Gündem

'Buranın sanal bir hali var...'

Ergenekon'un 341 günlük tutuklu sanığı gazeteci Mustafa Balbay Habertürk gazetesi yazarı Balçiçek Pamir'e konuştu.

09 Şubat 2010 02:00

T24 - Ergenekon'un 341 günlük tutuklu sanığı gazeteci Mustafa Balbay Habertürk gazetesi yazarı Balçiçek Pamir'e konuştu. Balbay, "Burası başka bir dünya… Normal hayattan kopmuş, sanal bir hali var. Yaşananlar ya tamamıyla gerçek ya da tamamen yalan. Ortası yok" diyerek hapishanede geçridiği günleri özetledi.


Balçiçek Pamir'in haberturk gazetesinde yayımlanan "Kızım, kapıdan karnesiyle döndü" başlıklı yazısı (9 Şubat 2010) şöyle:


Ergenekon Davası’nın duruşmalarından birini izlemek için Silivri’deyim. Aslında Mustafa Balbay’ı görmek, onunla konuşmak istiyorum. Hatta geç kaldım. Hatasıyla sevabıyla, bir gazeteci orada yaklaşık 1 yıldır tutuklu ve biz sesimizi çıkarmıyoruz. Aynı şekilde Tuncay Özkan da var. Niye onların sesini duyurmaya çalışmıyoruz? Niye ödümüz patlıyor haklarında kalem oynatmak için? “Ergenekoncu” olarak fişlenmekten mi korkuyoruz, niye? Hep bu korkularımız değil mi bizi asıl tutsak yapan? Bir süredir bu sorularla kafam meşgul. Kimsenin hakkımda ne diyeceği ise umurumda değil. Silivri’de bir insanlık dramı yaşanıyor. Gazeteciler tutuklu. En tehlikelisi ise bu durumun normalleşme hali. En korkutucusu bu… Mustafa Balbay nerede? Hapiste. Ha, tamam. Hayır, tamam değil. Suçu neyse, eğer varsa mutlaka yargılanmalı. Mevcut iddianameye, hukukçuların büyük çoğunluğunun görüşüne göre tutuklu olmaması gerek. Peki niye orada? Buradan bütün meslektaşlarıma sesleniyorum. Mustafa Balbay’a da, Tuncay Özkan’a da sahip çıkmak zorundayız. Onlar gibi düşündüğümüz için değil, yapılanlar doğru olmadığı için… Beni görünce hem gülümseyen hem de “Sana kızıyorum çok, Balyoz’a, Kafes’e inanıyorsun” diyen Tuncay Özkan için, eğer ben oradaysam, hepimiz olabiliriz” diye düşünüyorum. Bir de, Ergenekon davası hakkında kalem oynatmak için mutlaka davaları izlemek gerek. Öyle oturduğun yerden sallamakla olmuyor.


Gelelim ilk izlenimlerime…

Duruşma salonunun girişi kalabalık… Mustafa Balbay’ın okuyucuları gelmiş. Çoğunluk kadın. Bu arada sakın tek bir gün için oradalar zannetmeyin, hiçbir davayı kaçırmıyorlar. Şaka değil. Balbay’a kitap, ev yapımı poğaça, çörek falan getirmişler.   Koca bir mahkeme salonu düşünün, en düzenli, en temiz en moderninden. Hakimlerin oturduğu yerin iki yanına iki dev video wall konulmuş, konuşanların görüntüleri için… Ortada tutuklu yargılanan sanıklar… Davalar ilk başladığında çizimleri yayınlamıştık, hatırlarsanız. En önde Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay var. Biraz geride sıraya dizilmiş diğer tutuklular… Korkut Eken’e gözüm takıldı bir ara… Elinde dosyalar, kocaman çantalar. O bölümün hemen arkasında tutuksuz yargılanan sanıklar oturmuş. En önde Emin Şirin. Gülümseyerek el salladı uzaktan, “Bak halime. Gel, git olduk!” diye seslendi. En arkada ise sanık yakınlarına ayrılmış koca bir bölüm. Türk-metal sendikası Başkanı 71 yaşındaki Mustafa Özbek’in oğlu gelini ve torunları gelmiş. Uzaktan el sallaşıyorlardı. Torunların neşeni hiç bitmedi.  Tuncay Özkan’ı görmeye ise sevgilisi Duygu Dikmenoğlu gelmiş. Ne yalan söyleyeyim güzelliğiyle salona başka bir hava katmıştı. Ve en geride biz, gazeteciler… Ben acemi tabii, ona buna soruyorum işleyişi… Bu arada unutmadan, bunca şaşanın içinde, bir de 15 dakikada bir sanıkların etrafında nöbet tutan jandarmaların yer değiştiriş durumu vardı. Ritüel görülmeye değer. Sanık kürsüsündeki isim Osman Gürbüz, namı-ı diğer Hacı. Kesinlikle kabul etmiyor bu lakabı, sol tarafındaki iki savcı soruyor, o biraz gergin cevap veriyordu. Sağ tarafta bulunan kalabalık avukat ordusunun içinden sürekli ayağa kalkıp itiraz eden avukatına seslendi ve tüm salonu güldürdü: “Sen de sürekli itiraz edip durma!”

