Gündem

'AK Parti önce Kemalist, sonra Gülenist vesayeti tasfiye etti'

Yeni Şafak yazarına göre, Erdoğan Şık ve Şener operasyonuna neden sahip çıktı?

31 Aralık 2014 14:06

Yeni Şafak gazetesi yazarı Hilal Kaplan, gazeteci Ahmet Şık’ın yeni kitabı “Paralel Yürüdük Biz Bu Yollarda”nın adına gönderme yaparak, “Dendiği gibi bu yollarda beraber yürünmediğinin, Ak Parti’nin ‘arıza çıkardığının’ en büyük kanıtı ise şüphesiz önce 7 Şubat 2012 darbe teşebbüsü ve ardından gelen 17-25 Aralık darbe teşebbüsüdür. Ak Parti, önce Kemalist, sonra Gülenist vesayeti bertaraf etti. Bu süreç, bürokratların seçilmişlere değil, seçilmişlerin bürokratlara talimat verdiği bir düzene nihayet geçebilmemizin de tarihçesini oluşturmaktadır” dedi.

Hilal Kaplan, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın gazeteciler Ahmet Şık ve Nedim Şener’in Oda TV davası kapsamında tutuklanmasıyla ilgili olarak “Öyle kitaplar vardır ki bombadan daha tesirlidir” sözleriyle ilgili olarak ise şunları söyledi:

Erdoğan’ın, hükümetin başı olarak, Avrupa Parlamentosu’nda bu duruma ‘bomba-kitap’ analojisiyle sahip çıkması ve bu vahim hatayı sahiplenmesi, Ergenekon operasyonlarının hükümetin devrilmemesi için hayatî önemde görülmesiyle bağlantılı olabilir.

Hilal Kaplan’ın Yeni Şafak gazetesinin bugünkü (31 Aralık 2014) nüshasında yayımlanan “Ak Parti-Cemaat birlikteliği” başlıklı yazısı şöyle:

 

‘Ak Parti-Cemaat birlikteliği’

 

2010 referandumunun hemen ertesinde, tam da Gülencilerin emniyet yapılanmasını deşifre ettiği kitabı çıkalı bir ay olmuşken Hanefi Avcı’nın tutuklanması hükümet kanadında ilk kuşkunun belirmesine sebep olmuştu.

Mart 2011’de, yine aynı yapılanmaya ilişkin kitapları gerekçe gösterilerek Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanması, bu kuşkunun belirginleştiği ve hükümet kanadından ilk karşı atağın yapıldığı tarihti. Şener ve Şık’ın tutuklamasından üç gün sonra, İstanbul Emniyeti İstihbarat Daire Başkanı Ali Fuat Yılmazer, gece yarısı saat üçte görevden alındı. Bundan iki hafta sonra da, yine hükümetin yaptığı baskıyla OdaTV savcısı Zekeriya Öz’ün görev yeri değiştirildi ve özel yetkileri elinden alındı. Öz’ün Ahmet Şık’ın basılmamış kitaplarını toplatmasının bardağı taşıran son damla olduğu söylenir. Ne var ki bu görevden almanın, ‘yeni HSYK’nın asıl niteliğini perdelemek ve Öz’ü 17 Aralık’taki esas görevine sessizce hazırlamak için olduğunu bugün biliyoruz.

Yine de Erdoğan’ın, hükümetin başı olarak, Avrupa Parlamentosu’nda bu duruma ‘bomba-kitap’ analojisiyle sahip çıkması ve bu vahim hatayı sahiplenmesi, Ergenekon operasyonlarının hükümetin devrilmemesi için hayatî önemde görülmesiyle bağlantılı olabilir.

Başbakan Erdoğan, defaatle İlker Başbuğ’un tutuklanmasına da karşı çıkmıştır. Ayrıca eski Genelkurmay Başkanı’nın özel yetkili mahkemede değil, Yüce Divan’da yargılanması gerektiğine inandıklarını da o dönem hem Başbakan Erdoğan hem de Cumhurbaşkanı Gül dile getirmiştir.

