Gündem

Cihan Ünal: Bu Meclis'ten çıksa çıksa fiyasko çıkar

Cemal Uşşak: Birçok konuda "yutkunma" zamanıdır. Sonuç hiç şüphesiz ki herkesin hayrına olacaktır. Barış ve çözüm; ya şimdi ya da daha sonra çok zor

08 Şubat 2013 09:39

Tiyatro sanatçısı Cihan Ünal, Kürt sorununun çözümü için umutsuz konuştu. Ünal, "Bu ülke gerçek demokrasi ile yönetilseydi, bu tarz sorunlar oluşmazdı. Okuma yazma oranı ilkokul 2. sınıf olan bir ülkeden, o ülkenin parlamentosundan çıksa çıksa fiyasko çıkar" dedi.

Barışın tarafları konuşmaya devam ediyor. Görüşlerinizi barisintarafi@taraf.com.tr adresine yazabilirsiniz...

Yazı dizisi, bu topraklarda yaşayan insanların “Barış için, çözüm için konuşmaya, yazmaya, katkıda bulunmaya” ne kadar hazır ve istekli olduklarını gösterdi. Bugün de Pelin Batu, Cihan Ünal, Cemal Uşşak, Haldun Dormen ile Oral Çalışlar’ın yazısının 4. bölümü, İspanya deneyimini tüm çıplaklığıyla anlatan Akın Özçer söyleşisinin ise 3. bölümü ile devam ediyoruz

 

Haldun Dormen: Her zaman umutlu oldum


Barış ve müzakere sürecini nasıl buluyorsunuz?

Umutluyum, hep umutlu oldum. Umarım bu umutlarım boşa çıkmaz. Barışın olduğu Türkiye dünyanın en güzel ülkesi olur.
 

Barışın dili nasıl olmalıdır, kullanılan dili nasıl buluyorsunuz?

İnsanların savaş çığırtkanlığından vazgeçmesi gerekir. Barışa yol açacak bir dil olmalıdır. Karşıdakini acıtacak bir dilden kimseye fayda gelmez.
 

Daha önce de bu tarz süreçler yaşandı ancak başarısız olundu. Bu kez kaçınmamız gereken hatalar nelerdir?

Daha önce belli ki barışa gitmeyen yollar arandı. Siyasetçiler barışa giden yolları aramalıdır. Karşılıklı diyalog son derece yetersiz. Dünyada o kadar çok sorun var ki ama barış olmadığında bunların farkına bile varamıyorsunuz. Pek yakında su, hava kalmayacak. Dünya bu haldeyken biz savaş ile uğraşıyoruz.
 

Bir sanatçı bu sürece ne gibi katkılar yapabilir?

Bir sanatçı barışa giden yolları insanlara gösterebilir. Resminde oyununda, müziğinde, bu yolları insanlara anlatabilir. Siyasetçiler, sanatçılar, vatandaşlar hepimizin empati yapıp artık bir şekilde bu ülkeye barışı getirmemiz gerekiyor.

 

Pelin Batu: Barış için savaşı iyi anlamamız gerekiyor

 

Devam eden müzakereleri nasıl buluyorsunuz?

Sarp, engebeli bir süreç olacağı aşikar. Ama bütün zorluklara rağmen, sanki insanların içine barış isteği düştü ve bu istek düştükten sonra, gelmemesi için hiçbir engel olamaz. Müzakere konusuna gelince, diplomasinin altın kurallarından birisi karşı tarafı iyi dinlemektir. Burada tehlikeli olan, pek çok taraf olduğu için, kakofoni olma ihtimali var. Yani, birbirlerini duymayabilirler, dinlemeyebilirler. Müzakere sürecine bütün partilerin katılması, herkesin barış için çabalaması lazım. Buna muhalefet, İmralı, dağdakiler, yurtdışındakiler dâhil.
 

