Politika

Ahmet Altan: O generaller MİT TIR'larındaki silahları yakalamasalardı suç işlemiş olurlardı

"Bir yabancı güce parlamentodan habersiz silah yollamak suçtur"

02 Aralık 2015 10:52

Haberdar yazarı Ahmet Altan, MİT TIR'ları soruşturmasına ilişkin olarak, "Bir yabancı güce parlamentodan habersiz silah yollamak suçtur" dedi. 2'si general bir albayın tutuklanmasını eleştiren Altan, "Şimdi, bu kamyonları yakalayan generalleri tutukladılar. O adamların görevi bu kamyonları yakalamak.Yakalamasalar suç işlemiş olurlardı" ifadesini kullandı.

"Can Dündar ve Erdem Gül, bu silahların haberini yaptıkları için hapisteler" diyen Altan, "Yaptıkları, gazeteciliğin tarifine tamamen uygundur. Ve kendisine 'gazeteci' diyen herkes de bunu haber yapmak ve yayınlamak zorundadır. Gazeteciliğin görevi, böyle suçları ortaya çıkarmaktır" dedi.

Ahmet Altan'ın Haberdar'da "Devlet ve gazeteci" başlığıyla yayımlanan (2 Aralık 2015) yazısından bazı bölümler şöyle:

Bir yabancı güce parlamentodan habersiz silah yollamak suçtur.

Devletin parlamentoda kesinleşmiş ve resmileşmiş bir kararı yok ortada.

Zaten böyle bir “karar ve emir” olmadığı için bizzat “devletin” görevlileri bu kamyonları yakalayıp zabıt tutmuşlar.

Şimdi, bu kamyonları yakalayan generalleri tutukladılar.

O adamların görevi bu kamyonları yakalamak.

Yakalamasalar suç işlemiş olurlardı.

Devletin içinde bir grup örgütlenip “silah kaçakçılığı” yapsaydı, kaçakçılığı yapanlar “devlet görevlisi” diye yapılan iş suç olmaktan çıkacak mıydı?

“Silah kaçakçılığı” ile “devlet görevi” arasındaki fark, bu silahların “yabancılara” gönderilmesi için parlamentonun karar vermiş olmasıdır.

O karar olmadığına göre bu açıkça “silah kaçakçılığı” suçudur, suçu işleyenin devlet görevlisi olması suçun vasfını değiştirmez.

Ayrıca, silahlar “yabancılara” gittiği için daha başka yasa maddeleriyle de değerlendirilebilir.

Bunu, “yabancı güçlerle gizli işbirliği” faaliyeti olarak da kabul edebilirsiniz…

Ki bu da çok ağır bir suçtur.

Bu olayda bütün kuralları çiğneyen, suç işleyen ve bizzat “devlet görevlileri” tarafından yakalanan siyasi iktidar, suçluları yakalayanlarla birlikte bu suçun kanıtlarını yayınlayan gazetecileri de “casuslukla” suçlayarak tutukluyor.

Burada eğer “casuslukla” suçlanabilecek biri varsa o da silahları parlamentodan gizli olarak yabancılara gönderenlerdir, bu silahları yakalayanlar ya da kanıtları yayınlayanlar değil.

Ayrıca bu olay “devlet sırrı” kavramının ardına da saklanılamaz çünkü “suç” devlet sırrı olamaz.

Birileri kendi çıkarları için bu silahları yollamış olabilir.

Ya da bu yasadışı işin “devletin çıkarına” olduğuna hükmederek bu silahları yollamışlardır…

İki durumda da yaptıkları suçtur.

Bu suçu saklayabilmek için şimdi “hukuk” kılığında şiddet uyguluyorlar.

Silahları yakalayan generalleri ve haberi yayınlayan gazetecileri tutukluyorlar.

Can Dündar ve Erdem Gül, bu silahların haberini yaptıkları için hapisteler.

Yaptıkları, gazeteciliğin tarifine tamamen uygundur.

