Türkiye medyasında varoluş ve olmayış halleri

- A +

Medyanın gündelik yaşamla ilgili anlık determinist yaklaşımı her olayın olması gerektiği için olageldiği üzerine bir algının yerleşmesine neden oluyor. Her vaka üzerine kurgulanan yazgıcı dil, bir anda aktüel tarih yazılımının aklına dönüşebiliyor. Sonra görülüyor ki bu akıl bir erken bunama hali olarak ortada kalabiliyor. Çok kısa bir zaman dilimi içinde toplumsal belleğin çapağına dönüşebilen spontane yargı reflekslerinin, herhangi bir yaşam felsefesine dönüşemeden kaybolması medyanın aslında bir anı mezarlığına dönüşmesini sağlıyor. Dar zaman alanlarına sıkıştırılan ve unutma üzerine kurgulanan gündelik yaşam hikayeleri, medyayı hafızanın yap boz makinesine dönüştürebilir.  

Yaşanıldığı gün itibarıyla dirimsel değeri olan bir olayın bir müddet sonra etkisizleştirilerek hatırlanması bildik travmalardan daha olumsuz bir sahne tekrarına dönüşebiliyor. Haksızlığa uğramışlık duygusu ya da eksik kalmışlığın, tamama varamamanın verdiği huzursuzluk sinsi bir intikam iştahını besleyebilir. Varoluş döngüsünün en önemli kısmının deneyimler üzerinden kurgulanan bellek olduğunu düşünürsek, şu sürekli yarım kalmışlığın var-olamayış sancısına dönüştüğünü kavrayabilmek zor olmaz sanırım. Bunun da en büyük nedeni işte sözünü ettiğimiz istekli unutkanlık ya da istekli algı eksikliği.

Medyanın –geleneksel ya da sosyal olanı fark etmez– yarım bellek, yarım bilgi ama tam duygu koridorundan beslediği gündelik tepki mekanizmalarının sahici varoluşsal saflara dönüşebilmesinin imkansızlığı sadece erken unutmakla ilgili değil, bu bağlamda ortaya çıkan hakikatin belirsizliği ile de ilgilidir. Üzerinden öznel yargıya dayalı çok sayıda anlam üretilen vakanın hakikati barındırma olasılığı zayıflıyor. Hakikati aramaktan maada olayların yorumlanma biçimi öznel bir hakikat üretme eylemine dönüşürken, hakikatin nesnel değeri de etkisizleşiyor. Çok sert bir karşıtlaşmanın nedeni olan –öznel yargıya dayalı– bir uyuşmazlığın, ertesi gün göz ardı edilebilecek derecede etkisizleşmesi hakikat nosyonunun da aldatıcı bir kanaate dönüşebileceği gerçeğini doğurur. O zaman vakanın kitlesel düzeyde bilinir olmasının moral ya da ahlaki değerini nerede arayacağız? Ya da hakikati içeren vakanın nedensellik dinamiklerini bir yana iterek onu tüketilebilir bir gösteri nesnesine dönüştürmenin yararcı yönü dedir?

İnsan eksik doğar ve eksik olmanın bilinci altında ezik yaşar. Etrafımızda olagelen ne varsa onlar üzerinden kendimizi kurgular, bozar, yeniden kurgular ve tamama varma kaygısıyla yaşayıp dururuz. Günümüz medyasının bu varoluşsal çalkantılar içinde herhangi bir anlama tutunmaya çalışan insanın neyine faydası olabilir diye soruyorum kendime. Hakikatin peşinde olmak yerine, şu cilalı medya devrinde gösteri toplumunun bir parçası olmak ve vakaları süslü hikayelere dönüştürerek okunur olmak medyanın apriori olgusuna dönüşürken, adalet duygusu ne zaman ve nasıl karşılık bulabilecek?