Barış sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Barış için savaşı iyi anlamamız gerekiyor. “Neden savaşıldı” sorusunu sorduğumuzda, belli gayeler ortaya çıkıyor. Ama otuz yıl öncesinde PKK’yı gerilla savaşına iten etkenler bugün değişti. Önce değişmeyen ve değişmesi gereken şeyleri masa üstüne yatırmak gerekiyor diye düşünüyorum. İki tarafın da somut talepleri var; bu taleplerin net bir şekilde dillendirilmesi, barış için şartların haritasının çizilmesi lazım. Biz analoji yapmayı çok severiz, dolayısıyla Kuzey İrlanda örneğini vereyim. Daha geçenlerde IRA’nin pek çok mensubuyla belgesel yapmış birisiyle buluştum. Aslında, pek çoğunun günümüzün Belfast’ında mutsuz olduğunu, bombaların tekrar patlamaya başladığını anlattı. Oradaki sorun çözülmüş gibi görünüyordu, heyhat, en küçücük bir kıymık çıktığında yine yaralar deşiliyor, şiddete başvuruluyor. Bizde de geçici, uçuşkan bir barış gelmesinden korkuyorum. Temennim, doğru dürüst bir anayasa. Ve teori değil pratiğe çevrilen temel haklar. Şu anda kâğıt üzerinde pek çok yenilik yapıldı ki bunu küçümsemiyorum. Çok önemli. Ama bunun ötesine geçilmesi lazım. Ancak o zaman biz İrlandalılara, Bask’a örnek oluruz.
 

Sanatçı olarak katkıda bulanabileceğinizi düşünüyor musunuz, katkıda bulunabileceğiniz alanlar nelerdir?

Bence sanatçıların rolü büyük çünkü onlar, didaktik bir şekilde, ders verir gibi, vaaz çeker gibi değil, ince, dolaylı bir şekilde mesaj verebilir. Ruha hitap ederek zihni ve zihniyeti etkileyebilirler. Bu çok önemli bir güçtür. Siz, sahnede bir şarkı söyleyerek, barış tohumları ekebilirsiniz. Siz bir resimle insanların içlerinde bilmediği bir yere seslenebilirsiniz. Barış gelsin diye bağırmaktan çok daha etkilidir. Bu çerçeveden bakacak olursak sanatçılar etrafta uçuşan korku edebiyatını susturup, barışın mümkün olduğunu her fırsatta gündeme getirmeli. Bunu bıkmadan, sıkılmadan yapmalılar. İnsanlar, güzel şeyler gördükçe, güzellik yaratırlar. Güzel şeyler duydukça, güzele yönelirler. Sanatçılar da rüya anlatıcıları olarak, bu rüyayı hatırlatmalı. Rüyayı realiteye dönüştürmek için rollerini unutmamalılar.
 

Size göre barışın dili nasıldır, kullanılan dili nasıl buluyorsunuz?

Siyasilerimizin dili sivri. Sanki hep kavga halindeler. Son zamanlarda empatik cümleler duyunca mutlu oluyorum. Mesela Bülent Arınç kendini Diyarbakır cezaevinde işkence gören birisinin yerine koyuyor.

Bana göre barış dili, Neruda’nın telinden olmalı. “Uyansın Oduncu” diye bir şiiri vardır, orada “Ölenlerin küllerine barış olsun” diye bir dizesi vardır. Barış dili, ölülerimizin kasideleriyle başlamalı. Karşılıklı olarak. Ama geçmişe saplanıp kalmamalı.
 

Daha önceden de başlatılan başarıya ulaşmayan barış süreçleri yaşandı, sizce yapılmaması gereken hatalar nelerdir?

Ham meyveyi ısırınca ekşiriz. Son örnekte öyle oldu. Ülke hazır değilken dağdan inenler ve onları karşılayanlar ters tepti. Biz heyecanlı bir milletiz. Her şeyi bir an evvel halletmeyi severiz. Oysa geçen seferden ders almalıyız. Medyanın burada rolü büyük. Bir şeyler olgunlaşmadan ölebileceği için, politikacılarımız belki belli şeyler gizli tutmalı, kesinleşince telaffuz etmelidir.
 

Barışın önündeki en büyük engeller nelerdir?

