Kültür-Sanat

Sinamayı kabul görmek için yapmıyorum

Onur Ünlü ve ekibi Adana Altın Koza Film Festivali nden üç ödülle döndü: En İyi Film, En İyi Senaryo ve filmin tüm oyuncularına verilen jüri özel ödülü. Film 18 Ka

26 Eylül 2011 03:00

T24 - Onur Ünlü ve ekibi Adana Altın Koza Film Festivali nden üç ödülle döndü: En İyi Film, En İyi Senaryo ve filmin tüm oyuncularına verilen jüri özel ödülü. Film 18 Kasım da vizyona giriyor.


Radikal gazetesinden Erkan Aktuğ'un haberinde, ilk filmi Polis'ten bu yana seyirciyi alışık olmadığı bir sinemayla baş başa bırakan Onur Ünlü, son numarası 'Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi'yle Adana Altın Koza'da en iyi film ödülünü kazandı. Ünlü "Filmlerimle aramda dürüst bir ilişki vardır. Daha garantici bir sinema alanına doğru çekebilirdim kendimi. Ama o zaman yaptığım şey bana ait olmayacaktı" diyor.

Altın Koza jürisinin ‘Celal Tan...’ı en iyi film seçmesi cesur bir karar mı?


Kesinlikle cesur bir karar. Türk sinemasında üzerinde uzlaşılmış bir kaç film yapma aklı var. Bunların dışında başka türlü bir film yapma aklının da ödüllerilmesi yeni kuşakları cesaretlendirecektir.

Altı yıl önce ‘Polis’le çıktığınızda ufak çaplı bir şok yaşanmıştı sinema çevrelerinde. Herkes ‘Bu ne?’ diyordu. Şimdi Altın Koza kazanan dördüncü filminize gelen süreçte insanlar alıştı mı filmlerinize?

İnsanlar da alıştı, ben de kendi yaptığım şeyi daha iyi yapmayı öğrendim. ‘Polis’i çektiğimde daha kamera görmemiştim. O ara kamera görme fırsatım oldu (Gülüyor). Yapmak istediğim bazı şeylerden de kurtuldum. Ne bileyim, tuhaf karakterler, bazı açılar-ölçekler filan. Bunları daha filmin lehine yumuşatılabileceğini fark ettim. Bu bir ehlileşme değil, öyle düşünülmesin, ehileştiğim falan yok. Yapınca kurtuluyorsun bazı şeylerden.

Sürekli “Absürtlükleri azalt, biraz törpüle” gibi uyarılar gelince ne düşünüyorsunuz?
Kendimi köşeye sıkıştırılmış hissediyorum. Ben bunları absürt olsun diye yapmıyorum. Öyle algılanıyorsa buna yapabileceğim bir şey yok. Bana normal geliyor. ‘Polis’te mesela ailenin piknikte dans etmesi bir durumu anlatıyor, bir manyaklık durumunu. Saçmaydı, evet ama öyle. O aile saçma bir ruh durumunun içine düşmüş. Onları masanın başına oturtup ağlatabilirdim, üzgün üzgün durup birbirine sarılabilirlerdi ya da sonsuza bakıp sigara içebilirlerdi ama onu yapmadım, dans ettirdim. Yine olsa yine yaparım.

Peki kendinizi törpülemek için çaba gösteriyor musunuz?

Elbette göstermiyorum. O zaman kendimi engellemiş olurum.
‘Polis’ zamanı aldığınız tepkiler sizi sinemadan soğutabilirdi ama öyle olmadı.
Dün bunu Tansu’yla (Biçer) da konuştuk. İnanılmaz haraketlere, aşağılamalara maruz kaldım. Ama başkalarının istediği gibi deği kendi düşündüğüm filmleri çektim. Filmlerimle aramda dürüst bir ilişki vardır. Daha garantici bir sinema alanına doğru çekebilirdim kendimi. Ama o zaman yaptığım şey bana ait olmayacaktı. Ben bu işi kabul görmek için yapmıyorum. Daha sonra kabul görür, görmez önemli değil. Önemli olan senin eserle kurduğun dürüst ilişki. Bu dürüstlüğe halel getirmedim. Bu konuda hakkımı yedirtmem açıkçası. Hiçbir zaman hiçbir hesabın içinde de olmadım.

Onur Ünlü’nün sinemayla nasıl bir derdi var?

