İran'da patlamanın tohumları günlük hayattan başlıyor

- A +

Gece yarısı saat 02:00 odamın kapısı çalıyor, öyle böyle değil, hızlı hızlı yumruklanıyor.

1983, Tahran “El İstiklal” Oteli. Yani, “Özgürlük” Oteli. Hilton Otelinin adı, İslam Devriminden sonra “El İstiklal” oluyor.

Kapı vurulmaya devam ediyor, açıyorum, karşımda 16-17 yaşlarında iki çocuk, hafif hafif çıkmaya başlayan sakallarını bırakmışlar. Saç, baş karışık, lastik çizmeler, ellerinde cop benzeri bir sopa.

Farsça bir şeyler söylüyorlar, anlamıyorum, daha sonra biri kırık dökük bir İngilizce ile “Bavulumu aşağıya resepsiyonun önüne indirmemi” söylüyor.

Gece saat 02:00 bavulu aşağıya indireceğim.

“Siz kimsiniz” demeye kalmadan, kılık kıyafet yerinde, “Pasdaran” diyorlar, yani, “devrim muhafızları”.

Bavulu bu saatte neden indireceğim?

“Humeyni öyle istiyor!..”

1983’te Turgut Özal Başbakan olduktan sonra ilk yurt dışı gezisini İran’a yapıyor, geziye ben de katılıyorum.

Ertesi sabah gezi sona eriyor, Ankara’ya döneceğiz, bavulları güvenlik açısından erken veriyoruz, her gezide öyle. Ama, gece saat 02:00'de filan değil. Sabah kalkınca, uygar bir biçimde ve saatte.

Ama, şimdi iki çocuk tutturuyor, “Humeyni istiyor, bavullar şimdi aşağıyla inecek”.

Her odayı tek tek dolaşıyorlar.

Dikta rejimi

“Humeyni istiyor” diye saçmalamak, gece yarısı odaları dolaşmak, “bavulları indirin” diye dayatmak, konukları rahatsız etmenin ötesinde, kendi rejimini dayatmaktan başka bir şey değil.

Tahran’da bulunduğumuz üç gün içinde buna benzer pek çok mantıksızlıkla ve saçmalıkla karşılaşıyoruz. Karşımıza her sefer “Pasdaranlar” çıkıyor ve abuk sabuk istekte bulunuyor.

Bundan sadece İran’a gelen yabancılar değil, İranlıların kendileri de çok rahatsız. Hatta, o nedenle yabancılarla sohbet etmeyi arayan otel çalışanları “dövizi biz bozabiliriz” diye yaklaşıyor.

Dolar biriktirmek ve İran’dan kaçmak için.

Şah gitmiş, iyi güzel, bir dikta dönemi sona ermiş, iyi güzel ama, yerine gelen “İslam Devrimi” mantığın m’sinin olmadığı bir başka diktatörlük kurmuş.

Günlük hayata öyle yansıyor ki, insanı çıldırtan mantıksızlıklar diz boyu.

Pis çarşaflar

Devrimin ruhuna uygun olarak, yönetim eski Hilton Oteli’ne el koyuyor ve adını “El İstiklal” olarak değiştiriyor.

İyi de çarşaflar pis, havlular elbezi gibi ve pis, otelde hizmet ara ki, bulasın.

Bir yemek söylemek ve yemeğin gelmesi için temizinden bir saat geçiyor, o da sekiz, on kez “garsonları” ikaz ederek. Söylüyorsun, adam oralı değil:

“Acele edersek, Pasdaran kızabilir”.

Acele eden filan yok, normal servis yok, ayrıca neden kızıyor, belli değil. Kızan filan yok, garson da kendine öyle bir gerekçe uyduruyor, “İslam Devrimi” adına.

Her yerde içki yasak ya, evlerde içkiler gırla gidiyor.

Herkes örtünüyor ya, evlerde davete katılan yabancıların yanında, kadınlar başları açık dolaşıyor.

Rejime günlük hayatta tepki böyle böyle tohumlanıyor.

Temelinde baskı ve mantıksızlık yatan bir rejim.

İslam Devrimi ritüeli

1983’ten sonra iki kez daha gidiyorum İran’a. Sonuncusu 2008.

Ahmedi Nejat Cumhurbaşkanı.

Aynı saçmalıklar devam ediyor günlük hayatta ancak, bir farkla.

Halktaki rahatsızlık artık gözle görülür boyutta.

Özellikle kızlar ve kadınlar pastanelere rahatlıkla gidiyor, gerçi kapalılar ama, davranışları, sohbetleri daha serbest hale gelmiş.

Toplumu ajite etmek amacıyla, cuma günleri Tahran Üniversitesinde bulunan üç, dört bin kişilik camide kılınan namaz tam bir “İslami devrimin ritüeli”.

Namaz öncesinde yönetimin tepesinde yer alan, önemli bir kaç siyasi ve ruhani kişi, Genelkurmay Başkanı geliyor, başta Amerika, “gavurlara” giydiren nutuklar atıyor.

Namaz değil, sanki miting.

En ön sırada başlarına kırmızı band takmış, Pasdaranlar, ellerinde silahlar.

Namazdan sonra çeşitli sloganlarla Pasdaranlar sokağa dökülüyor ve Amerikan düşmanlığında sembolleşmiş, “yaratılan bir düşmana karşı” yürüyüş başlıyor.

Dışarıdan bakınca, “bu nasıl bir ülke, nereye gidiyor bu ülke” demekten insan kendini alamıyor.

 

"Düşman" hep yabancı

İran yönetiminde temel tez şu:

Hep bir “düşman” var. Hiç eksik olmayan o “düşman” İran’ın iyiliğini istemiyor. O “düşmana” karşı savaşmak, her İran’lının ulusal görevi.

Ulusal görev, çünkü o düşman “yabancı”.

İslam Devrimi halk indinde ayakta kalmanın formülünü “yarattığı düşmanla mücadelede” buluyor.

Şimdi de, rejime karşı ayaklanmaları İran yönetimi “yabancı parmağı” olarak niteliyor.

Kırk yıldır süregelen bıktırıcı tekrarın devamı olarak.

Çok dikkat çekici, Şah Rıza Pehlevi’nin kaçmasından sonra, 1979 Şubat ayında Tahran’a gelen Humeyni yeni rejimi iki ana noktada belirliyor, geldiği andan başlayarak, söylemleri hep bu yönde:

“-Yabancı etkiden uzak,

-İslam’a sadık bir yönetim”.

Tıpkı, bugünkü ayaklanmalar karşısında İran Yönetiminin söylediği gibi.

Ayaklananları “yabancılarla işbirliği yapanlar” gibi gösterip, halkın çoğunluğunu kendi yanına çekmek planı.

Bu sefer de tutar mı, yoksa artık bıçak kemiğe dayandı mı?

Yıllardır ekilen tohumları görmezden gelerek, halktaki birikimi “yabancı parmağına” bağlamak en kolay yol.

Oysa, patlamanın tohumları “günlük hayatta” bolca var.

Okuyucu Yorumları