Yüzüncü yılında Ekim Devrimi

- A +

Ruslar, 20. yüzyılın başında ve sonunda iki büyük devrimle sarstılar dünyayı.

İlki, 1917 yılında Vladimir İlyiç Lenin’in başında olduğu Bolşevik devrimiydi. Ekim devrimi, yerleşik bütün değerleri sarstı, dünya politikasında depremler yarattı ve 20. yüzyılda yaşayan herkes, ister istemez ‘bu devrimden yana ve karşı olanlar’ diye iki kampa ayrıldı.

Yüzyılın sonlarına doğru aynı ülkede, Lenin’in koltuğunda oturan bir başka lider, Mihail Sergeyeviç Gorbaçov, dünyayı aynı ölçüde sarsan bir başka devrim gerçekleştirdi. Daha doğrusu çığrından çıkan bu değişimi elinden bir şey gelmeden izlemek zorunda kaldı.

Birinci devrim kanlıydı, ikincisi görece kansız oldu.

Perestroyka (yeniden yapılanma) adı verilen bu devrimle, Doğu Bloku, Berlin Duvarı, Varşova Paktı ve COMECON yıkıldı.

Sovyetler Birliği’nin çöküşü aslında çoktan başlamış ve Andropov döneminde yapısal değişimler olmuştu ama fatura, denetimi elinden kaçıran son birinci sekretere, Gorbaçov’a kesildi. Mihail Gorbaçov, son çare olarak gördüğü saydamlık ve yeniden yapılanma politikalarına başladığı zaman, işin bu boyuta geleceğini düşünememişti. Yıllarca baskı altında yaşamış, sesi çıkmamış federasyonların, cumhuriyetlerin ve onların adı duyulmamış politikacılarının böyle delicesine bir isteriye kapılacaklarını bilemezdi.

Yıllarca devlete sadık bir yurttaş olmanın erdemli görüntüsü altına gizlenen insanlar, daha özgür ve daha demokratik bir Sovyetler Birliği yaratmak isteyen Gorbaçov’un can düşmanı kesildiler ve daha sonra yine Gorbaçov’un yarattığı özgürlük ortamından yararlanarak, onu, Sovyetler Birliği’ndeki bütün sorunların sebebi olarak suçlamaya başladılar.

Bu durum bizi, ister istemez, özgürlük ve sorumluluk ilişkisini tekrar düşünmeye çağırıyor. Baskı altında yaşamış toplumlardaki ani özgürlükler, patlamalara ve özgürlük ortamını yok edecek tepkilere yol açabiliyor.

Fyodor Dostoyevski, Rusya’daki köleliğin kaldırılmasını bu açıdan yorumlamıştı. Yüzyıllar boyu ağır baskılar altında yaşamış olan köleler, özgür birer yurttaş oldukları andan itibaren, geçmiş dönemin öcünü alır gibi suç işliyor, saldırıyor, St. Petersburg sokaklarını cehenneme çeviriyordu.

Perestroyka’dan sonra da Sovyetler Birliği çok sarsıldı. Darbeler düzenlendi, Gorbaçov kısa bir süre Kırım’da tutuklu kaldı, ülke neredeyse iç savaş ortamına sürüklendi, Parlamento top ateşine tutuldu, liderler intihar etti, ekonomi altüst oldu.

1997 Aralık ayının dondurucu, buz tutmuş Moskova’sında Gorbaçov’la yaptığım beş saatlik görüşme sırasında, benim açımdan sorulabilecek hemen hemen her şeyi sordum. Bu soruları sorarken kafamda, Lenin’in Rosa Luxemburg ve Kautsky, Liebknecht gibi kuramcılarla giriştiği can yakıcı mücadeleler vardı elbette. Gençlik yıllarımızda okuduğumuz Lenin kitapları, bu tartışmaları tarafsız bir gözle izlememize ve aklın süzgecinden geçirmemize engel olmuştu. Ama özellikle Polonya’daki Gdansk tersanelerinde başlayan işçi sınıfı hareketinin, komünist yönetime karşı çıkması, Rosa Luxemburg ve onun gibi düşünenlerin haklılığını vurguluyordu. Bu teoriye göre komünizm, bir partinin idareyi ele alması ve yukarıdan aşağıya örgütlenerek baskı kurması yöntemiyle ulaşılabilecek bir sonuç değildi. Luxemburg, bu yöntemle kurulacak komünizmin eninde sonunda, işçi sınıfının çıkarlarıyla çatışacağı öngörüsünde bulunmuştu. Sovyetler Birliği’nin son devlet başkanı olan Mihail Gorbaçov, bu yöntemi “ütopya” olarak nitelendiriyordu.