Komplo teorisyeni gibi konuşmak istemiyorum ama büyük resme göz atınca karamsarlaşabiliyorum. Malum, Suriye’deki karışıklık devam ediyor. Öngörülen o ki oradaki iç savaş bitse de kaos en az on sene bitmeyecek. Haliyle oradaki durum burayı etkileyecek. Kuzey Irak’la enerji alışverişimiz tam gaz devam ediyor. Bu iyi bir şey ama her an kötüye dönebilir. Enerji, su gibi şeyler en olağan şüpheliler, savaş başlatma konusunda. Bir de tabii Amerika faktörü var. Onların barış isteyip istemediği, konjektüre bağlı. Şu anda barışı destekliyorlar gibi görünüyor ama tarih gösteriyor ki Amerika hiç tekin bir müttefik değil. Realpolitikte arkadaş olmayacak. Çıkarlarına karşı ise de barış sürecini torpidolayacaktır.

 

Cemal Uşşak: Barış ya şimdi ya da daha sonra çok zor


Devam eden müzakereleri, barış sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Esasen böylesi bir süreç talebi yıllardan beri hep vardı. Ancak bu talep siyaset ve devlet katında yansıma bulmamıştı. Tarafların zaman zaman, “mahallelerine” mesaj verme hedefli söz ve eylemlerinin sürece zarar vereceğini düşünüyorum.
 

Bir aydın olarak sürece nasıl katkıda bulunulabilir?

Kürtler ve Kürt olmayanların aralarında dostane barışı ve uzlaşmayı konuşuyor olmaları bile sürece sinerjik bir etki yapar. Ancak aydınların, sanatçıların, yazar ve çizerlerin, “rol model“ olmaları itibariyle etkileri ve sorumlulukları çok daha fazladır.
 

Size göre barışın dili nasıldır, kullanılan dili nasıl buluyorsunuz?

Şu an kullanılan dili (özellikle kimi siyasetçilerin dilini) problemli. Kürtlerin, özellikle temsil konumundaki Kürt siyasetçilerin şiddet ve silaha refere eden sözlerden; gayri Kürtlerin de, genel ifadesiyle Türklerin de, “yenme ve diz çöktürme”yi ima dahi edecek sözlerden çok uzak durmaları gerekiyor.
 

Sizce yapılmaması gereken hatalar nelerdir?

Önceki barış süreçlerinin akamete uğramasının sebebi, hiç birinin barışı hedef almaması, tam tersine Clauswitz’in deyimiyle süreci, “savaşa hazırlık “ olarak görmeleriydi. Ancak bu defa taraflar samimi gözüküyor.
 

Barışın önündeki en büyük engel nedir?

Tarafların üslubu, dili ve provokasyonlar karşısında panik duygusu ve cevap verme gayretidir. Zaman birçok konuda “yutkunma” zamanıdır. Sonuç hiç şüphesiz ki herkesin hayrına olacaktır.

Son sözüm: Barış ve çözüm; ya şimdi ya da daha sonra çok zor.
 

Cihan Ünal: Bu Meclis'ten çıksa çıksa fiyasko çıkar


Barış sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu ülke gerçek demokrasi ile yönetilseydi, bu tarz sorunlar oluşmazdı. Okuma yazma oranı ilkokul 2. sınıf olan bir ülkeden, o ülkenin parlamentosundan çıksa çıksa fiyasko çıkar.
 

Kullanılan dili nasıl buluyorsunuz? Barışın dili nasıl olmalı?

TBMM’deki üslubu, konuşma düzeyini üzüntü ve umutsuzlukla izliyorum.
 

Barış sürecinden umutlu musunuz?

Bu sorunu çözecek, neticelendirecek olan kişiler politikacılardır. Ancak politikacılar tünelin sonunda ışığı gördüğü zaman çıkıp biraz daha tünel yapan kişilerdir.

 

İspanya’da sorun nasıl çözüldü... / AKIN ÖZÇER 3

 

İspanya’da millet ne, milliyet ne, “ulus” ne?


Çözümde aynı yoldan ilerlemek için Türkiye ile İspanya’daki siyasi yapılar ve sistemlerde farklılıklar var.