Sinema sanatıyla derdim yok. Ben bir şey yapmaya çalışıyorum ve şu anda form olarak sinemayı kullanıyorum. Ortada var olan sinemayla ilgili bir derdim olabilir. Bazı şeyleri beğenmiyorum ve beğenmediğim şeyleri niye beğenmediğimi de filmlerimde gösterdiğim kanaatindeyim. Bence benim yaptığım filmler sinema üzerine düşünen şeyler. Sinemanın olanakları üzerine fikir beyan eden filmler bir yanıyla ve bu benim hoşuma gidiyor.

Adana’daki galada bir seyirci filmin fazla doğal olduğunu söyledi. Trafik lambasının kunuştuğu bir filmden bahsediyoruz!

(Gülüyor) Absürt işte! Ne demek istediğini gerçekten anlamadım. Arkadaşlar onun iyi bir şey söylemeye çalıştığını söyledi. Belki derdini anlatamadı. Sağolsun, ona teşekkür ediyorum buradan. Doğalın ne olduğunu bilmiyorum gerçekten! Belki o da birilerini öldürmüştür, onunla yüzleşti, pişman olmuştur. Belki bugün gidip teslim olmuştur (Gülüyor).

‘Celal Tan...’ Shakespeare’in ‘İnsan, insandır’ sözüyle açılıyor. Bazı sahnelerde Shakespeare oyunu izliyormuş gibi hissettim. Shakespeare etkisi olsun istediniz mi filmde?

Çok açıktan istemedim. Ama filmde bir hayalet var. Shakespeare ‘Hamlet’ adlı oyununa bir hayalet yerleştirerek bana da el vermiş oluyor. Bu izni kullanabileceğimi düşündüm. Shakespeare etkisinin hissedilmesi ailenin içine düştüğü durumun trajedisinin fazla kuvvetli olmasından kaynaklanıyor olabilir. Kapalı bir ortamda geçiyor genelde. Karakterler birbirine çok yakın temas ediyor, tatlı kıvılcımlar çıkıyor. Oyuncular da sağolsunlar tatlı bir yerden kavradılar durumu. Hepsi birden çok çok iyiydi, tuhaf bir uyum vardı aralarında. Bu çok hoşuma gitti. Jüri de onları topluca ödüllendirdi.

Siz oyuncu yönetimine inanmıyorsunuz. “İyi oyuncu iyi oynar” diyorsunuz. Oyuncular da coşuyor filmlerinizde. Kötü oyuncuya denk gelseniz ne yaparsınız?

Çekmem. Kötü oyuncudan iyi bir şey çıkmaz. Oyuncu yönetimine şu anlamda inanmıyorum. Vay be ne oynatmış meselesi. Orada oyuncuların hakkı alınıp yönetmene teslim edilir. Sinemada oyuncunun küçümsenmesini hazmedemiyorum bir yönetmen olarak. Senaryoyu yazıp monitörün arkasına geçmiyorum, elbette oyuncularla çalışıyorum, elbette onları uyarıyorum. Ama oyuncunun hakkını her zaman oyuncuya teslim etmemiz gerekir.

Senaryo nasıl düştü aklınıza?

2008’de yazdım senaryoyu. O zaman annem ölüyordu. Biraz onunla da alakası var filmin bir yanıyla sert, bir yanıyla da acılı komiğinin olmasının. Esas olarak bir an geldi gözümün önüne. Bir ailede biri diğerini öldürürken geri kalanlar da onu görse nasıl gelişir olaylar? Herkesin her şeyi bildiği durum, aslında zor bir durum. “Buradan nasıl bir gizem yaratabilirim, yazar olarak bunu nereye kadar kıvırabilirim?” diye kendime meydan okumaya çalıştım.

Ayrıca ölüme yakınlığın, hem ölüme yakın olan kişinin hem de onun etrafındakilerin içine düştüğü tuhaflığın üzerine gitmek istedim. Ölümle temasın bütün aile olarak bu kadar yoğun şekilde yaşanması fikri üzerinden hareket ettim. Aile ahlaki bir sorundur benim için. Aile, kabul edilmiş bir ahlaki kurallar bütünüdür. Kodlanmış bir takım kurallar üzerinden yürütülür ilişkiler. Bu da kabul edelim ki sıkıcıdır. İnsanlar, özellikle ilk gençliklerinde nasıl ailelerinden kaçarlar, aslında sebebi budur bana göre.

