Gündem

Nilüfer Göle: AKP 'beni sevmeyen ölsün' diyor

Sosyolog Nilüfer Göle 20 yıl önce yayımladığı kitabı Modern Mahrem’den bu yana, ülkedeki dönüşüme ilişkin çarpıcı ve yerinde tespitleriyle biliniyor.

04 Haziran 2011 03:00

T24- Sosyolog Nilüfer Göle, “Türkiye’de önemli bir dönüşüm yarattı” dediği AKP’nin seçim beklentisini "yüzde yüz olmak istiyor. ‘Beni sevmeyen ölsün’ diyor" sözleriyle yorumladı.

Göle'yle röportaj yapan Tuğba Tekerek'in Taraf'ta yayımlanan (4 Haziran) haberi şöyle:





Sosyolog Nilüfer Göle 20 yıl önce yayımladığı kitabı Modern Mahrem’den bu yana, ülkedeki dönüşüme ilişkin çarpıcı ve yerinde tespitleriyle biliniyor. Son olarak Şubat ayında yayımlanan, Ayşe Çavdar’la yaptığı nehir söyleşi kitabı Mahremin Göçü’nde hayatını anlatırken arkaplanda Türkiye’deki dönüşüm ve bugün gelinen noktaya dair değerlendirmelerini de aktarmıştı. Prof. Göle’yle yaşadığı Fransa’da kısa süreliğine geldiği Türkiye’de hem seçim öncesinde ülkedeki siyasi duruma dair düşüncelerini sorduk, hem de burkadan Ortadoğu’daki ayaklanmalara, İslam’ın farklı tezahürleri üzerine yorumlarını anlatmasını istedik.

Fransa’da artık burkayla sokağa çıkmak yasak. Nasıl bir kamusal alan yaratılmak isteniyor Fransa’da, bu alanın sınırları neye göre belirleniyor?

Bugün Fransa’da kamusal alan, cinsiyet üzerinden çok önemli bir tartışma alanı oldu. Taciz nedir, mahremiyet nedir, cinsel saldırı nedir? Kamusal alanın sınırları bu sorular üzerinden tartışılıyor. Buna bir sosyal bilimci ‘cinsiyet demokrasisi’ diyor. Mahremiyet nedir, mahremiyeti nasıl kabul edebiliriz, çok önemli bir demokrasi meselesi haline geldi.

Nedir mahremiyetle demokrasi arasındaki ilişki?

Mahrem olduğunu düşündüğümüz konuların kamusal alana çıkması, demokrasinin bir motoru olarak görülüyordu yakın zamana kadar. Örneğin, bir kadının cinsel tacize uğradığında bunun ev içinde kalmaması, bunu şikayet edebilmesi, kamusal alana taşıması, demokrasinin çok önemli bir motoruydu. Çünkü ‘kol kırılır yen içinde kalır’ zihniyetinden çıkmak gerekiyordu modern olmak için. Kürtaj örneğin... 70’li yıllardan itibaren feminist hareketle birlikte, kürtaj hakkının kamusal alanda tartışılması demokrasinin en önemli öğelerinden birisi olarak algılandı. Sürekli bir kamu merceğiyle mahremin sınırını çizmeye başladık. Ama bugün artık neleri kamusal alana taşıyabileceğimiz meselesi, nerede sınırları çizeceğimiz, demokraside bir tartışma konusu oldu.

İslam ne getirdi bu kamusal alana?

İslam bugün yeniden hem kamusal alana çıkıyor hem de aslında bir anlamda, mahrem, dokunulmaz olanı hatırlatmak istiyor. Uç bir örnek olarak burkadan bahsedebiliriz burada. Burka dine adanmışlığın, bir azınlık grubu tarafından, aşırı ve aykırı bir yorumu. Safiyet arayışını en uç noktasına kadar taşıyarak gündelik hayatla kavgaya girişiyor. Ayrıca ben bu burka olayında aynı zamanda aşk ve cinsellik arasında yeni bir arayış görüyorum. Kadınlar ve erkekler hem ilişkilerini sadakat üzerine kurmak istiyor hem de arzu nesnelerinden vazgeçmiyorlar; ‘Her an başka birini de arzulayabilirim’ dürtüsü özgürlük anlayışıyla eşitlenir oldu. Aşktan, sadakatten, aile kurmaktan öte arzu önem kazınıyor. Arzu toplumunun getirdiği bu güvensizliklere karşı kadın burka giyerek, kendini bir şekilde kocasına adıyor. Kendisini arzu nesnesi olmaktan çıkartıyor, ulaşılmaz kılıyor. Sadakat kavramı Allah nezdinde perçinleşmiş oluyor, nefis frenleniyor. Böyle yaparak, kadın, kocanın da kendisini sahiplenmesini de sağlıyor. Onun için, ben burkanın yeni bir sadakat ve aşk grameri getirdiğini düşünüyorum. Arzuya karşı sadakati ve güvenceyi ön plana çıkardığını düşünüyorum.