Ve kendisine “gazeteci” diyen herkes de bunu haber yapmak ve yayınlamak zorundadır.

Gazeteciliğin görevi, böyle suçları ortaya çıkarmaktır.

Suçu işleyenlerin “devlet görevlisi” olup olmaması gazeteciyi hiç ilgilendirmez, suçu işleyenlerin amacı da ilgilendirmez gazeteciyi, gazeteciyi saklanan suçun kanıtları ve belgeleri ilgilendirir.

Zaten Dündar’la Gül de belgeleri ve kanıtları yayınladılar.

Silahları gizlice yabancı bir güce yollayanlar “casusluktan” ya da silah kaçakçılığından yargılanmıyor ama bunun belgelerini yayınlayanlar “casusluktan” tutuklanıyor.

İşte bu, yasaları, kuralları ve devleti yok etmektir.

Zaten devletin yokedilişi “sistematik” olarak gerçekleştiriliyor.

Yirmiden fazla “faili meçhul” cinayetten sorumlu olarak yargılananlar serbest bırakılıyor, darbeyle suçlananlar aklanıyor ama “kaçak silahları” yakalayan generaller tutuklanıyor.

Faili meçhullerin sanıklarına ve darbecilere sahip çıkanlar bu generallere sahip çıkmıyor.

Bu, kuralsızlığın siyasi iktidardan medyaya ve topluma da yayıldığını ve kurallar çerçevesinin her düzeyde parçalandığını gösteriyor.

Bir darbe hazırlığının belgelerini yayınladığı için Mehmet Baransu’nun tutuklanması da bu kuralsızlığın ve yasasızlığın önemli parçalarından biriydi…

Baransu da sahipsiz bırakıldı.

Kanıtlanmış, belgelenmiş suçların sahipleri serbest bırakılırken, suçları ortaya çıkaranların, bunların kanıtlarını ve belgelerini yayınlayanların yakalanması, devletin yasal çerçevesinin parçalanması anlamına gelir.

Biz aynı görüntüyü 17/25 Aralık yolsuzluğunda da gördük, sanıklar bırakıldı, sanıkları yakalayanlar, belgeleri ve kanıtları ortaya çıkaranlar cümbür cemaat içeri atıldı.

Suçları ortaya çıkaranlara karşı uygulanan şiddet, siyasi iktidarın suçlarını yok etmiyor, aksine artırıyor…

Yasaların ve kuralların çerçevesini parçalayan siyasi iktidarın meşruiyetini de yok ediyor.

Yasalara, kurallara, hukuka uymayan hiçbir iktidar meşru olamaz.

Bir iktidarın meşruiyeti ancak yönetmeye talip olduğu devletin kurallarına ve yasalarına uymasıyla gerçekleşir.

Bugün karşılaştığımız tablo da iktidar o yasalara ve kurallara uymuyor.

Bu gerçeğin söylenmesini engellemek için de gazeteciliğin ve dürüstlüğün gereklerini yerine getiren herkesi hapse atıyor.

Hapishanedeki gazetecilerin, daha da artacağı anlaşılan sayısı büyüdükçe, iktidarın meşruiyeti daha da tahrip olacak ve uygulamaların şiddeti artacaktır.

Toplumun parçalanması da hızlanacaktır.

Bunu önlemek isteyenlerin yapacağı en önemli iş bir araya gelerek demokratik bir direnci ortaya koymaktır bence.

Hiç ayrım yapmadan, kuralsız bir şiddetin kurbanlarına sahip çıkmaktır.

Bu yapılmadığı takdirde, milyonlarca insanı bir arada tutmak için bulunmuş kurallar çerçevesi iyice parçalanacak ve toplum hiç beklenmeyen bir anda olmadık bir olayla kırılıp parçalara ayrılacaktır.

İktidarın uyguladığı şiddet de bunu hızlandıracaktır.

Gittiğimiz yol, bu yol işte.


Yazının tamamı için tıklayın