Salonda sinirler gergin, bıkkın, ümitsiz bir bekleyiş var sanık yakınlarında.

Öğleye doğru bir ara verildi. O sırada sanık yakınları kapı önündü toplanmaya başladı. Meğer 1 saatlik arada akrabalara, yakınlara görüşme imkanı varmış.
 
İşte o andır benim Mustafa Balbay ile görüşme şansını yakaladığım an. Bütün görevlilerden özür diliyorum ama meslektaşımla konuştuklarımı yazmak zorundayım.


“Hapiste zaman kavramını ve kızma duygumu yitirdim”

Daha önce hiç yüz yüze gelmedik. Telefonda bile konuşmadık. Ben onu o beni yazılarımızdan tanıyoruz. Gözleri parıldadı beni görünce, “gel gel” işareti yaptı uzaktan. Karşı karşıya geldik, kucaklaştık. Hemen karşısına oturdum. Diz dize oturduk bir süre. İnsan soramıyor hemen. Oysa sormalıyım. Hem orada bulunmam yasak, hem de vaktim yok. “Nasılsın?” dedim önce. “Siz” demek gelmedi içimden orada, o durumda, olmazdı, fazla resmi. Memnun oldu, gülümsedi. “Zaman kavramı bitti Balçiçek” dedi. Bir önceki duruşmada tahliye çıkacağını düşünüyorduk. Kızım gelmiş, Yağmur, karnesini getirmiş bana. Çıkmadı o tahliye. Kızım ağlamadı bile. Ama ben takvimimi yitirdim. Takvimim yok artık.” Yutkundum. Bilmiyor ki Balbay, biraz önce kızının babasından ayrıldıktan sonra, dışarıda nasıl katıla katıla ağladığının hikayesini dinlediğimi. “Ümitsiz misin yani?” diye üsteledim… “Hayır, hayır” dedi.  Mustafa Balbay televizyonlardan da alışık olduğumuz gibi heyecanlı, el kol işaretleriyle konuşmaya başladı.


-Önce şartlar nasıl? Yani kiminle kalıyorsun, nasıl geçiyor günler?

-İşçi Partisi Genel Sekreteri Nusret Senem’le birlikteyiz. Ama korkunç bir yalnızlaştırma var Balçiçek. 5 odalı bir koğuşta iki kişiyiz sadece. Başka mahkumlarla haftada bir de olsa görüşme hakkımız var ama bu hakkımızdan yararlandırmıyorlar.


-İtiraz ettiniz mi?

-Tabii ettik. Ama nafile. Müthiş yalnızlaştırma politikası var. Ben de kendimi kitaplara adadım. Her hafta 1000 sayfa okumak gibi bir hedefim var. Bu aralar Bernard Shaw okuyorum. Rahmetli Eczacıbaşı harika bir derleme yapmış. Anadolu’nun 13.yy’ına taktım kafayı, onunla ilgili kitaplar okuyorum. Eskinde beri ilgim vardı. Kendi kendime “Zorunlu bir okuma seansı oldu bu” diyorum.


-Peki yeme-içme?

-Yemekleri ben yapıyorum, Nusret Senem sofrayı kuruyor. Yemek dediğim karavana tabii. Çıkan ne varsa kendi kendimize karıştırıp ağız tadımıza uyduruyoruz. Haftada bir de kantinden bir şeyler alabiliyoruz.


-Nasıl pişiriyorsunuz?