Fransa’da burkalı kadın eve hapsedilirken, Ortadoğu’da Müslümanlar, rejimleri devirmek için sokağa çıkıyor. Bu ayaklanmalar, Avrupa’da nasıl algılanıyor?

Bence artık “statik, durağan, kalıp halinde, yekpare Ortadoğu” imajı bitti. Artık bütün söylemin değişmesi gerekiyor. Eskiden, değişmeyen ‘rejim’ler söz konusuydu, bugün ise söylem “Arap Baharı”, “Arap devrimleri”. Arap ülkeleri de Ortadoğu ülkeleri de sıcak tarihe geçti. Sıcak tarihe geçmek demek hem tarihin hızlanması demek, hem de belirsizlik demek. Ortadoğu toplumlarında, demokrasinin en önemli ilkelerinden birisi, siyaset bilimci, felsefeci Claude Lefort’un altını çizdiği ‘belirsizlik’ ilkesi kabul edildi. Demokrasi esasında tarihi belirlenmiş olmaktan, durağanlıktan çıkarıyor. Öte yandan, kaosun şiddetin engellenmesi gerekiyor. Bu anlamda benim için en etkileyici imajlardan birisi, Tahrir meydanındaki Mısırlıların eylemlerden sonra, günlerce işgal ettikleri meydanı temizlemeleriydi. Bu hareketin sivilliğine, barışçıllığına bir işaretti. Burada başka önemli bir nokta; bence yakın tarihte ilk defa bir demokratikleşme hareketi batı Avrupa demokrasilerinin hanesine yazılmadı. İspanya, Fransa gençliği Tahrir meydanını örnek alıyor. Demokrasi muhayyilesi artık sadece Avrupa’dan değil, Arap kentlerinin meydanlarında belirleniyor. Bizim için son döneme kadar Avrupa’nın kaldıraç rolü, demokratik muhayyilemiz, hukuki reformlarımız için çok önemliydi. Giderek Ortadoğu’dan esen rüzgar bizi de etkisi altına alıyor, öte yandan Türkiye de Arap ülkelerinin demokrasi tartışmalarının gündemine giriyor.

Nasıl giriyor?

Türkiye deneyimi bir referans teşkil ediyor. Bu referans da çok yönlü bir referans... Tunus kökenli bir aydın örneğin Türkiye’nin seküler deneyimine işaret ederken, Mısır kökenli başka bir aydın, İslami referansla, sekülerlik arasındaki yeni kompozisyonlara dikkat çekiyor. Bir yandan İslami kökenli hareketlerin liderleri öte yandan kadın hareketlerinin sözcüleri nezdinde Türkiye tartışmanın bir parçası haline geliyor. Kısacası İran İslam Cumhuriyeti değil, Türkiye deneyimi gündemde. Neden? Çünkü otoriter laiklik ile antidemokratik İslam arasındaki kısır döngüyü kırmak istiyorlar. Bu anlamda Türkiye önemli bir sembolik referans kaynağı oldu...

Türkiye için eskiden Avrupa kaldıracı çok önemliydi diyorsunuz, şimdi kaldıraç Ortadoğu’dan mı gelecek?

Evet, bence Arap baharı Türkiye’nin de demokrasi çıtasını yükselmesi için bir vesile olacak. Eskiden Avrupa’dan geliyordu Türkiye’yi zorlayan, onu ev ödevini yapmak zorunda bırakan dalga, şimdi Ortadoğu ülkelerinden gelecek. Eğer, birileri sizi örnek gösterirse, siz de o örneğe layık olmak zorunda hissedersiniz, oynamak zorunda olduğunuz rolü sahiplenirsiniz. Yoksa bu yeni filizlenmelerin kalıcı değeri olmaz.