Aklıma en çok takılan konu Gorbaçov’un, Sovyetler Birliği’nin dağılmasına yol açan olaylardaki rolü ve sorumluluğu olmuştur.

Bir dünya devi olan Sovyetler Birliği, iki kutuplu dünyanın büyük ülkesi, uzaya, ilk kez yapay uydu göndermeyi başarmış bir uygarlık, sona geldiği, tükendiği ve başka türlü olamayacağı için mi çökmüştü, yoksa Mihail Sergeyeviç Gorbaçov adlı devlet başkanının hatalı politikaları mı bu sonu hazırlamıştı?

Ne kadar güçlü olursa olsun, bir tek kişi, Kızıl Ordu’ya, Komünist Partisi’ne ve köklü Sovyet sistemine rağmen ülkenin sonunu getirmiş olabilir miydi? Pek de mümkün görünmüyordu bu doğrusu. Bir insan, bir sistemi dize getiremezdi. Zaten 1986’daki ilk görüşmemizde, devletin başına yeni geçmiş olan Gorbaçov’un da böyle bir niyeti yoktu. O, Lenin’e sadık olduğunu, komünist sistemin devam edeceğine inanıyordu.

İkinci tez, Sovyet komünizminin doğal ömrünü tamamlamış olduğu ve çöküşün önüne kimsenin geçemeyeceği görüşüydü.

Marx ve Engels’in teorisinden yola çıkan Rus komünizmi, aslında bu iki düşünürün öngörülerine pek de uymuyordu. Çünkü Marx ve Engels, komünizmi kapitalizmin son aşaması olarak görmüşler ve gelişmiş Batı ülkelerinde ani ve eşzamanlı bir dönüşümle komünizmin kurulacağını yazmışlardı. Lenin ise sanayinin, dolayısıyla da proletaryanın gelişmediği bir köylü ülkesinde, devrim yoluyla komünizmi kurmuştu. Acaba “emperyalizmin en zayıf halkası”nda yapılan bu devrim, klasik teoriye göre bir sapma, bir macera mıydı?

Ne kadar güçlü olursa olsun, bir tek ülke, kendisini kuşatacak olan kapitalist sistemin çökertme çabalarına dayanabilir miydi?

Belki de devrimden hemen sonra bu çelişkiyi ve tehlikeyi gören Troçki’nin “sürekli devrim” tezini ortaya atmış olması, bu gerçekliğe dayanıyordu. Ama hepimizin bildiği gibi, Lenin’in de bir ara desteklemiş olduğu “sürekli devrim” gerçekleşemedi. Troçki ülkeden kaçmak zorunda kaldı, daha sonra öldürüldü ve Sovyetler Birliği bir “vatan” temeli üzerinde örgütlenmeye başladı. İkinci Dünya Savaşı’nın da bu görüşü epeyce güçlendirdiği ve yurtsever duyguları yükselttiği söylenebilir. Bu savaş sonunda Avrupa’nın paylaşılması, başka komünist ülkelerin de ortaya çıkması sonucunu doğurdu.

1917 Ekim devrimi, dünyada yol açtığı büyük politik çalkantıların yanı sıra, aydınları çok heyecanlandırmış ve bir insan kardeşliği rüyasının gerçekleşeceği yolunda umutlar yaratmıştı.

Bu umuda kapılan dünya aydın ve sanatçılarının büyük çoğunluğu, başlangıçta Sovyetler Birliği’ni derin bir inançla savundular. Fakat Sovyetler Birliği’ne yapılan ilk gezilerle birlikte soru işaretleri ve sistem eleştirileri de uç vermeye başladı.André Gide’in ünlü kitabı Rusya’dan Dönüş, bu konudaki hayal kırıklıklarını yansıtan önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Martov, Zinovyev ve arkadaşlarının yargılandığı “Moskova Duruşmaları”, bu yeni düzenin adalet anlayışıyla ilgili soru işaretlerini artırmıştı. Stalin diktatörlüğünün acımasız uygulamaları ve komünizme inanmış kitleler üzerinde yarattığı dehşet duygusu, Yunanistan, İspanya iç savaşlarındaki yanlışlar ve ihanetlerle birleşince, Sovyet komünizmi dünya çapında bir hayal kırıklığına dönüşmeye başladı.

