- A +

Bir gün gözüm görmüyor, bir gün kulağım duymuyor, bir gün elim tutmuyor, bir gün başım dönüyor, bir gün galiba kalbim atmıyordu. İçimde sürekli kötü bir şeyler olup duruyor gibiydi. Vücudum adeta savaş alanına dönmüştü, bu savaşı kaybetmeyi tüm ruhumla istiyordum. Ama “düşman” gücün kendisi için istediği yengi benim kendim için istediğim yenilgiye benzemiyordu . Yani o kendisine göre savaşı zaten kazanmaktaydı da ben kaybedemiyordum.

Ne bir uykudan uyanabiliyor ne de bir uykuya dalabiliyordum. Bazen hangisini yapmak istediğimi ya da o sırada hangisini yapmaya çalıştığımı ayırt edemiyordum. Uyanmayı mı yoksa uyumayı mı istiyorum, uyanmaya mı yoksa uyumaya mı çalışıyorum diye anlamaya çalışır, bir türlü bilemezdim. Sadece istediğim ya da uğraştığım her neyse hep onun tersi oluyormuş gibi bir hisse kapılırdım.

Vücudum dış dünyadan sağlamca ayırt edebildiğim, başka varlıklarla karışmamış bana ait bir şey değildi. Zihnim başka zihinlerden ayrı olarak algıladığım, bana özgü, biricik bir zihin olmaktan çıkmıştı. Bu kaybolmak belki de yok olmak demekti. Ama benim istediğim gibi bir kaybolma, beni kurtaracak bir yok olma değil. Sarhoşun ya da hastanın bilincini yitirmeden önceki son salisede takılıp kalması gibi bir durum. Ne ayılmaya ne de bilincin tümden yitimine varamadan küçük bir zaman parçacığına ait bir ruhsal durumda sıkışıp kalmak.

Muvakkit bu küçücük zaman aralığına sığabilen tek kişiydi. Aslında Muvakkit’in bir “kişi” olup olmadığını bilmiyorum. Sadece uyuyamadığım ve uyanamadığım, vücudumun olduğu ve olmadığı, zihnimin çalıştığı ve çalışmadığı o garip zaman aralıklarında onun varlığını bilirdim. Bu yüzden sonraları şunu çok düşündüm: Acaba Muvakkit aslında ben miyim, o benim bir parçam, bilmediğim bir tarafım, mistik varoluşuyla gönlümü çelen ikizim midir? Onu hem tümüyle dışsal olarak algılardım hem de onunla konuşmak için sadece düşünmenin yeterli olması gibi garip olguları anlamakta güçlük çekerdim. Eğer bir imgelemden, bir düşlemden ibaretse nasıl benim denetimimin bu kadar dışında olabildiğini açıklayamazdım. Ama ortaya çıkış biçimini, ortaya çıkış zamanını, onunla kurduğum ilişkiyi düşününce benden bağımsız bir varlığı olduğunu öne sürmek de mümkün görünmezdi.

Geceleri, sessizliği ve yalnızlığı sevdiğini söylemiştim. Ona ihtiyacım varsa bu koşulları sağlamalıyım. Yine de ortaya çıkıp çıkmaması benim isteğime ve seçimime bağlı değildir. Bu anlamda Muvakkit “efendi”dir. Benden bağımsız bir varlığı olsun veya olmasın benimleyken benden bağımsızdır, efendidir.

Şimdi ben bunları onu son görüşümün ardından yazıyorum. Bana söylediklerini yani birlikteyken zihnimden ve gönlümden geçmesini sağladıklarını düşünüyorum. Kendisini sevmemin ve kendisine bağlılığımın ancak belirli biçimlerini kabul edebileceğini söylerken ne demek istedi? Benim için bir şey isterken kendisi hakkında, kendisi için bir şey isterken benim hakkımda konuşur görünmesi ne anlama geliyor?

Bu ziyaretinde bana söylediği en önemli şey zamandaki takılmanın içsel niteliğiydi. Yani takılma sadece benim içsel zamanımda gerçekleşiyordu. Zaman zaten kurgusal bir akış ama eğer nesnel olarak bir zaman akışı var kabul edilirse benim hissettiğim takılma o akışı hiç bozmayan tekil bir takılmaydı. Genel akışa katıldığımda takılma süresi boyunca geçen “nesnel” zamanı kaybedecektim. Muvakkit’in zaman hakkında söyledikleri daima ilginç, çoğu zaman doğru, nadiren anlaşılır olurdu. Bu geceki sözleri üzerinde düşüneceğimi söyledim.

Kalkmaya davranır gibi olduğunda erken değil mi gibilerden şöyle bir yüzüne baktım. “Hayat böyle” dedi. “Adımın aynı zamanda Muvakkat olduğunu unutma!”

Okuyucu Yorumları