Gündem

'Cinsel saldırı' davası: İstinaf, Dr. Murat Paker'in cezasını yarıya düşürdü

16 Eylül 2020 16:03

İstinaf Mahkemesi, “cinsel saldırı” iddiasıyla yapılan yargılamada İstanbul 56. Asliye Ceza Mahkemesi'nde 4 yıl 2 ay hapis cezası verilen klinik psikolog Dr. Murat Paker’in cezasını, "sarkıntılık" eylemine hükmederek 4 yıl 2 aydan önce 2 yıla, sonra "takdir hakkı"nı kullanarak uyguladığı indirimle 1 yıl 8 aya düşürdü.

İstinaf mahkemesi, 4 yıl 2 ay ceza alan klinik psikolog ve akademisyen Dr. Murat Paker'e yönelik davada kararını verdi.

Paker, danışanına yönelik cinsel saldırı iddiasıyla yargılandığı davanın 17 Ocak 2019’daki İstanbul 56. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen karar duruşmasında TCK 102/1-1 hükmü uyarınca 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırılmıştı.

Tarafların itirazı üzerine davayı ele alan İstinaf Mahkemesi, daha önce 4 yıl 2 ay ceza alan Paker’in “cinsel saldırı” suçunu “sarkıntılık suretiyle" işlediğine hükmederek cezayı iki yıla indirdi. Daha sonra takdir yetkisini kullanan mahkeme Paker’in cezasını, 1 yıl 8 aya indirerek erteledi.

Paker’e “cinsel saldırı”dan dolayı sadece uyarma cezası veren İstanbul Tabip Odası, davacının avukatlarınca mahkemeye verilmişti. Bu kararın da Tabip Odası’na karşı açılan davaya sunulacağı öğrenildi.

Ne olmuştu?

Klinik psikolog ve terapist Yard. Doç. Murat Paker'e, "cinsel saldırı" suçlamasıyla 4 yıl 2 ay hapis cezası verildi. Davacı tarafın avukatları “tanık olmasa dahi cinsel saldırının delillerle kanıtlanabileceğinin ortaya çıkması açısından kararın önemli olduğunu" savunurken Paker’in avukatı “aksi ispat edilemeyecek derecede kesin bir delil bulunmamasına rağmen haksız ve hukuka aykırı olarak ceza verildiğini" açıklayarak karara itiraz edeceklerini bildirmişti.

Paker hakkında, 8 yıl önce terapiye başladığı bir danışanının "cinsel saldırı" iddiasıyla İstanbul 56. Asliye Ceza Mahkemesi'nde açtığı davada karar duruşması 17 Ocak 2018'de yapıldı.  Paker’in avukatlarının talebiyle izleyiciye kapalı yapılan duruşmada "cinsel saldırı suçu işlendiğinin sabit olduğuna" karar veren mahkeme, Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 102/1-1 hükmü uyarınca 5 yıl hapisle cezalandırılmasına hükmetti.

Mahkeme daha sonra, "sanığın duruşmadaki tutum ve davranışları, mahkemeye karşı saygılı tutumunu" dikkate alarak TCK 62/1 uyarınca altıda bir oranında indirim yaparak Paker'in 4 yıl 2 ay hapisle cezalandırılmasına karar verdi. 

Kararda, verilen cezanın 2 yıldan fazla olması nedeniyle "hapis cezasının seçenek yaptırımlara çevrilmesi" ve "cezanın ertelenmesi" hükümlerinin sanık hakkında uygulanmayacağı da belirtilmişti.

'Tanık olmasa dahi delillerle kanıtlanabileceği ortaya çıktı'

Davalı tarafın avukatları Esra Baş Erbaş ve Perihan Meşeli duruşmanın ardından yaptığı açıklamada “davanın iki kişi arasında yaşandığı için zor olduğunu” belirterek şunları söyledi:

Amacımız bu tür olayların gizli kalmaması, kimsenin kendi unvanlarından dolayı yaptıklarının yanına kâr kalacağını zannetmemesiydi. Psikoterapistlerle danışanlar arasında ‘güvenli alan’ dediğimiz odada bir suç işlendiğinde bunun gizli kalmayacağı, tanık olmasa dahi bunun diğer delillerle kanıtlanabileceği ortaya çıktı.

