- A +

Cannes Festivali, her yıl olduğu gibi bu yıl da, dünyada olup bitenleri gündemine alıyor. Kadınlara, eşcinsellere, farklı kültürlere ve dinlere yönelik ayrımcılığı kınayan, kadınların özgürlük mücadelelerine destek veren filmlerden bir bölümüne geçen yazımızda değinmiştik. Yarışmanın genel düzeyinin pek parlak olmadığını düşünürken, dün izlediğimiz iki filmle yüzümüz güldü. Nihayet, Altın Palmiye’ye ulaşabilecek yetkinlikte iki film gelmişti karşımıza.

Birkaç yıl önce yaptığı “La Loi du Marche / Pazarın Kanunu” ile oyuncusu Vincent Lindon’a Cannes’da İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandıran Fransız yönetmen Stephan Brize, başrolde gene Lindon’u oynattığı “En Guerre / Savaşta” filminde bir kez daha işçi sınıfı mücadelesine odaklanıyor ve belgesel tadında bir anlatımla, kapatma kararı verilen bir Alman otomobil fabrikasında işlerini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalan işçilerin mücadelesini anlatıyor. Gerçekçi ve yalın bir anlatımla, güncel bir sorunu, küreselleşmenin sonuçlarını beyazperdeye yansıtan Brize’nin filmi yüreği emekçilerden yana atan herkesi etkileyebilecek güçte.

En Guerre / Savaşta

Fransa’nın önde gelen sosyalist işçi sendikası CGT üyesi bir işçiyi canlandıran Lindon’un ve tüm kadronun oyunculukları filmin başarısında önemli rol oynuyor. Patronların mücadeleyi kırmak adına uyguladığı strateji, farklı sendikalar arasında doğan görüş ayrılıkları, alınan tavizler sonucu mücadelede geri adım atıp atmama gibi konular, günümüz işçi sınıfı mücadelesinin can alıcı sorunları. Bunları didaktik bir dille anlatmıyor Brize. İşçilerin mücadelesinde yenilmek de var. “Savaşta yenilebilirsiniz ama savaşmazsanız zaten yeniksiniz” diyor Brize. Devrimci sendikalarımızın tüm işçilere göstermesi gereken bir film bu. Ama, geniş kitleleri de etkileme potansiyeli var. Tabi, geniş dağıtım olanaklarına kavuşabilirse. Yapmacık konularla uğraşan sinemacılarımıza özellikle tavsiye etmek isterim.              

Dün izlediğimiz bir başka ‘Yarışma’ filmi, ‘Siyah’ Amerikan sinemanın parlak isimlerinden Spike Lee’nin “Blackkklansman”ı, sağlam bir içeriği, vurucu bir anlatımla karşımıza getiriyordu. Şimdiden, Palmiyenin adayları arasında olduğunu söyleyebilirim. ‘Bir Spike Lee filmi’ yerine, ‘A Spike Lee Joint’ demeyi tercih eden yönetmen, filmine Amerikan İç Savaşı’ndaki ölüleri göstererek başlıyor filmine ve dünden bugüne Amerikan toplumundaki ırkçılığı etkileyici bir dille anlatıyor.

Blackkklansman

“Blackkklansman” (evet, üç ‘k’ ile), Ku Klux Klan adı altında örgütlenen ırkçı çetelerin Amerikan toplumunda bugün de var olduğunu, hatta sistemin koruması altında olduğunu anlatırken, Trump’ın sözlerine gönderme yapmaktan geri durmuyor. Alışıldık ‘ırkçılık karşıtı’ filmlerden farklı bir yol izliyor Lee; siyah kahramanını bir sivil polis olarak konumlandırarak. ‘Siyah’ların toplantılarından, Colorado’daki Ku Klux Kaln çetesinin liderliğine uzanan, ‘Siyah’ (African-American) kimliğine ihanet etmeksizin görevini yapan bir polisin öyküsü bu. Spike Lee’nin, “Do the Right Thing” ve “Jungle Fever”dan bu yana izlediğimiz en güzel filmlerinden biri. Irkçılığa karşı mücadeleyi ‘sistem’ içinde sürdürmek mümkün mü sorusunu sorduran... Başrollerde, John David Washington ve Adam Driver’ın yorumları ile daha da güçlenen film, Amerikan devletinin temellerinde Jenosit ve köleliğin bulunduğu gerçeğinin altını cesaretle çiziyor. Amerlka’ya egemen ‘Beyaz Güç’e karşı ‘Siyah Güç’ü savunarak...

