Politika

Anayasa konsensüsle yapılmalı

Dünyaca ünlü anayasa değişikliği uzmanı Prof. Andrew Arato, kapatma davası sonrası süreci ve AKP'nin ne yapması gerektiğini yazdı

25 Ağustos 2008 03:00

Prof. Arato, kapatma davası sonrası süreci ve AKP’nin ne yapması gerektiğini yazdı: “Kemalist elitle müzakere ve mutabakat gerçekten de mümkün gözükmektedir. Prof. Özbudun komisyonunun önerileri, anayasal değişiklik olarak zorlanmamalı. AKP, seçim barajını büyük oranda düşürmelidir.” “Ben olsam, yeni anayasada laikliğe ve cumhuriyetçiliğe daha net bir anlam verir, bir AKP taslağında gördüğüm gibi anayasanın değişmez hükümleri olmaktan çıkarmaya gayret etmezdim. Hatta, bazı temel hakları da eklerdim.” 

Anayasa değişikliği alanında dünyanın önde gelen otoritelerinden biri olarak kabul edilen Prof. Andrew Arato, geçen haziran ayında Milliyet’ten Devrim Sevimay’a verdiği bir mülakatta, Anayasa Mahkemesi’nin türbanla ilgili anayasa değişikliğini iptal kararından sonra parti kapatmaya yönelmemesi, bunun yerine konsensüs oluşturmaya çalışması gerektiğini belirtmişti.

Prof. Arato, Milliyet’te 18 Haziran tarihinde “AKP’ye kapatmaya gerek kalmadı” manşetiyle yayımlanan bu mülakatında Anayasa Mahkemesi’nin 5 Haziran tarihli “üniversitede türbana ret” kararını yorumlayarak, şöyle demişti:

“Bence Mahkeme bu değişiklikleri iptal ederek AKP’yi kapatmama düşüncesiyle sistemdeki rolünü yeniden belirledi. Yani dedi ki, ‘Bundan sonra daha güçlü, ama parti kapatma yetkisini sadece terör suçları için kullanan bir ortak olacağım. Konsensüs dışına çıktığı her an yasamayı uyaracağım. Artık otoriter tarafımı bir yana bırakıyorum, anayasal tarafımı öne çıkarıyorum.’ İşte bu mantık tüm sisteme oksijen verir ve Türk demokrasisini yukarı çıkarır. O zaman bu türban kararı dahi anlaşılabilir. Mahkeme’nin önemli bir partner olduğunu herkes kabul eder. Tek şart, Mahkeme’nin AKP’yi kapatmaması!”

Mahkeme AKP’yi kapatmadı ve Arato’nun öngörüsü haklı çıktı. Halen ABD ve Avrupa’da üç ayrı üniversitede ders veren ABD’li bilim insanı, Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi kapatmama kararını ve bu karar sonrası girilen dönemi Milliyet için kaleme aldığı ve ayrıntılı bir makalede değerlendirdi.

Prof. Arato, Frankfurt’taki Wolfgang Goethe Üniversitesi’nden gönderdiği “uyarılarla dolu” bu makalesinde başlıca şu mesajları verdi:

KAPATILMAMASI EN DOĞRUSUYDU

Türkiye’de Anayasa Mahkemesi, çok hassas bir konudaki kararını nihayet açıkladı. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) kapatılmayacak. Partinin, laiklik karşıtı fiillerin odak noktası olduğu gerekçesiyle hazine yardımından (yüzde elli oranında) mahrum bırakılması hukuken tartışmalı ve siyaseten gereksiz de olsa, doğru olan karar partinin kapatılmamasıydı.

Geçmişteki olumsuz örneklere rağmen, Anayasa Mahkemesi’nin başörtüsüne ilişkin Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde yapılan değişiklikleri iptal etmesinin, mantıken kapatma kararına işaret etmediğini düşünen az sayıdaki insandan biri olarak son derece memnunum, zira böyle bir karar hem anti demokratik hem de haksız olacaktı.