Türkiye’de de özerk yönetimler olsa aynısı olabilirdi. Ama bizde merkezi bir sistem var, ulus, milliyet gibi kavramlara gerek yok. “Türk” sıfatı Türkiye’nin tüm vatandaşlarını kapsar mı? Bugüne kadar kağıt üstünde kapsıyordu ama uygulamada değil. Örneğin Yargıtay’ın 1974’te aldığı bir karar var. Azınlık vakıflarına el konulmasına cevaz veren bir karar. Gerekçesinde gayrımüslim vatandaşlar yabancı sayılıyor. Yani “Türk” sözcüğü Yüksek Mahkeme’ye göre etnik/kültürel bakımından Türk olmayanı vatandaş saymıyor. Tabii bu bir rezaletti ve benzer örnekleri çoğaltmak mümkün. Dolayısıyla “Türk” sıfatı artık bu ülkenin farklılıkları olan tüm vatandaşlarını temsil eden bir kavram olmaktan çıktı. O bakımdan bu konuda ısrara gerek yok. Anayasada “Türk vatandaşı” değil “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” kavramını kullanmak zorundayız. 66. madde diyor ki “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. İyi güzel de biz vatandaşın mı, yoksa Türk’ün mü kim olduğunu tanımlıyoruz. Bu konu anayasalarda düzenlenmek zorunda değil. “Türk” sıfatına bugün haklı olarak tepki gösteren vatandaşlarımız var. O zaman bu maddeyi tümden kaldırmak gerekir.

Türkiye’de böyle aslında... Çerkez’im diyen de var, Laz’ım diyen de var...

Evet onlar da anadillerini konuşmak istiyorlar. Askerler “Türkiye Mozaiği” dendiğinde, yani farklılıklar öne çıkarıldığında çok kızarlardı. Siyaset yapmayı mesleklerinin gereği gördüklerinden bu konuda görüş bildirirlerdi. Oysa insanların anadilini konuşabilmeleri bu kadar tartışılacak bir mesele değil. Bu, kolektif bir hak değil, bireysel hak. Kendi anadilini konuşmak isteyen, öğrenmek de, anadilde eğitim görmek de isteyebilir, bu doğal bir şey. Bunları isteyenler var diye ülkenin bölünmesinden dem vurmak gülünç oluyor.

Anadilde eğitim, grev hakkı gibi topluca kullanılan bireysel bir hak. Kimseye zorla grev yaptırılmaz, zorla ana dilde eğitim verilmez. Ama kimsenin bu hakkın gasp etme hakkı da bulunmuyor.

İnsanın bireysel hakkının nesi tartışılabilir ki. Uzlaşma Komisyonu’nun 7-8 aydır yeni anayasada ilerledikleri noktaya bakın, nereye geldiklerine bakın. Adamlar haklar üzerinde tartışıyorlar. Haklar üzerinde nasıl tartışırsınız, inanılır gibi değil. Haklar tartışılmaz, oylanmaz, benimsenir, güvence altına alınır.

-Olması gereken ne o zaman?

Özçer: Kısacası şu; tüm temel hak ve özgürlükler yeni anayasada benimsenir. Diğer hususlar Uzlaşma Komisyonu’nda görüşülür bugün olduğu gibi ve sonunda demokratik bir anayasa yapılır. Yani tüm bu siyasi konular seçilmişlerle görüşülür, elinde silah tutanlarla değil.

Elinde silah tutanlarla ise “silahı bırakmanın karşılığında, onların topluma entegrasyonu” müzakere edilir. Kimler, nasıl entegre edilecek, ceza indirimleri nasıl olacak, siyaset yolu nasıl açılacak vb. gibi...
 

» YARIN: İSPANYA’DA AYRI DEVLET KURMAK KOLAY DEĞİL

 

Geçmişten Günümüze Kürt sorunu / Oral Çalışlar 4

 

PKK’nın ortaya çıkış süreci

 

“1960’lar Türkiye’si”, yeni bir dönemdi. Taşlar yerinden oynuyordu. O tarihe kadar örgütlenmeleri yasak olan sosyalistler ilk kez açıktan siyaset arenasına çıktılar. Kürt sorunu, daha cesur ve açık tartışmaların, siyasetlerin konusu haline geldi.

