Kürt siyaseti yeniden inkâr ve kart-kurt günlerine dönmekte

- A +

Siyasi ikbal için Kürtçülük yapan ve  

Sayın Erdoğan’ı Kürt dostu ilan eden

Ak Parti'li Kürtlere ithaf olunur.

Kürt sorununun gelişme süreci

Kürtler, Türkiye’de, yüz yıla yakın bir süredir var olduklarını kanıtlamak için mücadele etmektedirler. Bu mücadelenin büyüklü küçüklü ayaklanmalar, yığınsal katliamlar ve sürgünlerle geçen ilk evresi 1938’de yapılan Dersim soykırımının ardından teslimiyetle kapandı. İnkâra karşı yürütülen var olma mücadelesi, baskı rejimi altında uzunca bir süre sessizliğe gömüldü. DP iktidarında bile henüz Kürtlerden söz etmek ve kimi basit demokratik taleplerini dile getirmek suç sayılıyor, ağır yaptırımlarla karşılanıyordu.  Buna karşın, 1950’lilerin ikinci yarısında, çok partili görece demokratik bir ortamın oluşmasını fırsat bilen Kürt öğrenci gençleri Ankara’da folklor gösterileriyle Kürt varlığını kanıtlama çabasını yeniden canlandırdılar. 49’lar hareketi olarak adlandırılan bu girişimin bedeli aylarca süren tutuklamalar, yargılama işkencesi ve ağır cezalık hükümlerle ödetildi. 1960’lı yıllarda sosyalist düşüncelerin görece meşruluk kazanması, TİP’in kurulması ve halkların kaderlerini belirleme hakkının toplum gündemine girmesine koşut olarak Kürt sorunu da yeniden tartışma konusu oldu. Toplumdaki bu hızlı gelişme 12 Mart askeri darbesiyle noktalanmak istendi... Nitekim cuntanın lideri Org. Memduh Tağmaç 16.06. 1970 günü yaptığı açıklamada darbenin gerekçesini “sosyal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı” sözleriyle özetlemişti[1]

Hareketin görünürdeki amacı Sol’daki gelişmeyi durdurmaktı. Ama asıl hedefin çok geçmeden, gelişmekte olan Kürt hareketi olduğu ortaya çıktı. Nitekim darbeden kısa bir süre sonra Türkiye’de Kürt halkının var olduğunu savunan ve demokratik haklar talep eden Kürt aktivistlerinin tümü tutuklandı ve sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanarak çok ağır cezalar aldılar. Kürt gerçeği yeniden yasak kapsamına alındı. Kürt bölgesindeki yığınsal tutuklamalar, işlenen faili meçhul cinayetler, Kürt köylülerinin maruz kaldıkları insanlık dışı uygulamalar, askeri darbenin Sol’a değil, özünde Kürtlere karşı yapıldığını gösteriyordu. 

1980’de yapılan mütemmim darbe Kürtler açısından çok daha vahim oldu. 1925’ten beri Kürtlere dönem, dönem çektirilen acılar, yaşatılan sıkıntılar, yapılan katliamlar 1980’li yıllarda katlanarak arttı. Sıkıyönetim Cezaevindeki zalimane işkencelerin dayanılmaz boyutlara ulaşması, pek çok gencin işkence altında can vermesi, köylerin yeniden yakılıp yıkılması, katliamlar, sürgünler vb. insanlık dışı olaylar karşısında 1984’te devreye şiddet ve terör girdi. Otuz yıldır süren şiddet ve karşı şiddet toplumda büyük can ve mal kaybına neden oldu. Nihayet 2005’te dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan Diyarbakır’da yaptığı tarihi bir açıklama ile Türkiye’yi rahatlatan olumlu bir adım attı: “Kürt sorunu ne olacak diyenlere diyorum ki bu ülkenin başbakanı olarak o sorun herkesten önce benim sorunumdur. Biz büyük bir devletiz ve millet olarak bu ülkeyi kuranların bize miras bıraktığı temel prensipler ve cumhuriyet ilkesi, Anayasal düzen dâhilinde her sorunu, daha çok demokrasi, daha çok vatandaşlık hukuku, daha çok refahla çözeceğiz.[2] Sayın Başbakan, bu açıklamada Kütlerin var olduğunu ve ülkenin bir Kürt sorunu olduğunu kabul etmekteydi. 