Aslında medyanın bilgi, düşünce ve deneyim aktarma yerine duygu aktarmacılığı yapma gibi patetik bir salınım içinde olması medyanın nitel yapısını da ortadan kaldırmıştır. Haber programları ve gazetelerin büyük bir çoğunluğu eğlence endüstrisi gibi çalışıyor. Amaç duygusal etkiler yaratarak insanlardan anlarını, zamanlarını çalmak ve onlara hatırlamayı öğretmek yerine her şeyin unutulabilir olduğunu kanıksatmak. İş böyle olunca, gerçeklik ve hakikatin hangi değer düzleminden sosyolojik bir etkiye dönüşeceği sorusu açıkta kalıyor. Minimum şüpheciliğin bile ortadan kaldırılarak, paradoksal olanı bir doksa gibi gösterme çabası medyayı tehlikeli bir algı mühendisliğine dönüştürebilir. Sanallık ve gerçeklik iç içe geçtiği zaman trajik olanın acı vermek yerine haz duyma duygularını besleyebileceği tecrübe edilmiştir.

Amerikan halkı için Vietnam savaşı ve Irak savaşı aynı etkiyi göstermemiştir. Irak savaşını bir sanal oyun gibi televizyonlarından izleyenlerle Vietnam savaşını empati kurarak izleyen kitleler arasında büyük dönemsel farklar ama aynı zamanda vicdani farklar da vardır... Türkiye’de empati ve apati (duyu yitimi) arasında nasıl bir duygu ve akıl yarılması yaşanıldığını gösteren binlerce olay var. Sadece şu geçen hafta vuku bulan ölümlü olaya bir bakalım. Silopi ilçesinde, 4 Mayıs 2017 gece saat 00.30’da, bir polis aracının, bir evin duvarına çarpması sonucu iki çocuk uykusunda ezilerek ölmüştür. Olayı belgeleyen fotoğrafa bakıldığında normal bir çarpma sonucu ortaya çıkabilecek olan hasarın çok üstünde bir kaza dinamiğinin gerçekleştiğini görmek mümkün. Duvarın parçalanıp evin içine yayılma şekline bakıldığında aracın doğrudan evin içine daldığını anlamak zor olmaz.

O mahallelerde bir gece devriyesinin olduğu kesin. O mahalleleri bir öteki nefretiyle gezen ve gözeten polislerin olduğu kesin. Sürücü sarhoştu, değildi mesele o değil; o kırılgan duvarlara sahip fakir fukara evlerinin olduğu bir sokakta, gece yarısı vaktinde öyle bir kazayı yapabilecek hızla araç kullanmanın psikolojisine bakmak lazım. Medya bir ‘‘kazayı’’ ve sonucunu tüm insani duygulardan arındırarak duyururken duyu yitimine neden olabilecek analitik anlatımı geride tutması suçun gizlenmesine kadar varan bir algıyı doğrulayabilir. Sonuçta orada iki masum can yitirilmiştir ve her şeyden önce vicdani bir sorunla karşı karşıya olunduğunun farkında olunması gerekir. Hiçbir kaza dinamiği öncesiz ve nedensiz ortaya çıkamaz. Şüphenin baskılanması otoriter rejimlerin çok sevdiği bir ayar durumudur.

Yandaş ya da ana akımın dışında kalan az sayıda yayın organı hariç, Türkiye’deki medyanın hakikatle arasında beslediği bu tür kontrollü mesafe aslında toplumsal belleğin cılız kalmasına neden olacak bir stratejiye dönüşmüş durumdadır. Antipati üzerinden muhaliflik, sempati üzerinden yandaşlık sergileme halleri duyusal ve duygusal bir bipolaritenin ortaya çıkmasını sağlarken empati becerisinin köreldiğini, hatta olaylara karşı bir duyu yitiminin ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

Siyasetin ve medyanın aklı kendini öyle şeylere kaptırmıştır ki siyaseten ve kitleler arası iletişim açısından sağlıklı bir durum ortada kalmamıştır. Sivil ve laik yaşamın yerini sure ve ayet fetişizmine bırakmakta olan bir toplumsal yaşamın ne tür bir yazgıya kilitleneceği açıktır. Bu durumda hakikat ve varlık arasındaki ontolojik ilişki yerini hiçlik ve yalana devredebilir... 

Okuyucu Yorumları