Kültür-Sanat

Gizlice değişen bir şey var senin içinde

Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yasemin Çongar, Ex Libris/Dünya bunları okuyor adlı köşesinde "Gizlice değişen bir şey var senin içinde" başlığıyla yayım

04 Haziran 2011 03:00

T24 - Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yasemin Çongar, Ex Libris/Dünya bunları okuyor adlı köşesinde "Gizlice değişen bir şey var senin içinde" başlığıyla yayımlanan (4 Haziran 2011) yazısı şöyle:


Gizlice değişen bir şey var senin içinde


Pıtırcık günlerim bunlar benim; Blaise Cendrars’ın o mısraındaki gibi “Salak ve mutlu olmasını da bilmek gerek” günlerim. Belki güneş, guguk kuşlarının şarkısıyla doğduğu için bu mevsim, belki sahildeki akşam yürüyüşleri iğde koktuğundan, belki de her fırsatta mütefekkir bir martı gibi gayesiz bakabildiğimden denize, kendime rağmen huzurluyum.

İçine hapsolduğumuz sınırları silen bir sise benziyor huzur. Yayılmacı bir his… Yayıldıkça, “salak ve mutlu” olabildiğimiz anlar birbirine eklendikçe yani, keskinliklerimizin, kırıklıklarımızın, yoksunluklarımızın ehemmiyeti azalmıyor sadece; asıl kendimiz önemsizleşiyoruz. Küçüklüğümüzü fark ediyoruz. Ne kadar büyük bir şeyin parçası olduğumuzu anlıyoruz ya da. Kendimizden sakınmadığımız her tebessüm, hayatın ihtimallerini de teklifsiz bir gamze gibi beraberinde getiriyor.

Bir hayat biçimi olarak edebiyat eleştirisi

Edebiyat bir ihtimaller hazinesidir. Okurken ne kadar küçülsem de, bana bunu hatırlatan kitapları seviyorum. The Anatomy of Influence: Literature as a Way of Life (Etkilenmenin Anatomisi: Bir Hayat Biçimi Olarak Edebiyat) tam da böyle bir kitap.

1930 New York doğumlu, anadili Yidce ile dininin dili İbraniceyi İngilizceden önce öğrenerek büyüyen Amerikalı edebiyat eleştirmeni Harold Bloom, kırk yıldır, bütün dünyaya olmasa bile en azından Batı âlemine hükmetme iddiasıyla sürdürdüğü ve bu iddiasına uygun olarak hem bir çekim hem de bir çatışma merkezine dönüşen edebiyat incelemelerinde çemberi tamamlamış oluyor bu yeni kitabıyla. Bloom, bu çemberi çizmeye 1973’te The Anxiety of Influence: A Theory Of Poetry (Etkilenme Endişesi: Bir Şiir Teorisi, Ferit Burak Aydar’ın tercümesi ve Emine Ayhan’ın şiir tercümeleri, Metis) ile başlamıştı ve yıllar içinde— ne yazık ki Türkçeye çevrilmeyen —A Map of Misreading (Yanlış Okuma Rehberi),The Western Canon (Batı Kanonu), Shakespeare: The Invention of the Human (Shakespeare: İnsanın İcadı),How to Read and Why (Nasıl ve Niçin Okumalı?), Hamlet: Poem Unlimited (Hamlet: Sınırsız Şiir) dahil, yirmiden fazla kitabıyla hep aynı yöne doğru ilerleyip, aynı açıyı genişleterek, her yeni makaleyle kapsadığı alanı biraz daha büyüttükten sonra, şimdi bu kitapla başladığı noktaya dönmüş oldu. The Anatomy of Influence, otuz sekiz yıl önceki The Anxiety of Influence’u her an aklında tutuyor kuşkusuz, ama görmüş geçirmiş bir nazire ya da bir tür “sonsöz” niteliğinden ziyade, Bloom’un elli beş yıldır aksatmadığı edebiyat hocalığını ve bence daha da önemlisi seksen bir yıllık ömrünü taçlandıran bir etkisi var.

