Gündem

Babamın adını taşıyan yerlerden geçerken utanç duyuyorum

02 Ocak 2010 02:00



NÜKHET İPEKÇİ İZET



Otuz yıl boyunca, “Bu cinayeti kim, niçin işletmiştir?” diye sorup durdum.

Sanki bilmiyor muydum?

Bilmiyor muyduk?

Bize ”devlet sırrı” dendiği zaman bile, sırrın ne kadar açık olduğunu görmüyor muyduk?


Her şeyi yeniden sorgulamak için, o dönemin resmi görevlilerinin ağzından “devletliler” sözünü duymak için bize davullu zurnalı bir tahliye gösterisi mi gerekiyordu?

Gösterisiz, gündemsiz harekete geçemez miydik?

Kimlere neleri sormamız gerektiğini bilmiyor muyduk? O cümleleri kurmaktan bu kadar aciz miydik?


Her şeyin zamanının geldiği bir yerdeyiz


O “devletlilere” ulaşmayı görev bilen, cinayetlerden mesul olduğunu ve gereğini yapmaya muktedir olduğunu gösterebilecek devlet görevlilerini daha ne kadar bekleyecektik?


Belki de artık her şeyin zamanının geldiği bir yerdeyiz.

Daha ilk yıldan beri biliyordum, nasıl da örgütlü bir cinayetle karşı karşıya olduğumuzu.


Tetikçilerimizin çoğu, milliyetçiliklerini yurtdışından sürdürürken biz aileler sürekli olarak mezar başlarına gidip geliyorduk. Arada sırada da duruşmalara gidiyorduk. Sanki hukuk tekniklerinden oluşturulmuş bir oyunun sergilenişini izliyorduk. Orada bizimle iyice alay ediliyordu. Ailelerin karşısında bir kütle vardı. Kitle demiyorum kütle diyorum. Soyut kavramlarla ifade edilen bir varlık vardı. Asla o kütlenin içindeki sorumlu kişileri göremiyorduk. Bize gösterilen sadece tetikçiler ile koruma kalkanlarıydı. Onlar zaten etrafı karartmakla görevliydiler, aralarından birçoğu kendi alanlarında üne kavuştu. Onları yükseltecek, omuzlarda taşıyacak kişiler, toplumumuzda hep mevcuttu.



Tetikçiler, sanki onlara biz musallat olmuşuz gibi davrandı


Şimdiye kadar birçok farklı duruşma salonunda, birçok tetikçi ve yakınları sanki kendilerine durduk yerde musallat olan biz ailelermişiz gibi tavırlar takındılar. Biz ise uzun yıllar içinde, her farklı gelişmede, her ortaya çıkan yeni halkada, yeni isimleri ezber etmek zorundaydık. Kinimizden değil görevimizden. Sanki sürekli bir sınav gibiydi, hiç bitmeyen bir ödev gibiydi. Ben kendi hikâyemdeki bütün o isimlerin arasından, emir komuta zincirini bilebilmeliydim. Sanki cinayet, biz ailelerden sorulmalıymış gibi ağzıma mikrofon uzatıp “Sizce, kim neden?” diye merakla soranlara en doğru cevapları verme sorumluluğunu yükleniyordum. Daha doğrusu bunu yerine getirememe suçluluğuyla kıvranıyordum. Çünkü kelimelerim yoktu, hep bir soyut alanda kalmaya mahkûmdum. Kelimelerimiz, ülkemizin dilinden değildi: “Kontrgerilla, gladio” diyorduk. Ama hep çok soyuttu.


Uğur Mumcu’nun bütün varlığını adayarak ulaştığı bilgiler, onun o titiz çalışması olmasaydı hepten karanlıklarda kalacaktık. O, bize geniş kapsamlı bir sözlük oluşturmuştu. Şu günlerde bile onun bize emanet ettiği dil kılavuzuyla birçok cümle kurabiliriz.


Aslında bu işin özünü, Türkçemizin en ustalarından Fazıl Hüsnü Dağlarca, cinayetin ilk günlerinde Abdi İpekçi’ye ithaf ettiği bir şiirde söylemişti: “Biri var yok edilmezse yok edecek hepimizi tek tek” demişti. Otuz bir yıl önceydi.


Böylesine kör, sağır, dilsiz kalmamız akıl alır gibi değil

Doğan Öz’ün, ondan bir yıl önce, 1978 yılında hazırladığı rapor ise çok berraktı. Bize “durumu bütün açıklığı ve acılığıyla” sunmuştu. O zaman görmeyenler olabilirdi. Ama onu, kendi işaret ettiği katledicilerin yönetiminde kaybettikten ve bu kadar tecrübeden geçtikten sonra böylesine kör, sağır ve dilsiz kalakalmamız akıl alır gibi değil.


