı olarak ben de çalışmalara katılıyordum.

İş alemi ve tek pazar

Kısaca ERT 1983’te AB’nin siyasi ayağının, yani üye devletlerin temsilcilerinin talebi üzerine, Avrupa’daki en büyük şirketlerin başkanları tarafından “ad hoc” bir kuruluş olarak Brüksel’de faaliyete geçti. Üye sayısı 50 başkanla sınırlı. ERT’nin kuruluş felsefesi, AB’nin şirketlerin başta ABD olmak üzere, Japonya ve diğer büyük ülkelerin. Şirketleriyle rekabet edebilecek güce kavuşması. ERT’nin kuruluş nedeni, Bildirberg ve benzeri kuruluşlardan farklı olarak, AB’nin sağlıklı bir şekilde büyümesi için önemli şirketlerin stratejik katkılarından yararlanmaktı. Ana sorun üye sayısı kadar birbirinden ayrı piyasanın varlığı, şirketlerin, alışverişlerin bu farklı piyasalarda yer almasıydı. AB’nin hedefi üye ülkelere tek bir büyük pazar sunmaktı. Bildirberg, Roma Kulübü gibi organizasyonlar ise, küresel büyük sermayenin kendisi için olumlu ekonomi ortamı yaratılması için gereken ulusal siyasi gelişmeleri görüşmek, desteklemekti.

Küresel piyasalar

Verimlilik ve tek pazar

Japon ve ABD şirketlerinin AB şirketleri için yarattığı verimlilik tehdidi önceki on yıllardan beri vardı. 2000’lere gelirken Jacques Delors, Pascal Lamy gibi, AB’nin politika tasarımında ve uygulamasında önemli payı olan liderleri, ana sorunun piyasaların mükemmeliyetten uzak olması tespitinden hareket ederek “Tek pazar” hedefini tanımladılar ve 2000 yılında Lizbon’da toplanan AB liderleri bu hedefte mutabık kaldılar. 2000 yılında AB’nin 15 üyesi vardı. Bu sayı 2004’te 25’e, 2025’ 27’ye yükseldi.

Lizbon hedeflerine göre AB’de tek pazar olacak, aynı zamanda bu 27 ülkenin 20’sinde aynı para birimi, Euro geçerli olacaktır. Bu durumda AB ülkeleri arasında mal ve hizmetlerin dolaşımı da serbest olduğuna göre, mal ve hizmet fiyatları da eşit olacak, değil mi?

Her ülkenin sosyal yapısı farklı

Hayır, çünkü her bir ülke kendi maliye politikasını, yerel, kurumlar, gelir vergisi politikasını izliyor, sosyal politikalar, teknoloji, bilim, ARGE teşvik politikaları çalışanlar için uygulanan rejimler farklı ve bunların aynılaşması mümkün değil. Çünkü siyasetçiler bütün stratejilerini, seçim kampanyalarını kısa vadeli hesaplarını bu ve burada akla gelmeyen politika alternatifleri üzerinden yapıyor. Almanya’da işçi sendikaları büyük şirketlerin yönetim kurullarında temsil ediliyor.

Fransa da ülkenin tarihinden gelen ve bugün sosyal, maliye, sağlık politikalarının temelini oluşturan uygulamaları değiştirmek ihtilal demektir. Nitekim iki yıl önce hükümetin yakıt fiyatında küçük bir yükseltme getiren düzenlemesi, tüm sürücüleri isyana yönlendirdi, sarı yelekliler Paris’te ve başka şehirlerde önemli mağazaları, ana caddeleri yakıp yıktılar. Varlıklı Avrupa ülkelerinin kapitalist gelenekleri Türkiye’ye göre çok daha yaşlı olmasına karşın, böyle durumlarda çalışanların, eğitim sektörüne yönelik politikalarda öğrencilerin, hocaların tepkisi bizim alışık olduğumuz tepkilere oranla çok daha sert karşı koymalarla karşılaşıyor. 1871’de Prusya ordusu karşısında yenilgiyi kabullenmeyen Parisli alt ve orta gelir gruplarının oluşturduğu komünlerin direnci iki ay sürdü, 20.000 kişinin yaşamını yitirmesiyle sonuçlandı. 1968 Mart ayında Paris’te öğrenci hareketi olarak başlayan olaylar iki ay sürdü, Cumhurbaşkanı Ch.de Gaulle’ün Almanya da ki Fransız ordu karargahına gitmesi ve ardından görevinden ayrılmasıyla sonuçlandı.

Ortak ekonomi politikası mümkün değil

Diğer AB ülkeleri benzer toplumsal özelliklere sahip. Son yıllarda siyasi yelpazenin sağının güçlenmesi siyasetçinin tercihlerini belirliyor. AB’nin siyasal patronlarının, ekonominin patronlarından kıtanın rekabet gücünün yükseltilmesi yönünde destek talep etmesi, her ülkenin sosyal, enerji, emeklilik, ekonomi, sağlık, savunma politikaları alanındaki tercihlerinin hesaba katılmasını gerektiriyor.