VESAYET REJİMİ YOK

AKP’nin pek çok iyimser muhalifinin ve kötümser destekçisinin adeta parti kapatılmış gibi bir tavır almalarına şaşırıyorum. Anayasa değişikliğinde AKP’nin hareket alanını daraltan özellikle anayasayı yenileme imkanını kısıtlayan bir vesayet rejiminin, devlet egemen bir rejimin yeniden kurulmuş olduğundan bahsedenler var. Mahkeme’nin kararındaki (daha az önemli olan) yanlış kısım, bugünkü siyasi durum ve mevcut seçenekler, bu türde bir yoruma gerekçe sağlamıyor. AKP’nin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın kapatma davası açmasından ve Mart’taki açık anayasal krizden önceki duruma dönmeye çalışması da bir yanıt olamaz.

ENTELEKTÜELLER KONSENSÜSÜ KÜÇÜMSÜYOR

Anayasa Mahkemesi’nin 5 Haziran’daki (türban) ve sonraki kapatmayla ilgili kararları, hükümete deli gömleği giydirmiş değil, ama hareket alanının sınırlarını tanımlamakta. Bu sınır, AKP’nin bazı entelektüel destekçilerince maalesef küçümsenen bir kavram olan konsensüsün gerekliliğidir. Demokrasinin yenilenmesi süreci devam etmelidir ve bunun tek yolu anayasa değişiklikleridir; tercihen yeni bir anayasanın yapılmasıdır. Siyasi bir devrimin yaşanmadığı bölünmüş bir toplumda, bu tür değişiklikler ancak konsensüs arayan bir yaklaşımla mümkündür.

ELİTLERLE UZLAŞMAK MÜMKÜN

AKP’nin pek çok destekçisi, konsensüsün mümkün olmayacağına inanıyor gibi. Konsensüs için münhasıran Cumhuriyet Halk Partisi’ne odaklanmaları ve partilerin ve sivil toplumun katılımıyla bir anayasa konvansiyonu kurulmasını isteyen TÜSİAD gibi sivil kurumlardan gelen önerileri reddetmeleri, çoğunlukçu siyaset anlayışını ve anayasal sürecin dar bir parlamenter yorumunu haklı çıkarmaya hizmet etmektedir. Son dönemde orduya, hükümetle konsensüse yönelik müzakerelerde bulunduğu için sert eleştiriler yönelten CHP, oldukça aşırı bir noktada konumlanmıştır. Ancak, parlamentodaki temsilciler dışında diğer aktörler devreye girdiğinde Kemalist elitle müzakere ve mutabakat gerçekten de mümkün gözükmektedir. (Aynen bir zamanlar CHP ile olduğu gibi.) Son üç yıl içinde yeniden yapılanan yargı elitinin de aldığı kararlara baktığımızda sistematik biçimde uzlaşmaya kapıları kapalı tuttuğunu söyleyemeyiz.

REFERANDUMU VE ÖZBUDUN TASLAĞINI KENARA KOYUN

Öyle ya da böyle, konsensüs ve uzlaşmanın mümkün olduğu varsayımı, mevcut durumda hareket imkanına yol açar; tersi ise iktidarsızlık durumuna veya Türkiye’yi yeniden bir anayasal krize sokacak umutsuz girişimlere... Öyleyse AKP ne yapmalıdır? Parti kapatma davası öncesi, 3 Mart 2008’de, anayasa hazırlanmasında çoğunlukçu yaklaşımın olası sonuçlarına karşı uyarılarda bulunduğum bir konferansta, AKP genel başkan yardımcısı ve partinin anayasa hazırlama komisyonu başkanı Dengir Mir Mehmet Fırat, CHP’ye (ve sanırım Kemalistler’e) rağmen konsensüsün nasıl sağlanabileceğini sormuştu. Orada dile getirdiğim argümanın, son aylarda olanlarla daha da güçlendiğini düşünüyorum. Sivil toplumla ve konunun uzmanlarıyla istişarelerde bulunduktan sonra dahi parlamentodaki üç parti arasında anayasaya ilişkin bir uzlaşmanın mümkün olmaması halinde, AKP, beşte üç çoğunluğunu, Cumhurbaşkanı onayı imkanını ve (175. maddeye göre hukuken mümkün olan) referandum opsiyonunu kullanarak kendi anayasa önerisini geçirmeye uğraşmamalıdır. Özbudun komisyonunun önerileri, partinin görüşleri olarak saklı tutulmalı, ancak anayasal değişiklik olarak zorlanmamalı.

