İç ve dış'ın sınırlarında -arada- oynamak; Sinan Demirtaş'ın sergisi üzerine...

- A +

9 Mart günü İstanbul’daydım. Sinan Demritaş’ın resim sergisi açılışında orada bulunmak istedim. Beyoğlu’nun Dolapdere semtinde yeni açılan Gaia Gallery’de izleyiciyle buluşan sergi oldukça yoğun bir kalabalığı misafir etmişti. Diğer yandan, galeri sahiplerinin sanatı ve sanatçıyı ne denli önemsediğini o mekanın halinden anlarsınız. Siyasi gelişmelerin önüne kattığı o çalkantılı gündelik yaşamda insanların sanata olan iştahına tanık olmak insanı umutlandırır doğrusu. ‘‘Umut en son ölür’’ derler ama sanatın hiç ölmediğini de bilmek daha uyanık kılar insanı. Bu yazımda Sinan Demirtaş’ın eserleri hakkında yazdığım katalog metnini sizlerle paylaşıyorum... Ulaşabilenlerin sergiyi izlemesi umuduyla... 23 Nisan’a kadar açık.

Homo Ludens –oynayan insan– bu resimlerde insanın bedeninden öte olan bir gerçeklikle ilişkisini keserek, kendi öznel dünyasına anime karakterler kazandırıyor. Sanatçının bedenlere atfettiği yalın ifadeler dışavurum salınmalarını minimize ederken rölantiye alınan bir dinamizme tanık  oluyoruz. Çocuksuluk ve olgunluk arasında salınan zihnin parlamaları olarak karşımıza çıkan Sinan Demirtaş eserleri izleyiciyi aşkın bir boyuta taşıyacak kadar metafiziksel bir derinliğe sahiptirler.

Sinan Demirtaş tuvalin sınırlarını, bedenin hareket alanını belirleyen mekânsal bir göstergeye dönüştürerek izleyiciye ölçülü bir bakışma olanağı sunuyor. Burada hissedilen foto-grafik kadraj bir agrandisör aracılığıyla göz temasını zorlayan bir yakınlığa taşınıyor. Demirtaş’ın pozlandırdığı bedenler camdan bir kutu içinde yoğun bir ışığa tabi tutulmuşçasına saydamlaşmanın eşiğine gelmişlerdir; ışığa karışıp gideceklermiş gibi... Bu hissiyat bedenlerde bir hafifleme etkisi yaratıyor. Beyazlık ve boşluk arasındaki metafiziksel mekan bedenleri taşımak yerine onlara tutunarak kendini hissettiriyor. Boşluğun nesneleştiği bir ışık kozmosunun içinde kendi varlığına tutunan bedenler sonsuzluk ve an arasında kalmayı tercih ediyorlar.

Renklerin maksimumu olan ve ışığı temsil eden beyazın içinde saydam varlıklar gibi boşlukta kendine dil edinen bedenler, tanımsız mekanlarda rol tutan, oynayan aktörlerdir. İnsanın kendi oyun severliğini bedenler arası sarmal bir ilişkiye nasıl evirdiğini gözlemleyebileceğimiz bu resimlerde, bedenler ve uzam arası aşkın bir temasa tanık oluyoruz.

Oyun kültürel-antropolojik  bir fenomendir. Resim yapmak kendi başına kuralları olan bir oyundur; tıpkı diğer sanat dallarında olduğu gibi kendi içinde bir ritüelliği içerir. Hiper realizm ile Foto realizm arasında salınan Demirtaş’ın resimlerindeki farklılık –onları her ne kadar optik realiteye yaklaştırmaya çalışsa da– resim olduklarını hissettirebilmektir. Öncelikle mimesis bir oyundur; gerçeği temsil etme ve onu yaşamı algılamada bir araç haline getirme sanatın en arkaik yönünü oluşturur.

Oyunun ikinci kısmı ise tinsel olandır. Sanatçı çoğunlukla kendi kızlarını model olarak kullanırken onlar sadece resmin nesnel araçları değildirler. Kendi beninin birer yansıması olan kızları ya da çocukluk imgesini taşıyabilen figürler resimlerinde rol alırken aslında kendi çocukluğuyla yüzleşme arayışındadır. Buradaki oyun içsel bir çoğalmanın tezahürüne dönüşüyor. Bir yetişkin için çocuklaşma – çocukluğa dönme, psişik bir oyunun işaretlerini veriyor. Demirtaş’ın son çalışmalarında daha da belirginleşen bedensel devingenlik ve oyun arasındaki bağ çocuklukla ilişkilendirilirken aslında keşfedilen  olgunlaşmanın ve durulmanın kendisidir.

Soyut olarak izleyiciye hissettirilen iç ve dış çatışkısı tuvalin sınırlarını zorlayan beden hareketlerinden anlaşılıyor. Söz konusu iç ve dış’ın arasındaki sınır kendi başına bir ara bölgeyi oluşturuyor. Bu ara bölgede çevresel koşullardan arınma ve içte ne kalmışsa ondan arınma hamlesinde bulunmak yeni bir hümanizma arayışını ele veriyor. Çocukluk bir kurtarılmış yaşam dilimi olarak içselleştirildiği zaman insanın kendi zamanını askıya alma tahayyülünü de besleyen bir dürtüye dönüşür. “Hümanizmin antropolojik makinesi; göksel ve yersel, hayvani ile insani doğa arasında havada asılı bir halde tutarak, Homo’nun kendi doğasının [ve dolayısıyla, kendisinden çok ya da az oluşunun] yokluğunu saptayan ironik bir sistemdir” diyor Giorgio Agamben “Açıklık” adlı kitabında; ve ekliyor: “hümanizmin insana dair yaptığı keşif, insanın kendisine eksik kalışının, insanın biçare dignitas (onur) yoksunluğunun keşfidir.” Bu arketipal vurgulama insan ve hayvan arasındaki farkı vurgulamaya yetiyor; ancak insan oyunu keşfetmiş olmasaydı bir o kadar daha eksik kalacağı aşikârdı.

İç ve dış’ın sınırlarında, insanlığın kendini yeniden keşfedeceği o ara bölgede hayvani ve insani doğa arasında havada asılı kalmak bir oyun olsa gerek, tıpkı Demirtaş’ın resimlerinde temsil edildiği gibi.

Okuyucu Yorumları