Biz bütün bu yıllar boyunca durup bütün yok edilişleri seyrettikçe, dilimizi hiç geliştiremedik. Bir ara, Susurluk döneminde tam gerçeğe ulaşabilme umutlarını yeşertirken yine koyu bir karanlık püskürtüldü üstümüze, masal dilinden kurtulamadık, “canavarın kuyruğu” dedik, “buzdağının ucu” dedik. Aslında ciddi bir aşama kaydetmiştik. Ama uzun süre, kelimelerimizi edinemedik. Sonra birdenbire buzdağı eriyiverdi, biz kelime edinmeye, isim belirlemeye çabalarken onlar kendilerini söyleyiverdiler, kulaklarımız o sözü duydu; “operasyon” dediler.


Yıldan yıla çoğalan ölülerimiz, sorumluluklarımızı arttırıyordu. Milli piyango gibiydi sanki. Ama bir türlü milli bir mesele haline gelemiyordu. Piyango, hangi aileye vurmuşsa “ailenin acısı”, “ailenin mezarı”, “ailenin avukatı” “ailenin duruşması” “ailenin yıldönümü töreni” olarak üstlenilmesi gerekiyordu. Takvimlere dağılmış günlerde, basında biraz yer alanlarla hiç almayanlar, zaten ülkenin her yanında, birçok alanda oluk oluk akan kanlar arasında eriyip gidiyordu.


Kanıksattırılmaya çalışılan bir suçun işbirlikçisi gibi hissediyorum


Otuzu aşkın yıl içinde hiçbir değişiklik olmadı, sadece ölülerimiz çoğaldı, onların bazılarının parklara sokaklara verilen adları, ülkemizin dört bir yanına birer utanç belgesi olarak dağıtıldı. Başkaları adına konuşmam doğru olmaz, ama ben kendi adıma, babamın ve onun gibi canı alınanların adlarını taşıyan yerlerin önünden geçerken utanç duyuyorum. Sıradanlaştırılmaya, kanıksattırılmaya çalışılan, durmadan üstü örtülen bir suçun işbirlikçisi gibi hissediyorum kendimi. Biz o örtünün kaldırılmasına katkıda bulunamadıkça, tetikçiler kendi suçlarından yola çıkıp, hiç olmazsa cinayetlerin içindeki yerlerini, kendi paylarını mertçe, dürüstçe açıklamadıkça ve savcılar, asıl emir-komuta zincirine ulaşamadıkça bu suçluluk duygusundan kurtulamayacağım.


Saklanan sanıklar, karartılan kanıtlar, aşılan zamanlar nedeniyle birçok dava dosyası kapatılmış durumda. Yeni dönem cinayetlerde, çağın hızına uygun olarak henüz cinayet işlenmeden, karartma işlemlerinin başlatıldığını öğrenmemiz, aslında yepyeni dava dosyalarının da açılmasına neden olmalı, karartanları araştıran davalar açılmalı.


Yeni bir dava çerçevesinde toplanabiliriz


Bu durumda bizim müdahillik görevimizin henüz sona ermediği anlaşılıyor. Kendilerini sorumlu hisseden, geçmişin suçlarından arınıp yeni bir gelecek kurulmasını isteyen kişiler de, dava dosyasız bırakılmış ailelerin yanı sıra müdahil olabilirler, yeni bir dava çerçevesinde, bir duruşma salonunda toplanabiliriz. Hukukçular, bunun için gerekli hukuk araştırmalarına girişebilirler.


Birtakım uygulamalarını asla kabul etmeyip eleştirmekle birlikte, Ergenekon davası gibi bir davanın sürmesi sayesinde ve Taraf gazetesinin bizi aydınlatan dosyalar yayımlaması sayesinde sanki bir defterin sayfaları teker teker açılır gibi oldu. Gittikçe daha fazla somutlaşan kelimelerimiz ve bilgilerimiz sayesinde nasıl bir cinayetler zincirine dizildiğimizi daha iyi anlamaya, hiç olmazsa daha çok konuşabilmeye başladık.


Artık sıra, bu cinayetlerin, ilköğretimde okuyan bir çocuğun, tarih dersinde rahatça anlayabileceği bir dilde açıklanabilmesine geldi. Suçlular, yargılanıp cezalandırıldıkları ve resmi kayıtlarda yerlerini aldıkları zaman, ancak o zaman yakın tarihimizdeki bu cinayet dosyaları kapatılmış sayılacak. Hem belki de o zaman, tetikçilerin hangi gösterilerde yer aldıklarına artık kimse pek aldırmaz olacak.


ETİKETLER

haber