Filmde anayasa profesörü ‘kibir’i mi temsil ediyor?

Hem ‘kibir’i hem de aşırı aklı temsil ediyor. Rasyonel olanın en üst seviyesi. Karakterin durumu gereği birçok şeyi meşrulaştırması gerekiyordu. Suç işliyor ve onu meşrulaştırmak zorunda. Bunu ancak akılla yapabilirsin. Kalp kendini kötüler, eleştirebilir ama akıl eleştirmez kendini temize çıkarmaya çalışır.

AHUD’dan (filmdeki Anayasa Hukukçuları Derneği) tepki bekliyor musunuz!
AHUD filme göre 1982’de kurulmuş. Tepki beklemiyorum çünkü bizim tepki göstermemiz gereken bir durum bu. 1982’de kurulmuş bir Anayasa Hukukçuları Derneği’ni sevmemeliyiz.

Filmde kıyısından devlet dediğimiz sisteme göndermeler var. İleride politik bir film de çeker misiniz?


Olabilir, neden olmasın. Bizim yapacağımız politik bir film varolan her şeyi karşısına alacaktır. Net bir şekilde ‘Ne İsa’ya, ne de Musa’ya’ durumuna düşeceğim. Ama bundan çekinmem. Düşündüğüm bir iki bir şey var bununla ilgili. Böyle elime sopayı alıp önüme gelene giriştiğim bir film yapmak isterim.

Peki seyircinin algılarıyla oynamayan klasik anlamda bir film izleyebilecek miyiz Onur Ünlü’den?
Böyle filmleri izlerim, severim de. Ama öyle bir şeyler yapmayı tercih etmiyorum. Mesela çok pis bir film yapmayı düşünüyorum şu sıra. Pis, irite edici, rahatsız edici. Mümkünse film 150 kişi başlasın, bitince altı kişi kalsın salonda. Siyah beyaz olacak.

Sırada ne var?

Seneye ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ diye bir film çekmeyi düşünüyorum. Bütün karakterlerin süper özelliklerinin olduğu bir film. Bir kasabada geçen sıkıcı bir film.
Leyla ile Mecnun’da da ısrarcı olduk

İzleyicinin Onur Ünlü sinemasını daha rahat kabullenmesinde hayli pöpüler olan ‘Leyla ile Mecnun’ dizisinin etkisi var mı?

Olabilir. Ama daha bilmiyoruz neyi, ne kadar kabul ettiğini. Filmlerimizi sevenler çok seviyor, sevmeyenler hiç sevmiyor. Bu çok hoşuma gidiyor. Bir gün böyle olmazsa şüpheye düşerim. Seyirci daha çok güvenmeye başladı. ‘Leyla ile Mecnun’un buna katkısı vardır. O da üzerinde ısrar edilen bir iş. İkinci, üçüncü bölümden sonra “Yahu çok saçma olmuş, değiştirelim” diyebilirdik ama üzerine gittik. O iş tutacaksaydı o şekilde tutacaktı. Kendi yaptığında inat etmek birinci kural benim için.

‘Deliyürek’ten Ah Muhsin Ünlü’ye

Onur Ünlü, Anadolu Üniversitesi’nde reklamcılık okudu. 1990’ların popüler dizisi ‘Deliyürek’in senaryo ekibinde yer aldı, ayrıca dizide sokaklarda yaşayan bir ayyaşı canlandırdı. ‘Ah Muhsin Ünlü’ mahlasıyla yazdığı şiirlerle kendi çapında bir hayran kitlesi oluşturdu. Ünlü, 2006’da ilk filmi ‘Polis’i çekti. Absürt unsurlarıyla sevenin çok sevdiği, sevmeyeninse nefret ettiği ‘Polis’, Haluk Bilginer’e Ankara Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülü kazandırdı. Pek ilgi görmeyen ‘Güneşin Oğlu’nun ardından ‘Beş Şehir’le Altın Portakal ve Altın Koza festivallerinde birçok ödül kazandı. İnternetteki Afili Filintalar oluşumundan geçen yıl kendi isteğiyle ayrılan Onur Ünlü’nün yönettiği, TRT’de ekrana gelen ‘Leyla ile Mecnun’ ise son yılların fenomen dizilerinden biri.



 

ETİKETLER

haber