Daha sonra böyle bir açıklama yapmış olmaktan pişmanlık duyduğunu itiraf etmiş olsa bile[3] atılan ilk adım çok önemliydi. Başta Kürt bölgesi olmak üzere tüm Türkiye’de Kürt sorununa barışçıl bir çözüm bulunacağı umudu doğmuştu.

Sayın Erdoğan’ın Diyarbakır’daki tarihi açıklamasını izleyen 10 yıl boyunca Kürt sorununa değgin devlet politikası bazen umut, bazen umutsuzluk yaratan çeşitli evrelerden geçti. Ama toplumdaki kalıcı barış beklentisi hep canlı kaldı. 2013’te büyük ümitler yaratan yeni bir barış girişimi başladı. Artık silahlı mücadelenin son bulacağı sorunların demokrasi içinde ve demokratik yöntemlerle çözüleceği kararı kesinlik kazanmıştı. İki buçuk yıl süren barış dönemi bölgede huzurlu bir yaşamın kalıcı olacağı umudunu yarattı. Ülke genelinde de sevinç ve memnunluk iklimi oluştu. Bölge ekonomisi canlandı. Komşu ülkelerle ticaret gelişti, yeni yatırımlar halkın yüzünü güldürdü. Ama bu mutlu günler 7 Haziran 2015 seçimlerinden hemen sonra son buldu. 

7 Haziranda tek başına hükümeti kurma çoğunluğuna ulaşamayan Sayın Erdoğan, geçmişin acılı günlerini hatırlatan kırıcı bir ifadeyle ‘Kürt sorunu yoktur’ diyerek barışa değgin bütün umutları söndürdü ve yeniden başa dönüldü. O günden başlayarak, uzun mücadele yılları boyunca sağlanan, kimi sembolik kazanımlar teker, teker geri alınmakta… Ve 1930’ların inkâr politikasını geri getirmenin koşulları hazırlanmaktadır. Artık Kürtlerin en basit talepleri bile şiddetle bastırılmaktadır. “Türkiye’de Kürt sorunu yoktur; Kürt vatandaşlarımızın sorunları vardır” sözleriyle formüle edilen yeni inkâr politikası eskisiyle aynı içerikte ama yeni bir üslupla sürdürülmektedir.

Sayın Binali Yıldırım’ın Başbakan olduğu 65.Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin kuruluşunu takiben yeni bir demokratikleşme hamlesi beklenirken pusudaki Fetocu hıyanet çetesi tarafından 15 Temmuz 2016’da beklenmeyen bir askeri darbe yapıldı. 240 vatandaşımızın ölümüne neden olan bu menfur kalkışma hareketi kısa zamanda yenilgiye uğradı ve darbeciler tutuklandı. Olayı tüm detaylarıyla açığa çıkarmak ve hainlerin kökünü kazımak için Fetocu canileri hedef alan OHAL ilan edildi. O günden itibaren ülke doğal hukuka aykırı biçimde Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) idare edilmektedir. Evrensel hukuk normları ve yerleşik teamüle göre OHAL ve KHK’lerin sadece darbeci çete mensuplarına karşı uygulanması gerekirken, Anayasa Mahkemesinde dava açma yolunun kapalı olması nedeniyle OHAL yaşamın her alanında ve hemen her konuda uygulanmaktadır. İtiraz mercii olmayan KHK’lerin yaygın biçimde uygulanması toplumda büyük yaralar açtı ve derin huzursuzluklara neden oldu; olmaya da devam ediyor. Özellikle Kürtleri hedef alan asimilasyon amaçlı KHK’ler, haklı olarak, toplumda 1930’lu yılların inkâr politikasını hatırlatmakta ve derin endişelere yol açmaktadır.