Yaşananların, Paker’in unvanından dolayı "nitelikli cinsel saldırı" olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunan Erbaş, kararı istinaf mahkemesine taşıyacaklarını belirtti.

Paker'in avukatı: Kesin bir delil yok, karar hukuka aykırı

Murat Paker’in avukatı Tunç Demircan’ın T24’e şu açıklamayı göndermişti:

"Müvekkilimiz Murat Paker hakkında yapılan yargılamada somut, her türlü şüpheden ari, hüküm vermeye elverişli ve aksi ispat edilemeyecek derecede kesin bir delil bulunmamasına rağmen verilen karar haksız ve hukuka aykırıdır. Bundan sonraki süreçte tüm yasal yollara başvurarak, ceza hukukunun evrensel ilkeleri ile taban tabana zıt olan bu kararın kaldırılmasını talep edeceğiz."

Dr. Murat Paker: Sevimsiz, ama gerekli bir açıklama

Dr. Murat Paker de, “Sevimsiz, ama gerekli bir açıklama” başlığıyla çevresiyle paylaştığı açıklamada şu görüşleri dile getirmişti:

“Maalesef hiç istemeden ve sevimsiz bir açıklama yapmak zorundayım. Bunu her zaman benim yanımda olanlara borçlu olduğum için yapıyorum. Yıllardır benimle çalışan danışanlarıma, yetiştirdiğim yüzlerce öğrenciye, aileme, sevdiklerime borçluyum.  Onlara onları aldatmadığımı anlatma borcum var. Bu konuda bir daha çok gerekmedikçe konuşmayacağım. Söylediğim her şeyin cımbızlanıp, parçalara ayrılacağını biliyorum.  Ama borçluyum.

Benim için gerçekten çok zor günler. Hayatım boyunca yaşadığım en zor şeylerden birinin içinden geçiyorum. Pek çok karmaşık duyguyu aynı anda yaşıyorum: bir terapist olarak başarısızlık; sevdiklerime karşı mahcubiyet; büyük bir adaletsizlikle karşı karşıya olduğunu düşünen biri olarak öfke. Ben hayatım boyunca ağırlıkla travma mağdurları ile çalıştım. Şiddete, haksızlığa ve adaletsizliğe uğrayanların acılarını hafifletmek istedim. Şimdi bir şiddet/taciz hikâyesinin faili olarak görülmek benim için nasıl büyük bir yük; kelimelerle tarif etmem imkânsız. Bütün kanımı içimden çeken, üzerine konuşmaya bile çekindiğim bir süreç bu.

Kendimi nasıl savunmalıyım ya da savunmalı mıyım, bilmiyorum. Kendimi savunmaya dair her girişimimin başıma gelenleri daha da kötüleştirebileceğini biliyorum. Bir kez böyle bir olay ile karşılaştıktan sonra ne yaparsam yapayım tamamen temize çıkmam kolay değil. Bütün hukuki haklarımı kullansam ve bu karar bozulsa bile kimileri tarafından “erkekler bundan zaten her zaman sıyrılır” deneceğini biliyorum.

Terapi dünyanın en meşakkatli işlerinden biri. Pek çoğu çok yaralı olan danışanlarınız ile çok güçlü bir bağ kuruyorsunuz. Onların bütün hayal kırıklıklarını, öfkelerini üzerinizde taşıyorsunuz. Yaptığınız en küçük bir hata, yüzünüzden geçen en ufak bir duygu her şeyi değiştirebiliyor. Çok yoğun duyguları harekete geçirebiliyor. Birikmiş öfkeleri, hayal kırıklıklarını size yöneltebiliyor. Ben danışanlarımla her zaman bu dengeyi kurmaya çalıştım. Onların öfkelerini, arzularını ve hayal kırıklıklarını elimden geldiğince taşımaya ve onlarla birlikte anlamaya çalıştım. Ama yapamadığım bazı durumlar da oluyormuş. Ne olduğunu ayrıntılarıyla anlatmayacağım. Terapi dava konusu olsa bile benim için kutsaldır. Benim için kutsal olan bu mesleği bana yönelen bakışın malzemesi yapmayacağım.