-Mesela bulgur, pirinç pilavı ve nohut var. Hepsini karıştırıp pilav kebap yapıyoruz. Bir çay semaverimiz var. Onun üstüne koyup buharda pişiriyoruz. Acayip sağlıklı besleniyoruz yani. (gülüyor)


-Uzun sürmez mi?


-Biz de başında öyle düşündük, uzar bu iş dedik. Sonra bir de baktık ki zamanımız var! (gülüyor) Günde 1,5 saat yürüyüş yapıyorum. Sonra kültür-0 fizik çalışıyorum. 5 kiloluk su şişelerini kendime halter yaptım. Fırça sapıyla bel kol hareketleri yapıyorum. 2-B sağlıklı kalsın. Beden ve beyin… Başka türlü ayakta duramam. Saat beş oldu mu senin programın başına otururum, hiç kaçırmam. Melih Gökçek biraz gergin oldu, İlyas Salman sohbeti güzeldi.


-Düzenli olarak gazete geliyor mu?


-10 gazete okuyorum.


-Ergenekon hakkında yazılanları nasıl buluyorsun?


-Burada olmaları lazım. Bu konuda yazı yazanların en az bir duruşma izlemesi lazım. Çoğu meslektaşlarım burada unuttu beni.


-Kırgın oldukların var mı?

-İsim vermek istemem.


-Kızgın olduğun?

-Kızma duygumu yitirdim ben. Bu dünyada hiç düşmanım yok benim. Ya da düşman diyebileceğim kimse yok. Ama bu süreçte dost bildiklerimden uzaklaşanlar oldu tabii. Destekleyenler de var tabii.


-Peki hiç beklemediğin destek?

-Oldu, şaşırdığım ve mutlu olduğum. Rasim Ozan Kütahyalı yazdı örneğin. Yiğit Bulut yazdı. Niye hala içerde olduğumu sordular. Cesur yazılardı. Şaşırdım, mutlu oldum. Dışarıdan gelen her ışık yarım tahliyedir burada. Ama bazıları kalem bile oynatmıyor. Hasan Cemal şöyle yazıyor; “Balbay’a söylenen…”Ne zamandan beri bir gazeteciye söylenenler suç oldu? O da röportaj yaptı.


-Karayılan’la.

-Evet. O da mı suçlu yani? Dinlediği için? Düşünsene Balçiçek, gazeteci hakkında dava açılması haber ama tutuklu olmak artık normal. Benim mahkemem sürüyor ama dışarıda medya mahkemesi var. O daha da korkunç yani. Bilmeden, okumadan, sormadan yazıyorlar.


-Niye yayınlamadın sana gelen bilgileri peki?

-Güvenemedim bilgilere. Bir bölümünü yayınladım gazetede, kitaplarda. Ama büyük bir çoğunluğu bölük pörçük geldi zaten. Anlam veremedim, birleştiremedim, en önemlisi de doğrulatamadım. Bana gelen bilgilerin sahibi Özden Örnek bile kabul etmemiş günlükleri üstlenmemiş ben nasıl yayınlayacağım?


-Alper Görmüş günlükleri bir fırında yaktığını söyledi.

-Ne fırını? Bendeki bilgiler sobayı doldurmazdı. Yarım yamalak. Öyle bir durum ki inanamazsın. Hakkımdaki raporlara bak. 1998 Erkaya görüşmem ile 2005 Sezer görüşmemi kesip birleştirmişler. Bütün bunlar makamlarda olmuş üstelik, gizli saklı değil yani. Herhalde bilgisayarım sürekli kontrol altındaymış birilerince.


-Şöyle elini vicdanına koyunca, “Keşke yapmasaydım” dediğin görüşme ya da “Keşke yapsaydım” dediğin bir şey var mı?

-Yok yok, ben de bu soruyu kendime sordum, o kadar çok düşündüm ki… Yok. Keşkem yok. Sadece gazetecilik yaptım. Sadece o aşkla yaşadım ben. Ne siyasete girmeyi düşündüm ne de başka bir mevki hayali kurdum. Suçluysam da yargılanayım ama tutuklu olmamın ne anlamı var? İki suçum varmış. Birincisi, halkı hükümete karşı silahlı isyana teşvik etmek… Ben değil halkı, çevremi bile silahsız isyana dahi teşvik edemem ki… İkinci suç daha ağır… Meclis’i işlevini yapamaz hale getirmeye teşebbüs etmek. Önce güldüm ciddiye almadım ama şimdi herkesi halkı nasıl silahlı isyana teşvik etmediğimi inandırmak için uğraşıyorum. Çok acı.


