Gündem

'Türk sağının ucuz romanı'

Taraf yazarı Ümit Kıvanç, seçimlere bir hafta kala siyasi parti liderlerinin miting meydanlarındaki atışmalarını

04 Haziran 2011 03:00

T24 - Taraf yazarı Ümit Kıvanç, Başbakan Erdoğan'ın Hopa'da ölen Metin Lokumcu ile ilgili sözlerini eleştirdi. Kıvanç, "Bu tavır Türkiye'de sağcı siyasetçiliğin yoğunlaştırılmış özüdür" dedi.

Kıvanç'ın "Türk sağcılığının ucuz romanı" başlığı ile yayımlanan bugünkü (4 Haziran 2011) yazısı şöyle:


Muhterem okurlar, köşeyazarınız, takip edenlerin artık maalesef pek iyi bildiği üzre, kendisine bahşedilmiş köşe ve bu araziden kaynaklanan payenin hakkını vermekten fazlasıyla uzak, memleket meselelerini anlamaktan umumiyetle aciz, kafası soru dolu bir sıradan insandır. Hattâ sıradan insana göre berbat haldedir, çünkü elini kolunu bağlayan meşum sorular ortalama insanın zihnini en fazla reklam aralarında meşgul ettiği halde, köşeyazarınızın hayatını karartmaktadır.

Hâlâ kimin nerede nasıl tezgâhlayıp yürüttüğünü bilemediğimiz kaset komplosuyla kadim devlet partisinin başına geçen Kılıçdaroğlu’nun hiçbir hareketine mana veremiyorum. “Yeni CHP” nedir, hiç anlayabilmiş değilim. Mevzu açılırsa, “Öyle söylemeyin canım, adam yolsuzluklarla mücadele edecek,” filan diyorum; kaset işinden (MHP’ninkiler de dâhil) başlamasını umarak.

“Kürt siyaseti”nin, hepsi okkalı birtakım hedeflerden bu sabah hangisini, yarın akşamüstü hangisini tercih edeceğini kestiremiyorum. Diyarbakır’dan söylenen sözü anlamaya çalışırken İmralı’dan gelecek fırça karşısında ne yapılması gerektiğini hiç bilemiyorum. Mevzu açılırsa, “Valla Kürtlere bunca zulüm yapılmış, şimdi onları eleştirmenin yeri değil,” falan diye geçiştiriyorum.

İtiraf etmeliyim ki, içimi rahatlatan, bende ‘birşeyleri de anlıyorum’ duygusu yaratan, sadece Başbakan. Çünkü bu memlekette sağcı siyasetin ne olduğunu biliyorum, sağcı siyasetçiyi tanıyorum ve “eşkıya Hopa’ya da inmiş” gibi bir lafı duyduğumda bunu anlamlandırma konusunda zorluk çekmiyorum.

Başbakan ve kadrosu yıllar önce “değiştik” edebiyatıyla karşımıza çıktığında, “değişme öyle olmaz, ne değişmişse açıkça söylemek gerekir, yoksa sayılmaz” mealinde laflar edenlerimiz maalesef haklı çıktı. Anti-komünizm, tepeden bakmacı, güce tapmacı, vicdan yoksunu sağcılık, kaldırıldığı sandık odasından alınıp salondaki mobilyanın üzerine yayılmaya başlandı. İtiraza, muhalefete tahammülsüzlük, bir şekilde “solcu” olarak görülebilecek herkese karşı devlet zorunun acımasızca sahaya sürülmesi, arkadaki çoğunluğa işaret ederek sıralanan tehditler... Bunlar, komplocu, darbeci, katliamcı, suikastçı, çeteci asker-sivil bürokrasinin suçlarının gölgesinde kalmış sağcı siyasetçi marifetleridir. Lideri ve iki bakanı katledildiği, ileri gelenleri iğrenç bir mahkeme parodisi ortamında çirkince aşağılandığı için, bu mağduriyet yüzünden, Demokrat Parti’nin 1950’lerin ikinci yarısındaki demokrasi düşmanlığının lafı edilmiyor. Turgut Özal, ordu vesayetini geriletme yolları araması sayesinde, “Yoksulluğa gözünüzü kapatın, yoksulları yok sayın” diyen biri olarak hatırlanmıyor. Özal döneminin, devlet yönetiminde merkeziyetçiliğin “tavan yaptığı” yıllar olduğu unutuldu gitti. Süleyman Demirel, bir aşamada siyasî geçmişine ihanet edip saf değiştirmese, şimdi yine sağcıların gözünde mübarek adam olurdu. Oysa Milliyetçi Cephe dönemlerinde elini bizzat kana buladığı çok rahat ileri sürülebilir. Bu kan, “çoğunluğu” rahatsız etmedi, çünkü solcuların, Alevilerin, Kürtlerin kanıydı.