YENİ ANAYASA İÇİN YÜZDE 10 BARAJ İNMELİ

Pek çok yorumcunun işaret ettiği gibi, AKP’nin yeni anayasa önerisi etrafında kampanya yürütmesinin mümkün ve gerekli olduğu yeni bir seçim sürecine ihtiyaç vardır. AKP bu seçimleri kazanırsa, 1995 ve 2001 yılları arasında anayasayı değişikliklerinde başarılı olan çok partili uzlaşma komisyonlarını yeniden kurmaya çalışarak anayasa değişikliği projesini sürdürebilir.


Maalesef, yüzde 10 barajı bulunan bugünkü seçim sisteminde yeni seçilen parlamentonun mevcudun aynısı olması tehlikesi var, hatta iki partili bir parlamento bile ortaya çıkabilir. 2002’deki iki partili ve 2007’deki üç partili meclis gibi, seçmenin yüzde 40-50’sini temsil eden partilerin dışarıda kaldığı bir parlamento Anayasa yapmak için doğru bir merci olamaz. Eğer AKP zaten başarısız olmuş çoğunlukçu siyaset yöntemine dönmek isterse böyle bir manzaradan rahatsız olmayacaktır. Ancak, konsensüse dayalı yeni bir anayasayla cumhuriyeti yeniden şekillendirmek isterse, çok geç olmadan, seçim sonuçlarının Mecliste orantısız bir sonuç yaratması ihtimaline karşı tedbir almalıdır. Seçeneklerden biri barajı büyük oranda düşürerek seçim sistemini değiştirmektir. Eğer gelecek seçimlerde uygulanacaksa, bu anayasa değişikliği gerektirir. Böyle bir değişiklik, sadece anayasaya uygun olmakla kalmaz, artık büsbütün anlamsızlaşan CHP dışında başka partilerle temsil edilmek isteyen laik güçlerin de çıkarına olur. Barajın kaldırılmasıyla birlikte, yeni merkez sağ ve merkez sol güçler parlamenter sürece katılmak isteyecekler, böyle bir imkâna sahip olacaklardır.

KOMİSYONA YÜZDE 3’LÜK PARTİLER DE ALINMALI

Eğer önümüzdeki seçimlerden önce böyle bir değişiklik mümkün olmazsa, AKP, şimdiden yeni yasama döneminde genişletilmiş bir anayasa komisyonu kurmayı ve işletmeyi taahhüt ettiğini açıklayabilir. Bu komisyon seçimlerde yüzde 3 veya 4 oranını geçmiş bütün partilerden temsilcileri barındırır (oran ne kadar düşük olursa o kadar iyidir) ve parlamentodaki anayasa komisyonuna tavsiyelerde bulunur. Tabii ki, bu genişletilmiş komisyonda bütün katılımcılara seslerini duyurma imkanı veren ama çoğunluğun meşru çıkarlarını gözeten karar alma kuralları olacaktır. Zaten, çoğunluğun çıkarları parlamentodaki aritmatikle ve nihai yasama yetkisiyle korunmakta olacaktır.

EN ÖNEMLİ PARTNER: ANAYASA MAHKEMESİ

Buradan, son ve en önemli noktaya gelebiliriz. Türkiye’nin, yeni bir anayasa ile ikili rejimini tam bir anayasal cumhuriyete dönüştürmesi gerekir, ancak bu da siyasi bir devrim yoluyla gerçekleşmeyecektir. Yeni anayasa dahi, 1982 anayasasının 175. maddesini ve onun değişmez hükümlerini (4. maddeyle garantiye alınan 1, 2 ve 3. maddeleri) kabul etmek durumundadır. Bunun anlamı, 4 Haziran kararı sonrasında Türkiye’nin yeni anayasasının, Anayasa Mahkemesi’nin gözetiminde yapılacağı gerçeğidir.

