Kültür-Sanat

Yıkarım, Yıkarız, Yıkarlar… Yıkım

Sanatın travması ya da travma olarak sanat!

20 Nisan 2011 03:00

Barış Acar- T24


Hal Foster’ın kitabında (Compulsive Beauty) Deleuze’ün 1983’te yazdığı bir makaleden yaptığı alıntıyı görmeseydim, bugünkü yazım sanat tarihçisi Georges Didi-Huberman’ın Fransız Kültür Merkezi’nde yaptığı konuşma üzerine olacaktı. Gözüm salonda başka bir sanat tarihçisine rastlamasa da ben bu kışkırtıcı teorisyenden hareketle sanat tarihinin yöntemi üzerinde duracaktım. Hayli teknik ve teorik olmasından korktuğum bu yazıyı, Deleuze’ün October’ın 27. sayısında yayımladığı “Plato and Simulacrum” makalesinde yer alan aşağıdaki sözleri şiddetli bir biçimde kesti.

“Tasarımlar, modeller ve kopyaların kurulu düzenini koruyan ve sürdüren (ebedileştiren) yıkımla, yaratıcı bir kaos başlatan model ve kopyaların yıkımı arasında büyük fark vardır.”

Deleuze tanımladığı yıkımlardan ilki, kopyayı süreğenleştiren, “eski”nin yerine “yeni”nin geçtiği yanılsaması üreten yıkım. “İdea”yı ya da “norm”u süreğen kılıyor. Aslında yıkmayan bir yıkım yani. İkincisi ise kendisi yıkıcı olan modelleri yıkıyor. Gerçek anlamda yıkıcı olacak örnekleri ortadan kaldırıyor. Dolayısıyla “yıkım” bir kez daha ertelenmiş oluyor.

***

“Yıkım” denince aklıma Gordon Matta-Clark geliyor. Evleri ortadan ikiye kesen, ortalarına delikler açan, kurulu düzenlerimizi yıkmak için en güvenli alanlarımıza saldıran dahi. UbuWeb’den yıkımının kayıtları izlenebiliyor: (http://www.ubu.com/film/gmc_splitting.html)

***

Kolektif-avangard inisiyatif Sürrealist Eylem Türkiye’nin mayıs ayında yapacağı “Yıkım 2011” sergisinin duyurularını büyük bir iştahla takip ediyorum. (http://destruction2011.com/)

“Ülkenin ilk kolektif-avangard inisiyatifi Sürrealist Eylem Türkiye içinde ekolojik yıkım, Maya takvimindeki 5. güneşin gelişi, küresel kapitalist hegemonyanın geleceği, 3. Dünya Savaşı, Babil kehanetleri üzerine başlayan tartışma ve bu süreçten çıkan çağrı metni ile yola çıkmış, tamamen bağımsız bir sergidir. Serginin konsepti doğrultusunda, yurtiçi ve dışından yaklaşık 60 sanatçının, çok çoğunluğu direkt sergi için üretilmiş ya da ülkede ilk sergilenecek yapıtlarından oluşmaktadır. Performans geceleri, tartışma metinleri, blog, forumlar, film gösterimleri ile beslenen bir kampanya olarak yatay bir biçimde örgütlenmektedir.”

Onlar da birer stüdyo sanatçısı değil!

***

Mehmet Aksoy’un Kars’taki heykelinin yıkılması buyruğu üzerine şunları söylemiştim:

“Bir Roma geleneğidir suçluyu atlara bağlayıp parçalara ayırmak. Kefarette sürer. Diyet, borçluyla alacaklı arasındaki son hükümdür. Bedenle ödenir. Ödetme, zulmetme, sahiplik hakkı olan alacaklı, ancak yıkarak, parçalara ayırarak, eriterek hıncını alır. Suçluya “bedel” ödetmek gerekir.”

Yıksınlar!

Yıkılmalı!





***

Bedri Baykam’ın “Hastane” diye bağıran gerçeküstü görüntüsü gitmiyor gözlerimin önünden. Yıkılmıyor!

***

Gerçeküstücülerin “tekinsiz”ini (uncanny) düşünüyorum. Foster, Freud’a yaslanarak tekinsiz “travma”dan doğar diyor.

Sanatın travması ya da travma olarak sanat!

***

Sanat, genelgeçer olanı, kabuklaşmışı, durağanı yıkabilir mi? Proudhon’un izinden giden avangard bir olanak hâlâ var mı?

Anladığım kadarıyla Deleuze’ün makalesi Platon’un sanata meşhur karşı çıkışı üzerine. Onun sanatçıyı Devlet’inden kovuşunu, kopyanın (sanatın) orijinalin (ideaların) kötü bir taklidi olmasına değil, sanatın orijinalle kopya arasındaki hiyerarşiyi bozmasına bağlıyor. Platon, sanatın, yaratıcılığın, hayalgücünün ideaların yerini tutmasına itiraz ediyor.

Fantezinin ideal olanı yıkma ihtimalinden korkuyor.

***

Foster’dan son tip:

“Harabede kültürel ilerleme, doğal entropi tarafından zapt edilmiştir.”

Hafriyat topluluğunun kuruluş aşamasında buradaki doğal yıkımı (entropik kaosu) görmüş olduğunu düşünüyorum.

***

Sanat tarihi kendisini yıkacak “kudret”e sahip mi?

Hans Belting’in değindiği gibi, akademik nesneleştirmeden önceki estetik deneyim -bu kez çağdaş sanat lehine- yeniden ele alınabilir mi?

Huberman, parçalara ayırmayı sonra da birleştirmeyi yöntem olarak sahne sahne uyguluyor Pasolini filmlerine. “Montaj yokluğu yeni bir montaj doğurur,” diyerek bitiriyor konuşmasını. Salonda, montajın kötülüğü üzerine henüz yazmış bir sanat eleştirmeninin karşısında.

Bir şey ifade eder mi?

***

Ölseydi gençlik fotoğraflarının yanına taziye dilekleri koyup dehasını bulmaya girişmeyecek miydik?

Travmadan sonra, organizmik montaj masasında yeniden inşa edildiğinde Bedri Baykam, “yaratıcı bir kaos başlatan model” olacak mı hâlâ?

Ne zaman yıkılacak?

ETİKETLER

haber