Anlatacak bir derdi olmayan yönetmenlerin biçimci çabaları hiçbir zaman tercihim olmadı. İçerik benim için hep birinci planda oldu. Ama, salt içerik bir filmi kurtarmaya yetmiyor elbette. İyi işlenmiş bir senaryo, güçlü diyaloglar ve tutarlı bir sinema dili olmadığında eleştirmenler filmi yerden yere vurabiliyor. Nitekim, “Güneşin Kızları”nın başına gelen de bu oldu… Geçen yazımda, beğendiğimi belirttiğim Polonya filmi “Soğuk Savaş” konusunda ise genel bir kabul var. Çünkü, sinemasal anlatım, öykünün gerisinde kalmıyor. “Ida” ile Yabancı Film Oscar’ını kucaklayan Pavel Pawlikowski’nin bu  yıl Cannes’da büyük ödüllerden biri olmasa da, ödül listesinde yer alması sürpriz olmayacak.

Mandela’dan Manto’ya

Yarışma dışı bölümlerde gösterilen politik içerikli filmler arasında, Fransız yönetmenler Nicolas Champeaux ve Gilles Porte’un  “Devlet Mandela ve Ötekilere Karşı” adlı belgeseli, Mandela’nın 1963-64 yıllarında sekiz arkadaşı ile birlikte ölüme mahkum edildiği mahkemenin kayıtlarından oluşturulmuş. Güney Afrika’daki ‘apartheid’ rejimini mahkum eden önemli bir yapım.

‘Belirli Bir bakış’ bölümünde yarışan Hintli yönetmen Nandita Das’ın “Manto” adlı filmi ise, Hindistan’ın bağımsızlığı tanınırken, ikiye ayrıldığı ve Müslüman-Hindu çatışmasının zirve yaptığı 1948 yılında geçiyor. Ülkenin en ünlü yazarlarından Saadat Hasan Manto’nun yaşam öyküsünü gerçekçi bir anlatımla beyazperdeye taşımış yönetmen. Yapıtlarında, politikadan çok cinsel özgürlük temalarını işleyen yazarın, Bombay’den Lahor’a (Pakistan’a) taşınmak zorunda kalmasının ve orada karşılaştığı baskıların öyküsü bu. Farklı kimlikleri çatıştırarak ülkeleri ele geçirmeye çalışan emperyalizmden yakasını kurtaramayan ülkeler için ders niteliğinde bir yapım.

Manto

Yarışma dışı Özel Gösterimde sunulan Iran kökenli Amerikalı yönetmen Ramin Bahrani’nin “Fahrenheit 451”i, ünlü romanın beyazperdede yeni bir uyarlaması. Michael B. Jordan, Michael Shannon ve Sofia Boutella’nın başrolleri paylaştığı yapım, gerçeklerin ve tarihin yeniden yazıldığı, itfaiyecilerin son kalan kitapları toplayıp yaktığı ünlü distopya bugün dünyanın farklı köşelerinde gerçeğe dönüşmüş durumda. Bir farkla ki, artık kitap yakmanın yerini sosyal medya yasakları almış. Yönetmen, klasik bir uyarlama yerine bir güncellemeye başvurabilirdi pekala.

Fahrenheit 451

Ayrımcılık teması, Cannes’ın sevdiği temalardan biridir. Her zaman siyasal nedenlere bağlı değildir, ayrımcılık. Irk, dil, cinsiyet ayrımcılığından, ya da kendimize benzemeyen herkese, yani ‘öteki’ne karşı duyulan korkudan kaynaklanan ayrımcılıktan söz edebiliriz. Mısırlı genç yönetmen A.B. Shawky’nin, bir kampa konularak toplumdan soyutlanan cüzzamlıların dünyasını anlattığı “Yomeddin” Yarışma’daki tek ‘ilk film’. Filmin kahramanı hristiyan Beshay, çocukken bırakıldığı kamptan ayrılıp, küçük bir eşek arabasıyla doğup büyüdüğü topraklara doğru bir yolculuğa çıkar. En iyi arkadaşı, müslüman Obama da onu yalnız bırakmaz. Birlikte Mısır’ı baştan başa kat ederler…Ne var ki, sadece başkaları değil,ailesi de onu yanlarında istememektedir. Deforme bir surat, ötekileştirilmek için yeterlidir…