Kürt aydınları, ilk adım olarak 1962’de kurulan sosyalist Türkiye İşçi Partisi’nde yerlerini aldılar. Kürt sorunu, “Doğu Sorunu” olarak konuşulabiliyordu. Kürt sözcüğünün meşruiyet kazanabilmesi zaman alacaktı. TİP, 1965 seçimlerinde 15 milletvekili çıkarırken, bunlardan dördü Kürt nüfusun yoğun olduğu illerden, yani Diyarbakır (Tarık Ziya Ekinci), Urfa(Behice Boran), Şaban Erik (Malatya) ve Kars (Adil Kurtel)’tan seçildi.

Kürtler TİP içinde genellikle toplu hareket ettiler. TİP’in Ekim 1970’deki 4. kongresinde, Kürtlerin etkisiyle, “Kürt Sorunu Konusunda Kurultay Kararı” alındı. Bu karar, daha sonra 1971 Sıkıyönetim döneminde partinin kapatılma gerekçesi olacaktı.

Aynı dönemde üniversitelerde okuyan Kürt gençlerinin bir kısmı Fikir Kulüpleri Federasyonu ve daha sonra Dev-Genç içinde yer alırken, asıl örgütlenmelerini Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO) içinde gerçekleştirdiler.

DDKO örgütünün üyesi olan Kürt gençleri de 12 Mart 1971 askerî darbesinde solcularla birlikte yargılandılar, işkence gördüler, ağır mahkûmiyetler aldılar. Bu durum Mayıs 1974’te, Bülent Ecevit hükümeti döneminde çıkarılan Genel Af Kanunu’na kadar sürdü.

 

1970’ler: Kürt hareketi illegalde

 

1972’de, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan idam edildi. Aynı yıl Kızıldere’de 10 devrimci genç darbeciler tarafından katledildi. Öldürülen gençler arasında Ömer Ayna, Sebahattin Kurt gibi Kürt gençleri de vardı.

1974 Af Kanunu sonrası sol hareketle birlikte Kürt hareketi de canlandı. Kürtler değişik gruplara bölündü. Bir kısmı TİP gibi yasal partilerde çalışırken, bir kısmı illegal örgütler kurdular. Bazıları silahlı mücadeleyi seçti.

Dönemin en güçlü örgütlerinden birisi, Burkay’ın liderliğini yaptığı Özgürlük Yolu hareketiydi. 1977 seçimlerinde Mehdi Zana (Leyla Zana’nın eşi)’yı Diyarbakır’dan bağımsız aday gösterdiler. Zana, belediye başkanlığını kazandı. Aynı şekilde Ağrı’da da Belediye Başkanlığı Özgürlük Yolu grubunun desteklediği bir aday tarafından kazanıldı.

Kürt siyasi hareketi içinde şiddete başından beri karşı çıkan Burkay, o zamanki gelişmeleri şöyle değerlendiriyor: “Eğer 12 Eylül 1980 darbesi gelmeseydi, Kürtler içinde şiddet eğilimi gelişmeyecekti. Yasal ve barışçı yolları bir mücadele yöntemi olarak seçenler sayesinde Kürt hareketi bugün elde ettiğinden daha fazlasını elde edebileceği gibi, binlerce gencinin ölümüne, binlerce köyün yıkımına neden olan gelişmeler de yaşanmayacaktı.”

1970’lerin ikinci yarısında kurulan Kürt örgütlerinden birisi de PKK’ydi. 1977 yılında illegal olarak kurulan bu siyasi yapılanma, Kürdistan’ın Türkiye’nin sömürgesi olduğunu söylüyor, bağımsız bir Kürdistan kurulması amacıyla silahlı mücadele yürüteceğini ilan ediyordu.

 

» YARIN: 12 EYLÜL GÜNLERİ VE SONRASI

İlgili Haberler