- A +

“Akılsızdır, ölümlülerin kentlerini her kim yağmalıyorsa; ölülerin mezarlarını, kutsal eşyalarını yıkanın kendisi de yıkılacaktır.”(1) Euripides, “Troyalı Kadınlar” adlı ünlü tragedyasında Poseidon’a söyletir bu sözleri.

M.Ö. 415 yılında Atina ile Isparta arasında geçen ve 10 yıl süren Peloponnesos Savaşı sırasında yazılan Troyalı Kadınlar, aradan yaklaşık 2500 yıl geçmesine rağmen güncelliğinden hiçbir şey kaybetmeden günümüze kadar gelmiştir. Bunun kuşkusuz temel nedeni, o dönem yazılmış olan diğer tragedyalarda olduğu gibi insanlık durumuna ait, evrensel diyebileceğimiz bir konusunun olmasıdır.

Troyalı Kadınlar, savaş ve savaşın neden olduğu yıkımları konu edinir. Savaş olgusu gerek ortaya çıkış süreçleri, gerek etkileri gerekse de sonuçları bakımından ne yazık ki bir insanlık problemi olarak her zaman güncelliğini korumaya devam etmektedir. İnsanlığın yaşadığı ve büyük yıkımlarla sonuçlanan savaşlar sonrasında yükselen barış istekleri ise, yine ne yazık ki, günümüze kadar savaşları önlemeye yetmemiştir.

Bombalarla yerle bir edilen kentler, köyler, yerinden yurdundan edilen insanlar, birer sayısal ifadeye dönüşen gencecik hayatlar, vatan, din veya bir ideoloji uğruna dağıtılan “şehitlik” unvanları... Tabutlar Tabutlar... Tabutu bile olmayanlar. Savaşla birlikte gelen açlık, yoksulluk, çaresizlik, daha en başında bütün taraflarının kaybettiği masumiyet... Troyalı kadınların feryatlarının bugün de kulaklarımızda çınlıyor olmasının nedenleri, bugün de yabancısı olmadığımız bu gerçekler olsa gerek.

Euripides bizi yenilmiş, yakılıp yıkılmış bir kentin yıkıntıları arasına götürür. Savaş bitmiştir, savaşın kazananı değil de mağdurlar vardır sahnede: Kadınlar. Onlar, hep olduğu gibi, savaşın ne nedeni ne de failleri olmadıkları halde en çok kaybedenidirler. Eşlerini, çocuklarını, evlerini ve yurtlarını yitirmiş acı ve çaresizlik içinde başlarına gelecek daha büyük felaketleri beklemektedirler. Troya, bir Yunan kenti ve orada yaşayan bir halk yeryüzünden silinmek üzeredir. Üstelik bunu yapan dışardan bir güç değil başka bir Yunan kentidir. Bütün erkekler öldürülmüş, tapınaklar da dahil olmak üzere kent yerle bir edilmiştir. Geriye kalan sadece paylaşılmayı bekleyen kadınlar ve çocuklardır. Öyle ki sonuç Tanrıları bile kızdırmıştır.

Troyalı kadınların acılı çığlıklarında savaşa ve savaşın aptallığına, acılı sonuçlarına isyan vardır. Oyun bizi savaş üstüne düşünmeye, savaşı sorgulamaya zorlar.
İster kazanılsın ister kaybedilsin, her türlü savaştan geriye kalan, insanın “düşman” diye belirledikleriyle birlikte, bir anlamda kendini çılgınca yok etme, dünyayı herkes için cehenneme çevirme aptallığının yol açtığı acılar değil midir?
Sonucu ölüm, yıkım ve acılı ağıtlar olacaksa, savaşın ne uğruna yapıldığının bir önemi var mıdır?
İyi ve haklı bir savaş olabilir mi?
Savaşın kaybedeni gerçekte insanlığımız değil midir?

Troyalı Kadınlar, Yunan dünyasına yönelik, içeriden yapılan şiddetli bir eleştiridir aynı zamanda. Oyunda savaşın ve yaşananların Yunan dünyası için bir kara leke, bir utanç olduğu apaçık bir şekilde ifade edilerek, seyircinin yaşadığı toplumun ayıplarıyla, suçlarıyla bir bakıma yüzleşmesi sağlanır. Çoğunluğa, iktidara, çıkarlara ters düşmek pahasına doğruyu söylemektir bu, haksız olanı göstermek, eleştirmektir. Yunan demokrasi geleneğinin bir gereğidir bu.

Bugün içinde bulunduğumuz savaş ortamında, iktidarından muhalefetine dört bir yandan yükseltilen savaş çığırtkanlığına karşı bırakın eleştiri yapmayı, “barış” demek bile neredeyse suç sayılır olmuştur. Savaşa karşı tek bir karşı ses bile istenmemektedir.

İşte geçtiğimiz gün bir grup aydının savaşın durdurulması ve barış sağlanması talebiyle milletvekillerine gönderdikleri mektuptan cümleler:

Sınırlarımızı korumanın ve beka sorunu yaşamamanın en iyi yolunun karşılıklı dostluk ve iyi komşuluk bağlarını güçlendirmek olduğuna inanıyoruz. Güvenliğimizin milyarlara mâl olan silahlanmayla, gencecik insanların yaşamı pahasına ve on binlerce aileyi yersiz yurtsuz bırakacak bir savaşla değil, karşılıklı müzakere ve işbirlikleri üzerinden sağlanacağını, üstelik bunun mümkün olduğunu, tecrübe ile biliyoruz."

Bu da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Çorum’da cevaben yaptığı konuşmadan cümleler: “...Profesör olmak, doçent olmak, sanatçı olmak size artı değer mi katıyor? Hainler. Vicdansızlar. Ahlaksızlar. Neden o zaman üç maymunu oynadınız? Şehitlerimizin kanı yerde kalmayacak bunu biliniz. Bunların yaptığı riyakarlıktır, fikir soytarılığıdır, teröristlere canlı kalkan olmaktır.” 

Savaş yerine barış istemek, kimse ölmesin demek, savaşın olası sonuçlarına dikkat çekmek neden teröre yardım etmek olsun, hainlik, vicdansızlık, ahlaksızlık olsun? Neden farklı bir ses duyulmasın? Bu kadar öfkenin, tahammülsüzlüğün nedeni nedir?  

Yazımızı bütün savaş çığırtkanlarının ve her tür savaş eleştirisini ihanet olarak görenlerin duyması dileğiyle, Troyalı Kadınlar’dan, acılı bir ananın Hakabe’nin, gencecik oğlu Hektor’u  toprağa verirken yükselttiği acı çığlığıyla bitirelim.

“...Ey babasınınki gibi tatlı eller, kırılmış, cansız halde önümde duruyorsunuz. Ey, sevgili ağız, çok şey taşıdın, yitirdin. Yanıma geldiğinde, bağın çözülürdü. Ana, derdin, senin için saçımdan bir tutam keseceğim, arkadaşlarımı mezarına getireceğim, sana sevgi sözleri söyleyeceğim. Sen beni değil, fakat yaşlı, yurtsuz, çocuksuz olan ben, genç, biçare olan seni gömüyorum. Yazık, yazık! Sarılmaların, öpmelerin, o ninnilerimle uyumaların artık benden uzaktalar. Ozan mezarının üzerine ne yazacak? “Bu çocuğu korktukları için Argoslular öldürdü” diye mi yazacak? Hellas için ne utanç verici...”(2)


1 - Euripides, Troyalı Kadınlar, s.6, çev: Sema Sandalcı, Arkeoloji ve Sanat Yayınları

2 -  a.g.e, s.56

Okuyucu Yorumları