Kürtler ve Kürtçe yeniden inkâr ediliyor

OHAL’in ilanından itibaren Kürtler konusunda yapılan açıklamalarla kimi uygulamaların önemli bir bölümü ret ve inkâr amaçlı olduğu dikkat çekmektedir. Ne var ki, bugünkü dünyada, hatta bugünkü Türkiye’de Kürtleri yok saymak ve yeniden kart-kurt günlerine dönmek artık olası değildir. Bir toplumda yaşayan başka halkları ret ve inkâr ederek homojen bir ulus oluşturma çabası tarihin derinliklerinde kalan anakronik bir siyaset anlayışıdır. Ne var ki, bugünkü Türkiye’de hala 1930’ların inkâr siyasetine dönmeyi ve Kürtleri ‘dağ Türkleri’ olarak tanımlayıp asimilasyona zorlamak isteyenler vardır. Özellikle OHAL’in yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak Kürt sorununa ilişkin şaşkınlık yaratan kararlar alındığı ve özümsemeci hızlı adımlar atıldığı dikkat çekmektedir.                      

Örneğin Fetöcü çetelerle uzaktan yakından ilgileri olmayan Kürtçe eğitim ve kültür kurumları, neredeyse tamamı, çıkarılan özel KHK’lerle ortadan kaldırılmıştır. Kürtçe yayın yapan televizyon kanalları, Kürtçe çıkan Azadiya Welat gazetesi ve Tiroj dergisi yasaklandı. Yazarlarının çoğu tutuklandı. Kürt dili ve edebiyatı konusunda verimli çalışmalar yapan İstanbul Kürt Enstitüsü, Kürdi-Der, Ehmedê Xanî Dil Akademisi ve Kürt Yazarlar Birliği gibi sivil toplum örgütleri de aynı akıbete uğradı.

Kimi bölge belediyelerinin desteklediği Kürtçe eğitim veren 3 pilot ilkokul kapatıldı. Programları Kürtçe olan Zarokistanlar (kreş, anaokulu vb. çocuk eğitim ve gözetim kurumları) hükümetin atadığı kayyumlar tarafından Türkçe eğitim veren kurumlara dönüştürülmüş. Mardin Artuklu Üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsünde Kürt dili üzerinde çalışmalar yapan genç akademisyenler görevden alınmış, Kürdoloji bölümü işlevsizleştirilmiş... Öğrencilerinin Kürtçe şarkı söylemeleri ve folklor çalışmaları yasaklanmıştır. Böylece, Kürtçe, KHK’lerin zoruyla, kamusal alandan uzaklaştırılmış ve yeniden yasaklı diller kapsamına alınmıştır.             

2005’ten başlayarak her alanda kullanılan Kürt ve Kürdistan deyimleri, artık, dikkatli yazarların oto sansür kapsamında değerlendirmek zorunda oldukları sözcükler arasına girmiştir. Kürt ya da Kürdistan sözcüklerinin Meclis kürsüsünde bile dile getirilmesi AKP ve MHP’lilerin şiddetli tepkisiyle karşılaşmış ve fiilen yasaklanmıştır. Kürt Milletvekillerinin bölge sorunlarını anlatırken kimi zaman kullanmak zorunda kaldıkları Kürtçe sözcükler ya tutanaklara alınmıyor ya da bilinmeyin bir dildeki sözcükler şeklinde kayda geçiyor.