Bugün dünyada 1917 devrimini savunan pek az kişi var. Fakat ben Eric Hobsbawm’ın dediklerine katılmayı daha uygun buluyorum: “Bu devrim, en azından bir büyük ve mutlak başarıya ulaştı: Sovyetler Birliği’ydi bu başarının adı. Yani faşizmin yenilgiye uğratılmasıydı.”

Bir zamanlar Batı dünyasının kurtarıcısı olmuş ve faşizmi yenilgiye uğratmış olan Sovyetler Birliği, yalnız askeri alanda değil, bilim ve sanat yönünden de insanlığa katkılar sunmuş ve bütün hatalarına rağmen dünyada bir denge unsuru oluşturmuştu.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra kapitalizmin kesin ve nihai zaferini ilan eden borazanların müthiş kreşendosu, sağlıklı düşünmeyi engelliyor. Ama bu genel duruma uymayan örnekler de var. Mesela ekonomist John Kenneth Galbraith diyor ki: “1990’ların başlarına, hiç kuşkusuz Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki devrim, damgasını vurdu. Mükemmel olmayan bir ekonomik sistem dağılmış ve yerini bir anlamda sistemsizliğe bırakmıştı. Gerçek ortadaydı artık: Komünizm çökmüştü… Ama bu konudaki söylemler normalin üstünde abartılıydı. Kapitalizm, özellikle ABD’de sergilendiği biçimiyle olduğu gibi, Batı Avrupa ve Japonya’da da güçlüklerle karşı karşıyaydı. Kapitalizm, tükenmeyen krizlerle, önü alınamayan bir gerileme sürecindeydi.”

Michael Hardt ve Antonio Negri ise şöyle yazıyorlar: “Tezimize göre Stalin idaresinin dramatik yılları ve Kruşçev’in olgunlaşmamış erken yeniliklerinden sonra Brejnev rejimi, yüksek düzeyde bir olgunluğa erişmiş olan, savaş ve üretim için girişilen olağanüstü bir seferberlik sonucunda sosyal ve politik olarak kabul edilmek isteyen üretken bir sivil topluma, kabalığı zorla kabul ettirmeye çalışıyordu. Kapitalist dünyadaki soğuk savaş propagandası, yanlış bilgilendirme ve sahte bilgi üreten o ideolojik makine, Sovyet toplumundaki gerçek gelişmeleri ve orada oluşan politik diyalektiği görmemizi engelledi. Soğuk savaş ideolojisi, o toplumu totaliter olarak tanımladı. Oysa gerçekte Sovyetler, ekonomik gelişme ve kültürel modernizasyonun ritimleri kadar güçlü yaratıcılık ve özgürlük zikzakları çizen bir toplumdu. Sovyetler Birliği’nin totaliter bir toplum olarak değil, daha çok bürokratik bir diktatörlük olarak anlaşılması daha doğru. Ve ancak bu çarpıtılmış tanımları arkamızda bırakabilirsek, Sovyetler Birliği’ndeki politik krizlerin, rejimi gömecek noktaya gelene kadar tekrar tekrar ortaya çıkışını anlayabiliriz.

“Krizi sürdüren şey, bürokratik diktatörlüğe karşı çıkmak olmuştur. Sovyet proletaryasının çalışmayı reddetmesi, iş bırakması, aslında kapitalist ülkelerdeki proletaryanın, hükümetleri krizden krize sürükleyerek reform ve yeniden yapılanmaya zorlamak için verdikleri mücadelenin aynısıydı.

“Sovyet bürokrasisi, yeni işgücünün postmodern mobilizasyonu için gerekli olan cephaneliği oluşturamadı. Bundan korkuyordu. Baskıcı rejimlerin çöküşünden ve daha önce üretimi canlandıran Taylorcu, Fordcu öznel değişimlerden dehşete kapılıyordu. Bu, krizi dönüşü olmayan bir noktaya getirdi ve Brejnev’in kış uykusunu andıran hareketsizliğini de hesaba katacak olursak, tam bir felakete dönüştü.