Söz konusu olan beş yıl boyunca her hafta gördüğüm bir danışanım. Kendisine sadece tek başına yardım edemediğimi/edemeyeceğimi düşündüğüm için bir psikiyatriste ve bir çift terapistine de yönlendirdiğim bir danışanım. Ama şu kadarını söyleyeyim; o gün olan şeyde benim açımdan sorunlu olan tek şey danışanıma tam olarak yardım edememiş olma durumudur. Bir terapist olarak bunun için çok üzgünüm.

İddia edilen şeylerin hiçbirini yapmadım, yapamam. Bunların kadınlarda ne tür yaralar açtığını bilen, çok uzun yıllardır şiddete, tacize, tecavüze uğramış kadınlarla çalışan biri olarak yapamam.

Aynı şikâyeti iki yıl kapsamlı bir şekilde inceleyen İstanbul Tabip Odası Onur Kurulu, cinsel taciz / saldırı iddiasını destekleyecek bir bulgu olmadığına, ama terapistin süreci daha iyi yönetmesi gerektiğine hükmederek “uyarı” cezası verilmesini uygun bulmuş, her iki taraf da bu karara itiraz ettiği için süreç üst kurula taşınmıştı.

Mahkemede ise işlemediğim bir suçla yargılandım, ceza aldım. Pek çok ülkede terapistlerin karşılaşabilecekleri suçlamaların diğer meslek gruplarından farklı ve sık olması nedeniyle bu suçlamalar karşısında özel yargılama mekanizmaları, bu konuda uzman mahkemeler var. Ben terapi ilişkisinin ne olduğunu bilmesi mümkün olmayan bir mahkeme tarafından cezalandırıldım. Ama bu yargılamadan birkaç gün önce mahkûm edilmiştim zaten. Başıma gelen şeyin belki de en kötüsü buydu. Tamamen taraflı, hiçbir biçimde görüşüme başvurulmamış bir yazı ile başladı her şey. Yazı isimsiz bir terapistten bahsediyordu, ama fail belliydi.

Davaya tanık olanların arkadaşlarım olduğunu söylüyordu bu yazı. Danışanımı birlikte izlediğimiz psikiyatrist, olan biteni danıştığım terapist, olay olduğu sırada yan odada olan terapist benim meslektaşlarımdı ve konuya dair bilgilerini dava sürecinde paylaştılar. Başka kimlerle konuşabilirdim ki bu konuyu?

Danışanımın özel bilgilerini üçüncü kişilerle paylaştığım söyleniyordu.  Üçüncü kişiler denense, beni yargılayan mahkeme ve Tabip Odası Onur Kuruluydu. Söz konusu olan davayla doğrudan ilgili bilgiler ve kendimi savunma hakkımdı. Üstelik eski danışanımın rapor almasına neden olan bulgular (ve fazlası) zaten yıllardır benimle terapiye devam etmesinin nedeni olan bulgulardı.

Danışanım seanslarına gelmeyince gönderdiğim özür de içeren mesajıma atıf yapıyordu bu yazı. Oysa tüm dosyaya bakılsa söz konusu mesajın zedelenmiş terapi ilişkisini onarım amaçlı bir mesaj olarak görülmesi gerektiğini ayrıntılı olarak sergileyen iki bilirkişi raporu olduğu kolaylıkla görülebilirdi. Dosyada şikayetçi tarafın iddialarını temelsiz bulan birçok uzman raporu vardı, ama bu raporları yok sayıyordu söz konusu yazı.

30 yıllık meslek hayatı sicilinde tek bir leke olmayan ve hayatı boyunca ağırlıkla travma mağdurlarının yaralarını sarmak için uğraşmış olan ben, beş yıldır bu tür bir sorun yaşamadan izlediğim bir terapi danışanıma, hem de psikolojik olarak çok kötü bir durumdayken cinsel olarak yakınlaşmakla suçlanıyordum! Ben suçlu olmadığımı biliyordum, ama böyle bir suçlamanın bana yakıştırılabilmiş olmasını dahi sürecin en başından beri haksızca omuzlamak zorunda kaldığım bir yük olarak taşıyordum.