Sayın Erdoğan, 2005’te yaptığı açıklamadan sonra, uzun yıllar boyunca bölge halkına hitap ettiğinde ‘Kürt kardeşlerim’ sözcüklerini kullanmaya özen gösterirken, 2017’de Gaziantep’te yaptığı konuşmada Küt seçmenleri kast ederek “HDP’ye oy verenlerden de ‘Evet’ oyu istiyorum”[4] demesinin inkârcılığı resmileştirmek amacıyla yapılmış anlamlı bir tercih olduğunu iddia etmek bir abartı değildir. Nitekim Sayın Erdoğan ve AKP sözcülerinin referandum kampanyası boyunca Kürt halkına hitaben yaptıkları onlarca konuşmada Kürt sözcüğünü kullanmamaya özen göstermelerini bir tesadüf olarak değerlendirmek olanaklı görünmüyor. Bölge Belediyelerini tanımlayan Türkçe tabelaların yanında yer alan Kürtçe tabelaların kayyumlar tarafından kaldırılması ve köylerin Kürtçe isimlerinin silinmesi de aynı amaca yönelik girişimler olduğu açıktır. Kürtçe yayımlanan gazete ve dergilerin KHK’lerle kapatılması ve Kürt yazanların tutuklanmaları da Kürt varlığını inkâr etmeye dönük eylemlerden olduğu yadsınamaz. TRT’deki Kürtçe yayınların kalitesi düşürülmüş, Kültürel, dilsel ve sanatsal programlar tamamen kaldırılmıştır. Artık kimi folklorik gösterilere inhisar eden Kürtçe TV yayınları halkın ilgisini çekmiyor. İlgi çekmeyen kalitesiz yayınlar yüzünden Kürtçe TV’nin reytingi düşmekte ve ilan alınamadığı için de zarar etmektedir. Halkın ilgisizliği ve kanalın zarar etmesi gerekçe gösterilerek Kürtçe TV yayınlarına son verileceği söylentisi yaygındır. Bir süre sonra böyle bir sonuçla karşılaşmak ihtimal dışı değildir. Oysa Kürtçe TV yayınlarında amaç, ticari kazanç değil, toplumu oluşturan 20 milyon vatandaşa kamu hizmeti sunma görevi olmalıdır.

Devlet Televizyonları başta olmak üzere ulusal nitelikteki özel kanallarda da Kürt sorununun konuşulması fiilen yasaktır. Konunun Doğu ve Güneydoğu sorunu olarak tartışıldığı TV Programlarında bile bölgede yaşayan ve bölge sorunlarının tanığı olan Kürt konuşmacılara yer verilmemesi yaygın bir uygulamadır. Keza, konusu HDP olan ve münhasıran bu partiyle ilgili sorunların tartışıldığı programlarda bile parti sözcülerinin çağrılmaması, yayıncılık teamülü ile bağdaşmayan ve etik dışı bir davranış olmasına karşın, sıkça görülen bir uygulamadır. HDP’yi başka partiler aracılığı ile kamuoyuna tanıtmak, gerçekçi olmadığı gibi ahlaki de değildir.  Kuşkusuz, akılcılıkla bağdaşmayan bu gayri ahlaki uygulamalar, program yapımcılarının öznel bir seçimi olarak değerlendirilemez. Bu davranışlar, ancak, Kürt sorununu unutturmak ve yeniden inkâr politikasını canlandırmak isteyen yüksek bir iradenin dayatmasıyla icra edilen zorunlu uygulamalar olduğu yadsınamayacak kadar açıktır. Aksini düşünmek safdillik olur.  

Diyarbakır’ı temsil eden futbol kulübünün adı başından beri Amed Spordur. Seçilmiş Belediye Eş Başkanlarının tutuklanmasından sonra başkanlık makamına atanan kayyum, Amed’in Kürtçe olduğunu düşünmüş olmalı ki, bu isim değişmeden spor kulübüne yardım yapılmayacağını buyurmuş ve bütçede yardım faslının açılması için isim değişikliğini şart koşmuştur. Oysa Amed ismi ilk olarak MÖ 2.000 yılında Asurlular tarafından kullanılmış, Roma ve Bizans dönemlerinde de sürdürülmüştür. Bu dayatmacı davranışın nedeni Kayyumun öznel tercihi olamaz. Büyük bir ihtimalle kayyumun verdiği karar, Kürtlerin ve Kürtçenin inkârına dönük yeni devlet politikasının ildeki uygulamasıdır.