Recep Tayyip Erdoğan ve kadrosu bize Milliyetçi Cephe liderleri Necmettin Erbakan, Şevket Kazan, Oğuzhan Asiltürk gibilerle aralarındaki farkları hiç açıkça anlatmadılar. Ruhunu derin (yani esas) devlete teslim etmeden önceki Süleyman Demirel’le aralarındaki farkı da bilmiyoruz aslına bakarsanız. Soyundukları misyon ve girdikleri yol, Tayyip Erdoğan’ın Erbakan veya Demirel olmasını baştan imkânsızlaştırıyordu. Başkaları, Erdoğan’ın olamayacağı şeyi gördü, “hmm, değişmiş olmalı” dedi. Erdoğan ve ekibinin, erdemli bir siyasî gelecek için şart olan geçmişle hesaplaşması, işte böyle, “gözlerime bak meseleyi anla” tarzında cereyan etti. Dolayısıyla etmedi.

Bunun sonuçları, AKP’nin iktidara gelişinden bu yana ara sıra karşımıza çıktı. Başbakan’ın şahsen alınganlık gösterdiği, haksızlığa uğradığı duygusuna kapıldığı bazı olaylarda, öfkesini dizginleyemediğini, üslûbuna hâkim olamadığını görmüştük. Daha çok kişilik özelliklerine yoruldu bunlar. Fakat başbakan, adı üstünde başbakandır; tehdit savurduğunda, bu her şeyi kişiselleştiren bir ahbabın gereksiz öfkesi olarak değil, bir muktedirin zulme meyletmesi olarak algılanır. Kendisi bunu ayırt edebilme kabiliyetine sahip miydi, anlayamadık; çünkü varsa da bu kabiliyeti rakipsiz iktidarın rehaveti içerisinde kaybetti. Sanırım tek kaybettiği bu da değil. Hopa’da polis gazının etkisiyle bir insan kalp krizi geçirdi, öldü. Başbakan, “Biri de kalp krizinden ölmüş. Kimliğini bilmiyorum, üzerinde durma gereği de duymuyorum,” dedi bunun üzerine.

İşte tam da bunun üzerinde durmak gerekir. Çünkü bu tavır, Türkiye’de sağcı siyasetçiliğin yoğunlaştırılmış özüdür. Sağcı siyaset, bütün kitlesellik iddialarına ve hemen her zaman sahiden kitleselleşebilmiş olmasına rağmen, acımasız bir ötekileştirme illetiyle mâlûl, ötekine karşı vicdansızlığıyla meşhurdur. Üstelik bu niteliklerinden ötürü, hep şiddete kapı açar, alttan alta, linç kültürünü de besler. Devletinkinden farklı olarak, kendinden menkul silahlı adamlar zümresinin değil ama, kendi “seçmen” çoğunluğunun doğal üstünlüğüne, “ötekilerin”, ancak bu çoğunluğun tanıdığı oranda hayat hakkının bulunduğuna iman eder.

Buradaki sorun her türlü siyasî meselenin çook üstünde ya da onlardan çok daha derindir; hangisini tercih ederseniz. AKP zoraki demokratlığın “doğal” sınırlarına epeydir dayanmıştı zaten. Şimdi lideri sağcılığın elverebildiği vicdan sınırlarını gösteriyor. Süleyman Demirel ruhunun Tayyip Erdoğan gibi iddialı bir kişilikte yeniden doğarak ebedi hayat şansını yakalaması, evrensel bir tragedya konusu olabilirdi. Ne yazık ki değil. Sadece Türk sağcılığının ucuz romanı.