Hapiste olmanın gurur veren bir yanı da var


-Ailen nasıl kaldırıyor bu durumu?

-Çok az görüşebiliyoruz. Oğlumu tanımıyorum bile. O beni bilmiyor. Deniz 20 aylık oldu. Kızım Yağmur ise… Ona çok üzülüyorum tabii. Sürekli neden diye soruyor. Geçenlerde bir resim çizmiş yollamış. Bir merdivenin en altında ben, en üstte hakimler… Çok etkilendim, çok üzüldüm. Karım 10 dakikada bir benimle konuşmasa rahatlamazdı, şimdi haftada ancak 10 dakika konuşabiliyoruz. Oğlum doğduğunda karıma demiştim ki hayat nasıl dört dörtlük oldu. Bir kızımız bir oğlumuz var, ne güzel.


-Yarın çıksan ilk ne yaparsın?

Önce ailemle zaman geçiririm. Ardından avukat arkadaşlarla iki duble rakı. Sözleri var bana. (gülüyor) gerçi artık bitmez bu dava diyorlar. Süre anlamında dev-sol davasını bile katlar. En yakın hüküm, en iyi ihtimalle 5 yılda verilir diyorlar. Umarım o zamana kadar tutuklu kalmam. Ya da kalırım, bilmiyorum.


-Zaman kavramı gitti, takvim yok artık, nasıl dayanıyorsun?


-Uğur Mumcu’nun yerine yazmaya başladığımdan beri, bununla gurur duymanın ötesinde hiç lafını açmadım. Gazetedeki komşum Ahmet Taner Kışlalı’ydı. Benim de başıma böyle bir şey geldi diye düşünüyorum, öyle rahatlıyorum. Goethe’nin bir sözü var. “Eziyet çekmeden insan eğitilemez” diyor. Ben de kendi eziyetimi çekiyorum herhalde.


-Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı dedin… Yani bir nevi gurur mudur senin için hapiste olmak?

-Gurur veren bir yanı da var. Öyle inanmak istiyorum.


Duygu Dikmenoğlu: “Olanlar içimi acıtıyor!”

Akraba-yakın görüşmelerinin içinde en sıcak kucaklaşmalardan biri Tuncay Özkan ile Duygu Dikmenoğlu’nunkiydi. Hani gazeteci refleksi, görüşmeye izinsiz girdiğim yetmiyormuş gibi, bir de keşke yanımda fotoğraf makinem olsaydı hayıflanmasını yaşadım. Kısa bir merhaba diyebildim ancak Tuncay Özkan’a. Duygu Dikmenoğlu’yla ise girmeden önce sohbet ettik. Dikmenoğlu arka palanda kalmayı tercih eden bir isim. Özkan tutuklandıktan sonra kendisini onun davasına ve kitaplarının çalışmalarına adamış. “Keyfim yok zaten, televizyon programı falan yapmak gelmiyor içimden” dedi. “Hemen her duruşmaya gelmeye çalışıyorum. Tuncay “Ben neden buradayım?” sorusunun cevabını bile alamadı daha. Her Cuma konuşma yapıyor. Her Cuma aynı soruyu soruyor ama cevap gizli. İnsanın içini acıtıyor olup bitenler. Benim de içim acıyor, çok üzülüyorum. Suya yazı yazmak gibi yaşananlar. 17 yaşında bir kızı var Tuncay’ın. O daha perişan. Nasıl olmasın ki? Gencecik iki asker var örneğin, bir hikayelerini duysanız, ağlarsanız. Alakaları yok olup bitenle. Ben moral olsun diye geliyorum. Moralini iyi tutması lazım… Allah’tan kitap yazıyor, o onu ayakta tutuyor. Şimdi yeni kitabına başladı. Tahliyeler olduğunda hem çok sevindik başkaları adına hem de üzüldük biz niye olamadık diye… böyle bir kısır döngü işte. Burası çok farklı bir yer. Herkesin gelip görmesi, burada yaşananları anlaması lazım.”

 

 

ETİKETLER

haber