1 Eylül 2014 Dünya Barış günü Beşiktaş Belediyesi ile Hakkâri Belediyesi aralarında anlaşarak kardeş Belediye olma kararı almışlar. Buna tanıklık etmesi için de Beşiktaş’taki Barış sokağına Kürtçe anlamlısı da eklenerek (Barış-Aşti) adı verilmiş, Hakkâri’de de bir sokağa Beşiktaş tabelası asılmıştır. Bu son derece barışçıl ve aynı ölçüde sempatik olan karar nedeniyle 27 Mart 2017 günü Beşiktaş Belediyesi hakkında bakanlık emriyle idari soruşturma başlatılmıştır.

Anayasa değişikliği için yapılan halkoylaması kampanyasında HDP örgütlerinin Kürtçe hayır yazılı pankartları asılı olduğu yerlerden kaldırılmış ve stantları kapatılmıştır. Örneğin 29 Mart 2017 günü HDP’nin Edirne’de kurduğu stanttın önündeki Kürtçe ‘Hayır de!’ anlamına gelen (Bêje Na!) yazısı sakıncalı bulunmuş ve kaldırılmıştır. Oysa AK Partililer, hiçbir engelle karşılaşmadan, Kürt halkının oylarını almak için kurdukları stantlarda Kürtçe pankartlar asmış, şehir ve kasaba sokaklarını Kürtçe renkli panolarla süslemiş ve Kürtçe el ilanları dağıtmışlardır. AKP’nin Kürtçeyi, konjonktürel olarak, salt oy almak için kullandığı açıktır. Bölgedeki siyasal rakiplerini (HDP) tasfiye ettikten sonra şimdilik kullandıkları Kürtçeyi devlet zoruyla yasaklamanın kolay olacağını düşünmektedirler. Oysa HDP, Kürt halkının kendi diliyle özgürce konuşmasını, okuyup yazmasını ve propaganda yapmasını temel bir hak olarak savunmakta ve bu hakkın devletçe de tanınıp, yaygınlaşması için mücadele etmektedir. Bunlardan ilki oy toplama diğeri de meşru bir hakkın tanınmasını sağlama amaçlıdır.

Kürtlere karşı yeniden inkâr politikasının yürürlüğe girdiğine ilişkin örnekler saymakla bitmez. Son olarak, Adana’da bir düğün konvoyunun, katılımcılardan bir bölümünün sarı, kırmızı, yeşil mendil salladıkları gerekçesiyle durdurulduğunu ve 2 kişinin gözaltına alındığını traji-komik bir olay olarak hatırlatmakla yetineceğim.[5] Oysa 1940’lı yılların tek parti döneminde bile İstanbul’daki Kürt öğrencileri, zamanın ünlü Taksim Gazinosunda, yaptıkları Dicle gecesinde Kürt renklerini özgürce teşhir edebilmişlerdi.

Kürtleri yok sayarak asimile etmek mümkün müdür?

Türkiye’de yaşamakta olan 20 milyon civarındaki Kürt halkını yok saymanın, dilini ve kültürünü yasaklama çabalarının nihai amacı asimilasyondur. Cumhuriyetin ilk yıllarında da bu yönde büyük çaba gösterilmiş, baskı, işkence, katliam, toplu sürgün vb. uygulamalara karşın sonuç alınamamış ve Kürtlerin asimilasyonu gerçekleştirilememiştir. 1925 tarihli Şark Islahat Planı ve 1935 tarihli Mecburi İskân Kanunu gibi radikal hükümleri olan mevzuatın uygulanması bile sonuç vermedi. 21. Yüzyılda, 1930’lu yılların ret ve inkâra dayanan kart-kurt siyasetini canlandırmak artık mümkün değildir. Çağımızda asimilasyon yoluyla homojen bir ulus oluşturmanın yolu kapalıdır. Kaldı ki, Bugünkü Kürtler 1930’ların Kürtleri değil. Geçen 90 yıl içinde Kürt toplumunun sosyal yapısı tümden değişti. Özellikle tarım ve ticaret alanında iki kanatlı etkin bir Kürt burjuvazisi oluştu. Öte yandan Kürt olmanın bilincini taşıyan aydın bir katman, etkin bir Kürt entelijansiyası da vücut buldu. 1930’larda Kürt halkının yüzde 90’ı köylü iken, bugün en az, yüzde yetmişi şehirli ya da kasabalıdır. Şehirleşen Kürtler birey olduklarının bilincindedirler. Eşit haklara sahip vatandaş olarak tanınmak istiyorlar. Artık Onları yok saymak ya da var olduklarından söz etmeyi yasaklamakla Kürtler yok olmuyor ve sorun kapanmıyor.