Yomeddin

Tacizler… Baskılar…

Geçen yazımda belirttim, bu yılın programı, Hollywood’da başlayıp, dalga dalga tüm dünyaya yayılan, cinsel tacize karşı etkili bir kampanyanın, ‘Me Too / Ben de’ hareketinin yansımalarını içeriyor. ‘Belirli Bir Bakış’ kapsamında dün gece galası yapılan “Les Chatouilles” (Gıdıklamalar), dakikalarca alkışlandı. Çocukluk yıllarında, yakın bir aile dostunun tacizine, ardından tecavüzüne uğrayan, ama bunu bir türlü ailesine açamayan kızın, ileriki yaşlarda, dansçı olarak acısını ifade etmeye çalışmasını, bir psikiyatrın desteğinde kendisiyle yüzleşmesini ve sonunda tacizcinin yargılanmasını, göstermeci -Brecht’çi- bir sinema diliyle anlatan Fransız yönetmenler Andrea Bescond ve Eric Metayer’in, bu ilk filmleerindeki başarısı alkışı hak ediyor. Tacize uğramış bireyleri ve aileleri bilinçlendiren, suskunluğun son bulması gerektiğini etkili bir biçimde anlatan bir yapıt.  

Fas’tan gelen bir yapım, Meryem Benm’barek’in “Sofia”sı da aynı bölümde sunulan bir başka kadın filmi. Evlilik dışı çocuk sahibi olan kadınların bir yıl hapisle canlandırıldığı Fas’ın Casablanca kentinde geçen öykü, kadın üzerindeki toplum baskısını anlatırken, sınıf çatışmasını ve kapitalist gelişme (!) sonucu toplumsal değerlerdeki aşınmayı etkili bir dille anlatıyor. Orta doğu filmlerinde görmeye alıştığımız, tutucu baba, özgür kız çatışması yerine, sınıfsal konumların belirlediği bir çatışma sunuluyor. Orta sınıftan bir ailenin aydın fertleri, kızlarına tecavüz eden iş ortaklarına ses çıkartamıyorsa; yalanın, iki yüzlülüğün egemen olduğu bir toplumda, saf ve temiz bir genç kızın düzene itaatten başka seçeneği kalmamış demektir. Benm’barek’in özenli yönetiminin ve oyuncuların başarısının altını çizmekte yarar var.

‘Uluslararası Yarışma’da da kadın soruna üstüne odaklanmış bir film vardı: İranlı yönetmen Jafar Panahi’nin “3 Yüz”ü. Tanınmış oyuncu Behnaz Jafari’nin kendisine gönderilen bir telefon mesajından etkilenerek, yönetmen Panahi ile birlikte mesajı gönderen kızı aramak için yaptıkları yolculuğu anlatıyor film. Ailesi konservatuara gitmesini kabul etmediği için intihara karar veren kızı bulmak için gittikleri Azeri köyündeki (Panahi’nin ailesinin köyü imiş) yaşadıkları, farklı kuşaklardan 3 kadın kahramanın aynı baskılara maruz kaldığını, kadını aşağı bir cins olarak gören zihniyetin kadınlarda yarattığı kızgınlığı gösteriyor. Panahi’nin en iyi filmlerinden biri değil, ama yarışmadaki birçok filmin gerisinde kalmadığını söyleyebilirim.

3 Yüz

Kırsal kesimden bir başka manzara da İtalya’dan. 2014 yılında “Mucizeler” adlı filmle Festivalde Jüri Büyük ödülünü kazanan Alice Rohrwacher, güncelle fantaziyi buluşturan, büyülü gerçekçiliğe yakın duran masalsı üslubuna bu filmde de sadık kalıyor; toprak ağalarının köle gibi kullandığı yoksul köylülerin öyküsünü anlatırken. “Mutlu Lazzaro” adlı filmin kahramanı, yaşadığı tüm güçlüklere bir gülümseme ile göğüs geren saf bir köylünün, toprak ağası ‘Markiz’in isyankar oğlu ile kurduğu zaman ve mekan ötesi dostluğu anlatırken, dünden bugüne değişmeyen sömürü düzenine parmak basıyor. Günümüzün İtalya’sına yitirdikleri değerleri anımsatarak... Fellini’nin, Olmi’nin etkilerini uzaktan da olsa hissettiren film, benim favorim olmasa da, ödül listesinde yer alabilecek yapımlar arasında.