Merkezinde “edebiyat” olan bir ömür bu. Bloom bunca yıldır edebiyat eleştirisini, teoriden uzak ve şiire yakın bir yazı türü olarak, başlı başına bir edebiyat biçimi olarak algılayıp uygulamakla kalmıyor zira; yeni kitabını okurken bir kez daha anlıyorsunuz ki, Bloom böyle yaşıyor! “Benim yapmaya çalıştığım haliyle edebiyat eleştirisi, öncelikle edebîdir, yani kişiseldir ve tutkuludur. Felsefe, politika ya da kurumsallaşmış bir din değildir” diyor kitabın başlarında. Sözü, Charles Augustin Sainte-Beuve ve Paul Valéry gibi, kendi gözündeki gelmiş geçmiş en mahir eleştirmenlere getiriyor sonra ve diyor ki, “Edebiyat eleştirisi, en güçlü halindeyken, bir tür akıl edebiyatı, dolayısıyla hayat üzerine bir meditasyondur. Ama hayatla edebiyat arasında bir ayrım yapmak da yanıltıcı olabilir. Edebiyat benim için sadece hayatın en iyi parçası değil zira, bizatihi bir hayat biçimi ve zaten başka bir biçimi yok hayatın.”

Kısaca, Anxiety (Endişe-1973) ve Anatomy (Anatomi-2011) diye vaftiz edebileceğimiz iki kitap, birarada düşünüldüğünde, işte bu hayat biçimini kutsuyorlar. Her iki kitapta da kendi kuvvetli ve ekseriya keskin tezleriyle karşımıza çıkan Bloom’un, her şeye rağmen, kutsiyetin katılığından uzak durabilmesini ise, yine edebiyatın sonsuz ihtimallerine bağlıyorum ben. Zira Anxiety’den otuz sekiz yıl sonra Anatomy’de de, edebiyatta etkilenmenin analizini yapan Bloom, temel yaklaşımını yine, “yaratıcı yanlış okuma” üzerine kuruyor.

“Peki ama niye ‘yanlış okuma’?... Kuvvetli yanlış okumalar olabileceği gibi, zayıf yanlış okumalar da vardır. Ama eğer bir edebî eser yeterince üstünse, doğru okumalar mümkün değildir. Doğru bir okuma, kendi kendini anlattığını söyleyerek, metni tekrar edecektir sadece. Kendi kendini anlatmaz oysa. Bir edebî yapı ne kadar güçlüyse, mecazlı bir dile o kadar itimat eder… Hayalgücünü kullanan edebiyat mecazlıdır, metaforludur. Ve bir şiir ya da bir roman konusunda konuşup yazarken, biz de mecazlara sığınırız.”

Edebiyatın yanlış okumalarını yüceltmek, en basit simge-anlam denklemlerinin bile her okur için farklı çözümleri olabileceğini kabul etmeyi gerektiriyor bir yandan; bir yandan da, metnin mesajı kadar metnin müziğini de severek; somut ifadelerin yanı sıra, kelimelerin birbirleriyle yaptıkları ses ve akis oyunları sayesinde soyutlanan gizli mânâları da hissederek; tariflerdeki tereddütlerin, teşbihlerdeki hataların her birinin ayrı birer hikâye yazdığını da bilerek okumaya davet ediyor bizi.

Bir aşk ilişkisi olarak edebî etkilenim

Kitabının başına Lev Tolstoy’un şu cümlelerini almış Bloom: “Sanat eleştirmenliği için, bir sanat eserinde fikir aramanın saçmalığını gösterecek ve bunun yerine sanat denen şeyi oluşturan o bağlantıların sonsuz labirentinde okura rehberlik edecek insanlara ihtiyacımız var.” Rastgele bir epigraf değil bu kuşkusuz. Bloom, edebiyatta etkilenmenin anatomisini yaparken, tam da Tolstoy’un özlediği türden bir rehberliğe soyunuyor; “bu yazar şundan etkilendi; falancanın ilham kaynağı fişmekândı” türü doğrusal ilişkiler pek yok bu kitapta. Onaltıncı yüzyıldan bugüne uzanan bir edebî bağlantılar labirentinde yürüyorsunuz daha ziyade ve “kim kimi etkilemiş” sorusundan çok, etkilenmenin ve nihayetinde, edebiyatın oluşum serüveninin kendisi üzerine düşünüyorsunuz. Bloom, serüvenin sırrını aşkta buluyor:

“Etkilenmeyi basit biçimde edebî aşk diye tanımlıyorum ben; savunma güdüsüyle kıvamına getirilen bir aşk. Savunma yolları, şairden şaire değişir. Ama aşkın her şeye hükmeden mevcudiyeti, gerçek edebiyatın nasıl işlediğini anlamak açısından hayatîdir.”