Model olmak için Türkiye’nin önündeki engeller neler?

Türkiye’nin kendi içindeki şiddeti halletmesi gerekiyor. Siz bir medeniyet yaratmaya çalışıyorsanız, demokrasi bir araç. Sonuç olarak kendi aramızda ortak etik ve estetik değerler yaratmaya çalışıyoruz. Bunu yaratabiliyorsanız şiddeti de dışarıda tutmanız gerekiyor. Ama bugün Türkiye’de erkekler sokakta kadına şiddet uyguluyor. İnsanlar meselelerini şiddet yoluyla halletmeye başlıyor. Kürt konusunda de hallolmamış, hep açılan ama bir türlü tamamlanamayan bir süreç var. Türkiye, kendi içinde en önemli barış sorunlarını halledemedi.

Mahremin Göçü kitabında AKP’nin miadını doldurduğunu söylüyorsunuz. Neden doldurdu AKP miadını?

‘Miadını doldurma’ derken siyasi değil, sosyolojik bir analiz yapıyorum. AKP çok önemli bir dönüşüm gerçekleştirdi ülkede; hem kendini, hem Türkiye’yi dönüştürdü. Ama bugün Türkiye çok heterojen bir toplum ve AKP’nin, kendi seçmenleri arasında yarattığı heterojenliği dahi temsil etmediğini düşünüyorum. “AKP kendi yarattığı dinamiklerin gerisinde mi kalıyor” sorusunu sormuştum. Benim MÜSİAD araştırması yapan doktora öğrencilerim var; şu görülüyor; AKP içinde yeni bir gençlik geliyor Anadolu’dan. Bu sosyal grupların, profillerin, yaşam ve inanç dünyalarının AKP’de yansıdığına emin değilim. AKP, kendi yarattığı dinamikleri içine almakta zorlanıyor, siyasi yapısı sosyolojik dinamiklerinin önünü kapatıyor. İkincisi Türkiye resmi heterojen, farklılıkları barındırıyor ve artık bunları dillendiriyor. Bu resme kıyasla AKP yekpare bir parti görünümünde. AKP’nin yeterince farklı eğilimleri kucaklayamadığını düşünüyorum. Ben miadını doldurdu derken siyasi alanda güçlenmelerinin, partiyi toplumsal ve sosyolojik dinamiklerden uzaklaştırdığını ima ettim. Zaten kendileri de hissetmişler ki, yeni projelerle bir ivme kazanmak istediler. Ancak Kanal İstanbul gibi projelerle şimdi de daha fazla toplum mühendisliğine döndüler.

AKP yüzde 10 barajını düşürmeyerek Meclis’teki çeşitliliği de engelliyor...

AKP yüzde yüz olmak istiyor, sıfır hata, çoğunluk demokrasisi, ‘beni sevmeyen ölsün’ diyor. Herkes seni sevecek diye bir şey yok. Demokrasilerde sevilmemeyi, farklı değerlendirmeleri haksız da olsa kabul etmeyi bilmek lazım. Bugün Türkiye, çoğunluk demokrasisi eğilimden yara alıyor, azınlık haklarını güvence altına almak gerekiyor... Çoğunluk istikrarından vazgeçmek ille de azınlıklar nedeniyle parçalanmak anlamına gelmiyor...

AKP yöneticilerinin başörtülü kadınları Meclis’in dışında bırakmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Orada en önemlisi benim için başörtülü kadınların bu olaya nasıl bir ivme, açı kazandıracakları. Aday olmamalarına onların vereceği cevap daha önemli diye düşünüyorum. Öte yandan burada ikili bir kilit var. Aday gösterildikleri taktirde, “Bak, adım adım geliyorlar” denecek diye aday gösterilmemeleri de meşru oluyor. Onun için suskunluk oluyor, onun için kadınların mücadelesi de yeterince açık olamıyor. Diyorlar ki “Yaparsak töhmet altında kalacağız”, “gizli gündem” diyecekler. Bu şüpheci siyaset bir türlü noktalanmıyor. Bitse de herkes eteğindeki taşları dökse, biz de görsek AKP ne kadar daha kadınları ya da farklılıkları kendi içine alabilecek...