Mutlu Lazzaro

Kutsal ailenin ötesinde

Ülkesine eleştirel bir gözle bakan bir başka sinemacı da Japon sinemasının ustalarından Hirokazu Kore-Eda. Japonya’da sınıf farklılıklarının iyiden iyiye arttığı, yaşam standartlarının giderek zorlaştığı bir zamanda, yoksulların dünyasına götürüyor bizi yönetmen, “Aile Mesleği” (diğer adıyla “Shoplifters”) adlı son filminde. Marketlerde hırsızlık yaparak yaşamlarını sürdüren ‘marjinal’ bir ailenin fertlerini tanıyoruz film boyunca; oyuncuların etkileyici performanslarına hayran kalarak. Kimsesiz bir kızı bağrına basan bu sıradışı aile, maddi olanaklar açısından ne denli fakirse, sevgi kapasitesi açısından o denli zengin. Beklenmedik bir olay, aile bireyleri arasındaki bağları sarsana kadar...Yarışmada şanslı olabilecek filmlerden biri, “Aile Mesleği”.

Aile Mesleği

Aile teması, daha ilk günden festivalin ana temalarından biri oldu. Asghar Farhadi’nin “Herkes Biliyor / Everybody Knows” filmi ile başlayan bu çağdaş aile bireyleri arasındaki iletişim sorunlarını, aşkın imkansızlığını perdeye yansıtan filmler izledik peşpeşe. Pawlikowski de bunlardan biriydi. Aşkın, tüm engellere karşın sonuçta kazanacağını savunuyordu “Soğuk Savaş”ta... Ama herkes o kadar iyimser değil... Japon yönetmen Ryusuke Hamaguchi , Yeşilçam filmlerini ve tv dizilerini aratmayan bir duygusallıkta, ilk aşkının etkisinden kurtulamayan bir genç kadının dramını anlatıyor “Asako” -özgün adıyla “Netemeo Sametemo” adlı filminde. Bir roman uyarlaması olan filmin arka planında toplumun değişen değerlerine, yaşanan doğal felaketlerin toplumsal psikoloji üzerindeki etkilerine yer vererek.

Asako

Aile üstüne bir başka film, ‘Belirli Bir Bakış’ bölümünde izlediğimiz “Melek Yüzlü / Angel Face”. Fransız yönetmen Vanessa Filho, bu ilk filminde sıradışı bir anne ile sekiz yaşındaki kızının ilişkisine odaklanıyor. Toplum değerlerini hiçe sayan bir yaşam biçimini sürdüren ve evi terk ederek kızını yalnız başına bırakan anneyi Marion Cotillard, kızı ise Aylin  Aksoy-Etaix (Paris’te Fransız bir anneden doğmuş bir Türk kızı) canlandırıyor. İnandırıcılık boyutu zayıf olsa da, izleyiciyi duygulandıran bir melodram...

Melek Yüzlü

‘Belirli Bir Bakış’ta izlediğimiz Fransız yönetmen Antoine Desrosiers’nin “A Genoux les Gars” (Haydi Dizlerin Üstüne!) ya da İngilizce adıyla “Sextapes”, Fransa’da yaşayan bir grup Cezayirli gencin cinsel fantazilerle dolu büyüme serüvenlerini anlatıyor. Arkadaşlarının kadını cinsel bir obje olarak gören ve şiddet uygulamaktan kaçınmayan tavırlarından uzak kalmaya çalışan bir gencin gözünden… Genç kadınların özgürlük taleplerinin, tutucu ailelerin şiddetiyle karşılaşması ise beklenen bir sonuç… Cinsel içerikli (hardcore) traji-komik sahneler, filmin ‘iş’ şansını artırabilir. Ülkemizde izleyemeyiz, o başka.

A Genoux les Gars” (Haydi Dizlerin Üstüne!)

Cannes’da eşcinsel ilişki üstüne odaklanmış filmler her zaman gözdedir. Bu yıl da, çeşitli bölümlerde örneklerine rastlıyoruz. Kenya’da toplumun ve ailenin karşı çıkmasına karşın aşklarını yaşamakta direnen iki kadının öyküsünü anlatan “Arkadaş”a geçen hafta değinmiştik. ‘Belirli Bir Bakış’ bölümünde yer alan bir filmdi bu.