"Türkiye yıllardır enflasyonla boğuşuyor"

Türkiye de hem yıldız hem karayel, barometre çok değişken

Türkiye yıllardır enflasyonla boğuşuyor; bu ifadeyi hemen düzelteyim, çünkü bu boğuşma devlet için ekonomideki yapısal aksamaları göz ardı etmek, seçmeni rahatsız etmeden, oy kaybetme riskini yaratmadan kamu geliri yaratmak, önemli bir seçmen kitlesi için de fiyat hareketlerinden kazanç elde etmek fırsatını yaratıyor. Kamu geliri yaratıyor, çünkü enflasyon gizli vergidir. Kazanç konusunda ise açıklama ihtiyacı herhalde artık yok, çünkü neyin ederinin ne kadar olduğu, karşılaştığımız fiyatların akıl sınırlarını aştığı konusunda herhalde şüphe yok.

Mario Draghi ve The Future of European Competitiveness

AB 2000’de mutabık kalınan Lizbon hedeflerinin, burada değindiğim nedenlerle gerçekleşmemesi karşısında “tek pazar”ın bir zaruret olduğunu yeniden gündeme getirdiğini görüyoruz. Nitekim AB Komisyonu, İtalya Başbakanlığı, İtalya ve AB Merkez Bankası başkanlığı görevlerini başarıyla yerine getiren Mario Draghi’den The Future of European Competitiveness konulu bir rapor istediğini görüyoruz. M. Draghi raporunu geçen Eylül ayında verdi.

Rapor ana hatlarıyla “tek pazar”, enerji, finans, buluş ve rekabet konularına odaklanıyor. Özetle yapılan önerilerden, Türkiye için dersler çıkartmaya kalkarsam, önce birkaç paragraf önce tekrarladığım ülkemizde piyasaların çalışmadığı tespitini tekrarlamak durumunda kalıyorum. Bu uzun yıllardır mevcut olan, on yılda bir ülke yoldan çıkınca yapılan müdahalelerle düzeltiliyor, ama bu uzun süreli olmuyor, tedavi içselleştirilmediği için hastalık nüksediyor. Bunun en güzel örneği, 2000’de koalisyon hükümetinin başlattığı düzeltmenin 5-6 yıl süreyle ekonominin doğru işlemesine, ancak hemen arkasından parti siyasetinin yeniden canlanmasıyla bozulmasına bugün yaşanan, tarihimizin en büyük yüksek enflasyonu ve piyasaların temeli olan hukuk, belirsizlik, saydamlık unsurlarının önemli ölçüde tahrip olmasına yol açmasıdır.

Güven olmadan teşvik olur mu?

Bitirirken vergi politikasıyla ilgili bazı hususları vurgulamak isterim. AB’nin hem ABD’den hem Japonya, Kore, Çin'den geri kaldığı teknoloji ve buluş konularının ülkemizde ele alınış şekli çarpıcı olduğu kadar yıkıcıdır da. T. Özal döneminde bir toplantısı için Japonya’ya uçuyorduk ve ekonominin çarı payesiyle etrafta dolaşan hazine bakan Ekrem Pakdermirli ile ARGE teşvikini konuşuyorduk. Teşvik verirsek çalar, başka yere kullanırlar demez mi? Bu Özal ekibinin teknoloji, buluş algılamasıydı. Benim memurum işini bilir ilkesinin sonucu olmalı. Buluş, ARGE yatırımı için olmazsa olmaz ortam, güven ortamıdır. Zaten sonucun ne olacağını ancak matematik modellerin, davranış eğilimlerinin, bilimsel araştırmaların izin verdiği kadar tasarlayabiliyorsunuz. Bu çalışmaları güvensizlik ortamında yapmak, olacak şeyi engellemektir.

Bindiğin dalı kesmek

Bu inanış devam ediyor olmalı ki, Maliye Bakanlığı kazı gördüğü yerde yolmak gerekir ilkesinden hareketle her yeni teknolojiye özel tüketim vergisi uyguluyor. Oysa akıllı ülkeler buluş yolu açan teknolojiyi özendiriyor, hammadde, ara malı ve makine, bilgisayar ithalini vergiden muaf tutuyor. Akıllı telefonlar teknolojik gelişmenin önemli bir göstergesidir. Birçok yetişkin onları konuşmak için kullanırken, gençler program yazmayı, yeni malzemenin farklılığını öğreniyor. Yeni çıkan, yani yeni teknolojiyi içeren iPhone 17’nin Türkiye fiyatının 80.000 TL olduğunu okudum. Telefonun New York fiyatına baktım, 800 dolar, yani bugünün kuruyla 32.000 TL. Aradaki fark olan 48.000 TL kamu gelirinin nereye gittiğini iyi biliyoruz değil mi?

Şimdi edindiğim bir bilgiyi ekleyerek bitireyim, İsviçre Ulusal Bankası ABD'de faaliyet gösteren, Amazon, Apple, Meta, Microsoft, Nvidia adlı teknoloji şirketlerinin hisselerine 42 milyar dolar yatırım yapmış. Şirketler, ABD şirketleri, İsviçre Ulusal Bankası milyonlarca paydaştan biri. Yatırım kararı, bankanın teknoloji kültürünü gösteriyor. Türkiye'de bırakın Merkez Bankası'nı, özel bankaların dahi böyle yatırımları düşünebilmesi mümkün müdür? Mümkün değilse, neyin hayalini güdüyoruz?

 

 

 

 

 

 

 

İlgili İçerikler