Ertesi gün bu yük daha da ağırlaştı. Kendimi dizginlerinden boşanmış, suçlu olduğuma duyduğu an karar vermiş, tüm öfkesini bana yöneltmeye hazır kolektif bir bakışın nesnesi halinde buluverdim. Geçmişte ve o an yaptığım her şey, bu konuyla uzaktan yakından ilgisi olmasa bile, konuşulmaya başlandı. Beni sevmeyenler, ukala bulanlar, zaten gıcık olanlar, mesleğimi yapma biçimime, çalıştığım kuruma, çalıştığım konulara sinir olanlar, yeterince haz etmeyenler…  Gördünüz mü, biz size demiştik, noktasına geliverdiler birden. Sonra bu koroya Yeni Akit katıldı. Katılmasa olmazdı. Bir de “tacizci çıkmıştım.” Mahkemelerin hiçbir zaman zaten sessiz kalmadığı benim gibilerin yargısının ne olduğunu muştulayan Yeni Akit gazetesi de davadan bir gün önce suçlu olduğuma karar verdi. Dava gününde zaten benim gibilere ceza vermek konusunda hiçbir baskı hissetmeyecek bir mahkemede, “mahkemeye baskı uygulayalım da ceza alsın”, diyen birçok insan vardı.

Büyük bir acıyla ve yaşadığımı hiç kimsenin yaşamamasını arzu ederek soruyorum: Eğer her şikâyet konusunu işlendiği kanıtlanmış kesin bir suç olarak kabul edersek nasıl ve neye güvenerek yaşamaya devam ederiz bu dünyada? Bir tarafın daha baştan rezil ve lime lime edildiği bir durumda hangi adaletin tecelli etmesini umabiliriz ki? Bütün bunların benim bütün hayatım boyunca savunduğum çok temel değerlerle (masumiyet karinesi, hiçbir dava uğruna tek bir haksızlığa bile müsaade etmemek gibi) çeliştiğini çok iyi biliyorum. Bu çelişki karşısında dehşete kapılmadan edemiyorum. 

Çok üzgünüm. Mahkemelerin iyi çalışmadığı, kurumların cinsiyetçiliğini koruduğu bir durumda “kadının beyanı esastır” demenin kadın “taciz” dediği anda diğer tarafın suçsuzluğunu ispat edene kadar suçlu sayılması anlamına geldiğini biliyorum. Böyle bir ihlalle karşı karşıya kalan kadınların bu ihlali ispatlamakla yükümlü tutulmalarının imkânsız olduğunu da biliyorum.  Biliyorum çünkü bunun zorluğunu yaşayan kadınlarla çalışıyorum. Ama bir kere bu suçlama ile karşı karşıya kaldığınızda bin yıllardır kadınları taciz eden milyonlarca erkekle aynı sepete atıldığınızı ve ceza alsanız da almasanız da tacize uğrayan kadınlar için bütün o erkeklerin suçlarının cezasının size yıkılmış olduğunu da biliyorum. “Kadınlar erkeklerin suçunu ispat etsinler” mantığı ne kadar imkânsızsa, “erkekler suçsuzluklarını ispat etsinler o zaman” mantığının da bir o kadar imkânsız olduğunu biliyorum. Büyük bir acının içinden geçerek biliyorum.

Söz konusu o seansta, yaşadığım sürece hiçbir ayrıntısını unutmayacağım o 45 dakikalık seanstaki hakikati sadece iki kişi biliyor. Konuyla ilgilenen, tavır, söz ve pozisyon alan herkes bunu, sadece iki kişinin bildiği bir hakikate ilişkin kendince, kendi inançlarına ve değerlerine göre bir kanaat oluşturarak yapıyor. Ben bundan ziyade, bu olayın ele alınma biçimini, izlenen usulleri, davanın seyrini konuşmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Daha baştan hiç olmadığı varsayılan haysiyetimi korumaya çalışıyorum. Bundan sonra da var gücümle bunu yapmaya çalışacağım.

Önemli olan tek şeyin insan hayatı ve haysiyeti olduğuna inanıyorum. Bunun herkes için, her iki taraf için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Mahkemeler, kurullar ne karar verirse versin, insani ve mesleki olarak yanlış bir şey yapmadığımı biliyorum. Bunu, gerekli yer ve zamanlarda, metanetle anlatmaya devam edeceğim.

Başından beri bu süreçte yanımda olanlara, durumu şok içinde son günlerde öğrenip de arayan soran desteğini esirgemeyen herkese şükranlarımı sunuyorum. Onlarsız bu yol yürünemezdi.”