Malum, 7 Şubat 2012’de, Gülenci yapılanma, baştan beri kendilerine teslim edilmediği için hedef aldıkları MİT’e öldürücü darbeyi vurmaya kalktı. Bunda, Başbakanlık’taki böcekleri, Hakan Fidan’ın görevlendirdiği bir ekibin 28 Aralık 2011’de bulması da etkili oldu. 7 Şubat’ta hükümet, Gülenci yapılanmaya ilişkin teşhisi koymuş ama Fethullah Gülen’in bu noktadaki inisiyatifinin derinliğinden emin olamamıştı. O yüzden Gülen ısrarla Türkiye’ye davet edildi. Zira şayet ‘Hoca’ Amerika’da rehinse ve operasyonlar bir dış müdahaleyle yaptırılıyorsa, buna son vermek ve kendisiyle ilişkileri normalleştirmek, yapılanma meşru sınırlarına çekilmek istendi. Netice alınamadı.

Ardından Mayıs 2012’de Başbakan Erdoğan, kendi kişisel tarihini de en çok etkileyen darbe davası olan 28 Şubat soruşturmasına açıktan eleştiri getirdi: “Böyle bir dalga, iki dalga, üç dalga, dört dalga filan, bunlar toplumun huzurunu da doğrusu kaçırıyor. Bundan bizler de ciddi manada rahatsızız. Yani atılması gereken adımlar atılır, biter, geçer. Ama bu dalgalar böyle arka arkaya geldikçe o dalgalarda kusura bakmasınlar ülke boğulur. Bu kadar bu iş bence uzatılmamalı.”

Üstelik iddia edildiği gibi Başbakan Erdoğan bu yapıya ilişkin başından beri korumacı refleksle hareket ediyor olsaydı, Hrant Dink suikasti ertesinde görevlendirdiği ve sorumlu olarak Ali Fuat Yılmazer ile Ramazan Akyürek’i de hedefine koyan Başbakanlık Teftiş Kurulu raporunu imzalamazdı. O kamu görevlilerini ilgilendiren dosya, 2014’e kadar 25 Aralık savcısı Muammer Akkaş’ın elindeydi ve Akkaş dosyayı âdeta dondurdu. Yılmazer ve Akyürek’e dokunulamadı.

Ak Parti, hayatta kalma mücadelesi çerçevesinde sivil bürokrasi içerisinde yanında beliren bu grubun –organize bir grup olduğunu bilmeden- önünü açmıştır.  Bu noktada hükümetin paralel yapıyı teşhis ve tasfiye etmekte tedricen davranması eleştirilebilir. Ancak bunu yapmak sadece Türkiye’nin demokratikleşmesini kayıtsız şartsız destekleyen kesimlerin hakkı olabilir.

27 Nisan e-muhtırasından kapatma davasına kadar her adımda askerî-sivil bürokrasi vesayetine kılıf uyduranların, Balyoz seminer planı kayıtları ortada olmasına rağmen Türk ordusu içinde darbeci bir kliğin olma ihtimalini dahi elinin tersiyle itenlerin, paşaları darbe yapmaya cesaretlendiren ‘gazeteci’lerin ve bugünlerde çıplak gözle görülebilen paralel devlet yapılanması karşısında üç maymunu oynayanların hesap sormaya hakkı yoktur. Yani Kemalist vesayet rejimine kategorik olarak sahip çıkanların, Gülenci vesayeti eleştirmesi riyakârlıktır. Bu kesimler Ak Parti’yi el birliğiyle suya ittikten sonra, ‘yılana neden sarıldın?’ diye hesap soramazlar.

Dendiği gibi bu yollarda beraber yürünmediğinin, Ak Parti’nin ‘arıza çıkardığının’ en büyük kanıtı ise şüphesiz önce 7 Şubat 2012 darbe teşebbüsü ve ardından gelen 17-25 Aralık darbe teşebbüsüdür. Ak Parti, önce Kemalist, sonra Gülenist vesayeti bertaraf etti. Bu süreç, bürokratların seçilmişlere değil, seçilmişlerin bürokratlara talimat verdiği bir düzene nihayet geçebilmemizin de tarihçesini oluşturmaktadır.