Fransız yönetmen Christophe Honore ise, AIDS rüzgarlarının en hızlı estiği günlerde, 90’lı yılların Paris’inde geçen bir eşcinsel aşk hikayesi - orta yaşlarında bir yazar ile taşralı bir genç arasındaki fırtınalı ilişkiyi- anlatıyor, Yarışma’da yer alan “Plaire, Aimer et Courir / Hoşlanmak, Sevmek ve Kaçmak” (diğer adıyla “Sorry Angel /Özür Dilerim Meleğim”) adlı yeni filminde. ‘Gay’ izleyici kitlesi için bu romans bir şey ifade eder mi bilemiyorum, bana pek sıradan iş gibi geldi.

Türler arasında

Tür filmleri festivalin olmazsa olmazıdır. ‘Belirli Bir Bakış’ta yer alan Arjantin yapımı, Luis Ortega’nın gerçek bir kişinin yaşam öyküsünden hareketle çektiği “Angel /Melek”, sıkı bir hırsızlık kariyerinin ardından seri-katilliğe adım atan ve orada da ciddi bir mesafe kat eden (11 cinayet) bir genç adamın şiddet dolu hikayesini anlatıyor. 40 yıldır Arjantin hapishanelerinde yaşayan ve “Melek” olarak tanınan bu katilden Ortega ne çıkartmaya çalışmış, pek anlaşılmıyor.  

Danimarka’nın harika çocuğu Lars von Trier, birkaç yıl önce basın toplantısında “Hitler’i anlıyorum” gibisinden aptalca bir laf ettiği için ‘persona non grata’ statüsündeydi. Bu yıl affedilmiş ve son filmi “The House that Jack Built / Jack’ın Yaptığı Ev” yarışma dışı programa alınmıştı. İzlemeye vaktim olmadı ama filmin öyküsüne ilişkin birşeyler söyleyebilirim. 1970’lerde ABD’de yaşayan bir katili anlatmış Trier.  Oniki yıl içinde, her biri bir sanat eseri titizliğinde sayısız cinayet işleyen bu adamın dünyası beni pek cezbetmese de, yönetmenin konuya nasıl yaklaştığını merak ediyorum doğrusu.

Komedi, Cannes’ın pek fazla itibar etmediği bir alandır. Resmi programın ‘Yarışma Dışı’ bölümünde izlediğimiz “Le Grand Bain – Sink or Swim / Ya batarsın, Ya Yüzersin”, kadrosundaki yıldız oyuncular nedeniyle olduğu kadar senaryosu ile de ilgiyi hak ediyor. Gilles Lellouche, orta yaşlarında depresyonu yaşayan bir gurup erkeğin, kadın yüzücülerden izlemeye alıştığımız ‘senkronize su balesi’ çalışmak üzere bir havuzda buluşmalarını konu alıyor. Fransa milli takımı oluşturmaya karar veren grup elemanları, kısa sürede kendilerini ve başkalarını tanıma yolunda mesafe kat ederken, izleyiciye keyifli iki saat hediye ediyorlar. 

Amerikan sinemasının festivaldeki iki bombasından biri Spike Lee ise, diğeri de hiç kuşkusuz, “Solo: A Star Wars Story”. ‘Yarışma Dışı’ programda gösterilen ve Ron Howard’ın ‘Star Wars’ serisinin kahramanlarını bir araya getirdiği filmi, memlekete dönünde izlerim nasılsa diyerek yazının başına oturduğum için nasıl olmuş bir fikrim yok. Ama, fantaziyi uzayda aramaktansa, dünyamızda arayan yönetmenler tercihim...

Border / Sınır

İşte, bir İsveç-Danimarka ortak yapımı: “Grans – Border / Sınır”. İran kökenli yönetmen Ali Abbasi, abartılı derecede çirkin bir kadın olan gümrük polisi Tina’nın sıradışı serüvenine davet ediyor izleyiciyi. Müthiş bir koku alma duygusuna sahip olan Tina, kötülüğün kokusunu yüzlerce metreden duyabilmekte, bu becerisi ile mesleğinde ilerlemektedir. Ne var ki, bir gün karşısına tıpatıp kendisine benzeyen bir adam çıkar. Kısa sürede dostluğa ve aşka dönüşen bu ilişki, Tina’ya kendini tanıma, yetenekleri ile olduğu kadar kötü yanları ile de yüzleşme olanağı verir. Bundan ötesini - ‘spoiler’ olacağı için- anlatmayacağım. Kanımca, yalnızca ‘Belirli Bir Bakış’ın değil, Festivalin en güzel filmlerinden biri bu. ‘Öteki’ne ilişkin önyargılarımız konusunu , sloganlara, didaktizme sığınmaksızın, yalnızca düşgücüne başvurarak ele alıyor.

Okuyucu Yorumları