CHP’Yİ KONSENSÜS NÖTRALİZE EDER

Bu, Türkiye’de pek çok insanın düşündüğü gibi Türkiye’ye mahsus yeni bir olgu değildir; 1996’da Güney Afrika Anayasa Mahkemesi, kurucu meclis tarafından hazırlanan anayasanın bir kısmını anayasaya aykırı ilan etmişti. Bunun olması Türkiye’de de mümkündür, çünkü Anayasa’nın değiştirilemez hükümleri Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bir kurucu meclis olarak hükümranlığını kısıtlamaktadır. Konsensüse dayalı yaklaşım, değişikliklerin anayasaya aykırı olduğu iddiasıyla Mahkeme’ye başvurabilecek siyasi aktörlerin nötralize olabilmeleri açısından çok önemlidir. 148. madde uyarınca yalnızca Cumhurbaşkanı ya da milletvekillerinin beşte biri bu başvuruyu yapabilir; Mahkeme kendi kendisine değişikliklerin anayasaya uygunluğunu değerlendirme kararını alamaz. Konsensüse dayalı bir anayasanın ortaya çıkması ve yine de milletvekillerinin beşte birinin itiraz etmesi gibi istisnai bir durumda ise Anayasa Mahkemesi’nin kendi kurumsal çıkarları doğrultusunda hareket edeceği düşünülmelidir.

DEĞİŞMEZ HÜKÜMLERİ KALDIRMAZ, ÇOĞALTIRDIM

Bir mahkeme her şeyden önce kendi otoritesinin zayıflamasına karşı tavır alır. Bu sadece pragmatik değil ilkesel gerekçelerden dolayı da önemlidir. Kültürel anlamda patlamaya hazır simgesel meselelerle ilgili keskin bölünmelerin olduğu bir toplumda, uzlaşmaya varılamaması halinde şiddetli çatışmalara ve zayıfın, azınlığın ya da çoğunluğun baskı altına alınmasına yol açabilecek süreçlerin yaşanması ihtimaline karşı, bu tür simgesel meseleleri siyasi sürecin dışında tutmak iyi bir yöntem olabilir. Dolayısıyla, ben olsam yeni anayasada laikliğe ve cumhuriyetçiliğe daha net bir anlam vermeye çalışır, ama bunlarla ilgili maddeleri (gördüğüm bir AKP taslağında olduğu gibi) anayasanın değişmez hükümleri olmaktan çıkarmaya gayret etmezdim. Hatta mahkemenin yetki alanını genişletmek pahasına, değişmez hükümlere bazı temel hakları da eklerdim.

MAHKEME EVRİME AÇIK

Elbette mevcut şekilde kurulmuş ve üyeleri tayin edilen mahkemeleri bu şekilde güçlendirmek tehlikeli sonuçlara yol açabilir. Yeni bir anayasal sentez, Türk yargı sistemini ve Anayasa Mahkemesi’ni eski ikili sistemden kurtarabilir; daha kısa görev süreleri, daha profesyonel hâkimler, daha profesyonel atama süreçleri ve daha fazla denetim ve hesap verebilirlik yönünde değişiklikler Türk yargı sistemine daha özgür çalışma imkanı sağlayabilir. Bu şekilde özgürleşen mahkemeler uzlaşmaların, hukuk alanında yeniliklerin ortaya çıktığı alternatif alanlar haline gelebilirler. Anayasa Mahkemesi’nin, devletin koruyuculuğundan anayasanın koruyuculuğuna doğru -daha tamamlanmamış- evriminin işareti olan son kararı, bu türde bir dönüşümün mümkün olabileceğini açıkça göstermiştir.

ETİKETLER

haber