“Önemli bulduğumuz şey, aslında işçilerin bireysel ve biçimsel özgürlüklerine karşı saldırı değil, daha çok modernite potansiyelini tükettikten sonra daha yüksek düzeyli üretime geçmek için kapitalist birikimli sosyalist yönetimden kurtulmak isteyen halk yığınlarının boşa harcadığı üretken enerjidir. Zıt yönlerden gelen bu basınç ve enerji, Sovyetler Birliği’ni, iskambilden yapılmış bir şato gibi dağıtan güçlerdir. Glasnost ve Presteroyka, Sovyet iktidarında özeleştiriyi temsil etmiştir ve sistem yenilenmiş, üretkenlik için demokratik bir geçişin gerekliliğine işaret etmiştir. Ancak bütün bunlar, krize engel olabilmek için fazla geç ve utangaç bir biçimde yapılmıştır. Sovyet makinesi, kendi gücünü kendine çevirmiş ve sonunda kendini durdurmuştur…

“Entelektüel ve maddi olmayan işgücü sektörleri, rejimdeki konsensüse verdikleri katkılarını çektiler ve onların ‘exodus’ü, sistemi ölüme mahkûm etti: Modernizasyonda sosyalist zaferden dolayı ölüm, yarattığı etki ve artı değerleri kullanamamaktan dolayı ölüm, postmodernizme geçişi dayatan öznel şartları boğan bir nefes kesilmesidir.”

Türk edebiyatının Sovyetler Birliği’nde tanınmasında önemli bir rolü olan ve Haziran 2003’te kaybettiğimiz Vera Feonova, yıllar önce karlı bir Moskova akşamında bana, komünizmi bambaşka bir görüş açısından anlatmayı denemişti: “Sizler için komünizm teoridir, politikadır, felsefedir, dünya görüşüdür ama benim için sabah alacakaranlıkta kalktığım zaman dolapta bulduğum minicik yağ topağını işe gidecek kocamın dilimine mi, yoksa okula gidecek oğlumun ekmeğine mi sürmem gerektiği sorusudur,” demişti.

Bu uyarı karşısında, dışarıdan yargılarda bulunmak istemiyorum ama Sovyetler Birliği’nin dağılmış olmasının dünyada yarattığı büyük boşluğun farkındayım.

Eğer dünyada açlık devam ediyorsa, bir milyar insan günde bir doların altında bir gelirle hayatını sürdürmek zorunda kalırken, sanayileşmiş ülkeler giderek daha da zenginleşiyorsa, dünya nüfusunun altıda birinin temiz suya ulaşma olanağı bile ortadan kalkmışsa, ortada bir problem var demektir. Küreselleşme karşıtı gösterilerin hepimize haykırdığı bu gerçekler, henüz bir teoriye ve dünya çapında bir felsefi tutarlılığa kavuşmamış olabilir. Ama bu, kavuşmayacağı anlamına da gelmez.

Proletaryanın öncülüğünde bir devrim fikri, yerini yeni bir teoriye bırakmak üzere. Adı ne olursa olsun, böyle bir görüşe ihtiyacımız var. Tarih boyunca karşılıklı dengelerden oluşmuş dünya politikası, kapitalizm egemenliğinin sonsuz ve sınırsız ihtiraslarına kurban edilemez. Bu yüzden birçok kişi, yeni ve adı konmamış bir dönemin eşiğinde olduğumuzu sezebiliyor. Ben de bu kişiler arasındayım.

Mihail Gorbaçov, 1997 Aralık ayındaki konuşmamızda, “ütopya” hatta “aptallık” olarak nitelediği bir başka gelişmeyi de kaygıyla izlediğini anlatmıştı. Ufukta, Amerikan hegemonyası tehlikesi görüyordu. Birtakım çevrelerin (ki, daha sonra bu çevrelerin kimler olduğu ortaya çıktı), Başkan Clinton’ı etkileyerek dünyada bir Amerikan egemenliği kurulması için gayret gösterdiklerini anlatıyordu. Eğer Amerika bu yola girer ve dünya enerji kaynaklarına el koyarsa sonu gelmez çatışmalara sürüklenecek ve bu “ütopya ve aptallık” yenilgiyle sonuçlanacaktı.

Bu cümleleri okuyunca, insan, 21. yüzyıldaki kanlı gelişmeleri düşünmeden edemiyor. Demek ki Mihail Gorbaçov, yıllar önce gidişatı görmüş ve Pentagon’da toplanan şahinlerin sahneye koyduğu oyunu sezmişti. Aradaki tek fark, “ütopya”yı uygulamaya başlamak için bir başkan değişikliği gerekmesiydi. Bill Clinton’a kabul ettiremedikleri stratejiyi, George W. Bush adlı bir başkanın döneminde deneme olanağına kavuşacaklardı. Bugün Ortadoğu’yu cehenneme çevirmeye devam eden  politikanın tohumları o dönemde atıldı.

Her şeye rağmen insanlık tarihinin en umutlu başlangıcı olarak selamlanan Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılında Hobsbawm’ı akıldan çıkarmamak gerekiyor: Avrupa’yı saran faşizm bu devrim sayesinde ezilebilmişti.

Okuyucu Yorumları