Ne demek istediğini anlamamız için ise, âşık olduğumuzda ya da bu muhteşem olayın benim çok sevdiğim İngilizce anlatımıyla “aşka düştüğümüzde” ne hissettiğimizi hatırlamamızı istiyor:

“Aşka düşeriz, ve bir süre için savunmasız kalırız ama sonra zamanla, kendimizi kötülükten korumak için bir dizi jest geliştirmeye başlarız. Ego’nun kendisine yaptığı narsistik yatırıma geri dönmemizi isteyen bir güdü bizi harekete geçirir. Şairler için de böyledir. Eros’un bütün o duygu karmaşasına teslim olan yeni ama potansiyel olarak kuvvetli bir yazar, topyekûn bağlanmalardan uzak durmak için mücadele verir.”

Anatomy, “âşık” bir yazarın, âşık olduğu yazarla arasına mesafe koyma çabasını, bu çabanın başarılı ve başarısız olduğu örnekleri bol şiirli, bol anektodlu bir akışta anlatırken, Bloom’un “insanın mûcidi” saydığı, eserleri beş asırdır eskimeyen, zayıflamayan, kendisine tekrar tekrar geri dönülen, piyeslerinin bin bir versiyonu üretilen, kimi replikleri atasözü muamelesi gören ve yarattığı karakterlerle bugün hâlâ yanyana, içiçe, hatta belki aynı bedende yaşadığımız Shakespeare de, kitabın yeniden yarattığı edebî kozmosun merkezinde duruyor.

Bloom’a göre, bir “kurucu” Shakespeare; hatta ondan “tanrı” diy söz edilebilir. Başka “kurucu”lar da olduğunu biliyor elbet ama onların önünde eğilmek yerine, her birinin kendi ülkelerinin edebiyatını nasıl yönlendirdiklerine, kendilerinden sonra gelenler için nasıl bir kıble oluşturduklarına bakıyor daha ziyade. “Fransız edebiyatının merkezindeki adam Rabelais, Montaigne ya da Moliere değildir” diyor mesela, “Racine, Victor Hugo, Balzac, Baudelaire, Flaubert ya da Proust da değildir. O adam, Fransa’da başka ülkelerde Shakespeare, Dante, Cervantes, Goethe, Tolstoy ya da Emerson için ayrılan yerde oturan Descartes’tır. Bu yere ‘Kurucu’nun yeri deyiniz. Edebî etkilenim, Britanya’da, İtalya’da, İspanya’da, Almanya’da, Rusya’da ve ABD’de ülkeden ülkeye radikal bir değişim göstermez. Ama ‘Kurucu’ kişi, bir filozof olduğu için, bu işler Fransa’da biraz farklı yürür.”

Sahte merhametten uzak ve yer yer büsbütün asitli bir dille yazarken, bir edebiyatçıya ya da bir edebî akıma ilişkin ne düşündüğünü gizlemeye asla tenezzül etmiyor Bloom. Buradaki “Fransızlar farklıdır” vurgusunda ise, küçümseme ya da dışlama değil, anlama çabası var. Fransız edebiyatı ve edebiyat eleştirisi, Batı estetiği içinde ayrı bir yere oturuyor Bloom’a göre; “tümdengelimci” bir yer bu, “Kartezyen” bir yer. Paul Valéry’nin “edebî yüceliği” tamamen bir çıkarsama, tümden gelmiş bir tek, çokluktan süzülmüş bir sonuç gibi algılamasını da buna bağlıyor. Ve bu algı, Bloom’a her ne kadar yabancı da olsa, onun Valéry’ye olan hayranlığını asla gölgelemiyor.

Valéry, Mallarmé, aşkımız ve kendimiz

Bir yazarın kendinden önce yazanlarla bağlantısı, Bloom’un kullanmayı tercih ettiği ve eski Yunan’da Olimpiyatların da adı olan o kelimeyle söylersek bir agon, yani bir mücadele, bir yarış, bir çekişme olarak gelişiyor. Agon, yazarın egosunun kendini Eros’tan koruma çabası aynı zamanda; bir yazarın tutkuyla sevdiği, öykündüğü, etkilendiği bir yazara karşı geliştirdiği savunma güdüsü… Mesele, dönüp dolaşıp edebiyatta “özgün” olmanın saçmalığına geliyor velhasıl. Bunu da, kimse, Bloom’un hem şair hem eleştirmen olarak çok sevdiği Valéry’den (1871-1945) daha iyi anlatamaz sanırım:

