Gündem

Türköne: Erdoğan’ın kendi cemaati için diğer cemaatlere açtığı savaşı kim kazanacak?

Mümtaz'er Türköne, Gülen cemaatının siyasi parti kurmasının mümkün olamayacağını yazdı

30 Kasım 2014 15:18

Zaman yazarı Mümtaz’er Türköne, Gülen cemaatına yönelik “siyasi parti kursunlar” çağrısının mümkün olamayacağını söyleyerek, “Erdoğan’ın kendi cemaati için diğer cemaatlere açtığı savaşı kim kazanacak? Erdoğan iktidarı kaybettiği an bu cemaat un-ufak olup dağılacak, diğerleri ise bin yıldır alıştıkları şekilde yollarına devam edecek” dedi.

Mümtaz’er Türköne’nin Zaman’da “‘Parti cemaati’ mümkün mü?” başlığıyla yayımlanan (30 Kasım 2014) yazısı şöyle:

 

‘Parti cemaati’ mümkün mü?

 

Cemiyet işlerine kafa yoranlar ve biraz tecrübe kazananlar mümkün olmayacağını bilir.

Yine de partiler kendi tabanlarını cemaatleştirmeye çalışırlar; çünkü böylece mobil vurucu bir güç edinmek, militan bir kadro oluşturmak kolaylaşır. Cemaatler, iç denetimin sıkı işlediği, yoğun ve sıcak bir temasın olduğu, dayanışma ve yardımlaşma içinde hareket eden toplum yapılarıdır. Zannedildiği gibi sadece “dinî” amaçla oluşmazlar; cemaat yapılarının hâlâ varlığını sürdüren en kadim örneği köy topluluklarıdır. Modern hayat içinde fanatik futbol taraftar grupları, üniversite mezun dernekleri, internetteki hobi grupları, kaybolmuş cemaat yapılarının yeniden üretilmesinin farklı görünümleridir.

AK Parti, bir iktidar partisi sıfatıyla devlet gücünü seferber ederek kendi cemaatini oluşturmaya çalışıyor. TÜRGEV’in, bu çabanın gençlere hitap eden somut karşılığı olduğu yeteri kadar biliniyor.  Bu vakfa yapılan bağışlarla, devletten rant dağıtımı arasındaki ilişkinin enine boyuna masaya yatırılacağı bir dönem kapıda bizi bekliyor. Bizi bugün ilgilendiren bu cemaatleşme çabasının Türkiye’ye maliyeti; çünkü bu çaba devlet iktidarının uzandığı her alanı kapsıyor.

Bir siyasî partinin cemaatleşmesi, totaliter bir yapı üretmesi demektir. Bu işi iktidar partisi yapınca devletin totaliter bir yapıya dönüşmesi kaçınılmaz olur. TÜRGEV’in kurulduğu (isim değişikliği ile Türkiye çapında faaliyete başladığı) 2012 yılı, galiba aynı zamanda bu cemaatleşme kararının alındığı tarih. Erdoğan, mevcut cemaatlere alternatif ve rakip olarak kendi cemaatini kurmaya karar vermiş. Ortak payda “dindarlık” olduğuna göre rakipler belli. Böyle bir kararı verirseniz iki şeyi aynı anda yapmaya başlarsınız. Devlet imkânları ile kendi cemaatinizi genişletmeye çalışırsınız; aynı şekilde rakip cemaatleri yine devlet imkânları ile yok etmeye girişirsiniz. İmam-hatip öğrenci sayısının (Erdoğan’ın iftiharla söylediğine göre) 15 kat artmasından, genel eğitime din eğitimi takviyesinden başlayarak, TÜRGEV’e yapılan yüklü bağışlara uzanan sistemli çaba bu cemaatleşme programının sadece bir boyutu. Aynı tarihte başlayan dershanelere açılan savaş ise diğer boyutu. Risale-i Nur’ların Bakanlar Kurulu kararı ile devletleştirilmesi, Bediüzzaman’ın itibarlı mirasının sivil cemaatlerden, parti cemaati eliyle kamulaştırılıp, gasp edilmesi anlamına geliyor. Cemaat yapılanmalarına benzer şekilde ideolojik yönlendirmelerin yapıldığı her yere, tıpkı Sovyet Komünist Partisi modelinde “siyasî komiserler” atanıyor. Medyaya egemen olan “Alo Fatih” modeli, bu siyasî komiserliğin uygulanmasından ibaret.

Bu sistematik teşebbüsler diktatörlüğe totaliter bir boyut getiriyor, otokratik değil hayatın bütün alanlarını kuşatan totaliter bir diktatörlük niyetini açığa vuruyor. Baştaki soruyu tekrarlayalım: Mümkün mü? Siyasî cemaate dönüşme, yani totaliterleşme eğilimi, küçük ve dar bir militan yapı ortaya çıkartabilir; ancak çoğunluk partisinin kitle partisi iddiasını kaybetmesine yol açar. Öbür taraftan Devlet eliyle yapılan her şey sevimsizdir, ya görev icabı, ya da güç ve zenginlik paylaşımı içindir; dayanışmaya değil rekabete yol açar. Siyasî partiden, hele iktidardakilerden cemaatler değil, güç ve iktidar peşinden ayrılmayan menfaat şebekeleri çıkar.

Dinî cemaatler, üstleri başları kömür karası içinde madenlerde elmas arıyorlar, tonlarca kömürü de sırtlarına yüklenip muhtaçlara ulaştırıyorlar. Buldukları elmasları sabırla törpüleyip paha biçilmez mücevherlere dönüştürüyorlar. Toplumu da seferber ettikleri dayanışma ve yardımlaşma duygusu ile ayakta tutuyorlar. İktidar partisi ise bir maden ruhsatı verip birini zengin ederken, küçük bir rüşvet karşılığı fakir-fukaraya bedava kömür dağıtıyor. Parti cemaatinin örgütlediği  din eğitimi veren okullar, gökdelenlerin gölgesinde kaybolurken; cemaatler sadece “hizmet” veriyor. Birinde siyasetçinin kibri, diğerinde hizmet ehlinin tevazuu gençlere model oluşturuyor. Soruyu anlaşılır bir şekilde doğrudan soralım: Selefî radikalizmin “dayanılmaz cazibesi” kimi etkiler? TÜRGEV yurdunda yetişen partizan genci mi, yoksa hizmet halkalarında pişmiş delikanlıyı mı?

Erdoğan’ın kendi cemaati için diğer cemaatlere açtığı savaşı kim kazanacak? Erdoğan iktidarı kaybettiği an bu cemaat un-ufak olup dağılacak, diğerleri ise bin yıldır alıştıkları şekilde yollarına devam edecek.