“Başkalarının, onun zihninde geçirdiği gizli dönüşümlerin izini süremediğimiz zaman, bir yazarın özgün olduğunu söyleriz. Demek istediğimiz şey, o yazarın yaptığı şeyin başkalarının daha önce yapmış olduğu şeye bağlılığının aşırı karmaşık ve düzensiz olduğudur. Diğerlerinin sûretinde yaratılmış eserler vardır, diğerlerinin tersi olan eserler vardır, ama aynı zamanda, daha önceki yaratımlarla ilişkisi o denli çapraşık olan eserler vardır ki, kafamızı karıştırırlar ve onların, doğrudan tanrıların elinden çıkma olduğunu düşünürüz. Bu konuya daha derinlemesine girmek için, bir aklın kendi kendini ve bir eserin kendi yazarını etkilemesini de tartışmalıyız ama bunun yeri burası değil.”

Valéry’nin “yeri değil” dediği şey, Bloom’un kitabından bende kalan en kuvvetli imaj aslında. Bir aklın kendi kendini etkilemesi ve bir eserin, hatta bazen tek bir karakterin yazarını etkilemesi, tutsak alması, değiştirmesi ya da değişmesini engellemesi pekâlâ mümkün ve yazmak için kendinden kurtulmaya çalışan bir yazarın silueti, nedense kabuğundan binbir zahmetle çıkan o mavi yengeçler misali bir kırılma hissi veriyor bana; yaşamak için, üremek, üretmek, çoğalmak için, kendinden bir parçayı yok etmeye çalışmakta müthiş bir kudret ve inatçı bir umut kadar nihai bir hüzün de var; bunu seziyorum.

Valéry’nin Bloom’un kitabındaki yeri ise, etkilenme üzerine yazdıklarından ibaret değil. Ustası, arkadaşı, kılavuzu saydığı, büyük bir hayranlıkla bağlandığı Stéphane Mallarmé (1842- 1898) öldüğünde, şiire yani hayata küsmüş bir adam Valéry. Bloom, bunu uzun uzun anlatmıyor ama Valéry’nin 1898’de, henüz yirmi yedi yaşındayken başlattığı “büyük sessizliğini” ancak yirmi yıl sonra, kırk altı yaşını bitirirken bozduğunu meraklısı biliyor. Şiire yirmi yıl ara verebilen bu güçlü şairin, bu esnada nasıl kırılıp kanayarak kabul değiştirdiğini ise sanırım hiç bilemeyeceğiz. Ama Mallarmé’nin şiirine karşı hissettiklerini ve bu hislerin kendi şiiri üzerindeki kudretiyle nasıl bir mücadele sürdürdüğünü Valéry bizzat anlattığı için biliyoruz:

“Bir nefret ve aşk karışımı, merhametsiz bir mahrem ilişki –giderek artan bir karşılıklı ilahlaştırma ya da yakınlık, aynı zamanda sevgili olan bir düşmanın içine daha hızlı ve derin bir şekilde nüfuz edebilme tutkusu ki bu da savaşmaya benziyor; sadece iki kişilik bir yarış –adeta cinsel birleşme.”

Mallarmé’yle ilişkisini tarif ettiği bu satırlar, Valéry’nin yıllarca sustuktan sonra yeniden yazmaya başladığında bize bıraktığı, benimse bugün artık ancak bir buğu olarak hatırladığım bir gençkızın ezberinden yadigâr mısraları düşürdü aklıma: Je suis en toi le secret changement (Senin içinde gizlice değişen benim)/ Tu n’as que moi pour contenir tes craintes (Korkularına karşı elinde tek ben varım)! Ezber günlerinde farkında değildim ama şimdi biliyorum: Bu mısralarla ancak iki kişiye hitap edebilir insan. Ancak “âşık” olduğuna böyle seslenebilir, ancak kendine böyle seslenebilir. Bloom’un kitabını, birbirinden etkilenen yazarlardan kendime dönerek kapatırken, yaz başının ihtimallere gebe tuhaf huzuru içinde “Senin içinde gizlice değişen benim” diyorum, “Korkularına karşı elinde tek ben varım!” Sana söylüyorum; kendime söylüyorum. Ne dersin, Bloom haklı değil mi? Etkilendiğimizi anladığımızda mücadelemiz de başlamıyor mu zaten? Ve ancak “âşık” olduğumuzla ve ancak kendimizle böyle mücadele etmiyor muyuz?