Kürtler Türkiye’de kendi kimlikleri, dilleri ve kültürleriyle eşit haklara sahip vatandaşlar olarak tanınmak ve kendi topraklarında özgürce yaşamak istiyorlar. Her türlü asimilasyoncu müdahaleyi şiddetle reddetmekte dillerini ve kültürlerini geliştirmek, yaymak ve yaşamın her alanında kullanmak istiyorlar. İnsan olmaktan gelen temel haklarına saygı gösterilmesini istiyorlar. Sıkça maruz kaldıkları bölücü, ayırıcı ve dışlayıcı nitelikte her türlü asimilasyoncu uygulamaların son bulmasını istiyorlar.  

Devlet yetkilerinin tümünü özgürce kullanma imkânı veren yeni otoriter tek adam rejiminden güç ve MHP’den destek alarak üretilecek yeni bir ırkçı milliyetçilik ideolojisi Türkiye’de melce bulamaz. Faşizan nitelikli otoriter tek parti yönetimi kurulsa bile Kürt sorununu devlet zoruyla yok etmek ve kart-kurt günlerini geri getirmek olanaklı değil. Hiçbir yönetim Türkiye’nin tümünü karşısına almadan böyle bir hedefe ulaşmayı başaramaz. Böyle bir maceraya girişmenin sonu kaostur. Unutmamak gerekir ki, artık çağımız dünyasında zorbalıkla sürdürülen baskıcı ve inkârcı asimilasyon politikasının miadı dolmuştur. Yapılan bilimsel çalışmalar da bunu doğrulamaktadır. Millet ve milliyetçilik konularında tanınmış uzmanlardan Will Kymlicka “ (…)Geçtiğimiz yüz yıllık sürede hiçbir ulusal grup asimile olmamıştır”[6] Antony Smith de “(…) Bir ulusal kimlik bir kere biçimlenip yerleştikten sonra, onu hafızalardan silmek, toptan soykırım dışında, artık imkânsızdır”[7] diyerek asimilasyoncu baskı ve inkâr politikasının olanaksız olduğuna işaret etmektedirler.

Toplumdaki huzursuzluğun, uluslararası dayanışmadan uzak kalmanın, ekonomik ve sosyal kalkınmadaki yetersizliğin temel nedenlerinden biri siyasete musallat olan iradeci bireycilik, keyfilik ve hayalciliktir. Toplum sorunlarının güç kullanarak baskıyla ve şiddetle çözülebileceği düşüncesi yaygın olmakla birlikte yanlış bir algıdır. Türkiye’de de çağ dışı hayalci ideolojilerin itibar gördüğü günlerden geçiyoruz. Oysa Toplumsal barışın huzur ve sükûnun sağlanabilmesi çoğunlukçu güçte değil çoğulcu ve özgürlükçü demokrasidedir. Ne var ki, gidişat ters yöndedir. Ülke demokratikleşmeye değil, otoriterizme doğru yol almaktadır.

Çözüm özgürlükçü ve çoğulcu demokrasidedir                                     

Toplumdaki genel huzursuzluğun ve Kürtlerdeki asimilasyon korkusunun son bulması barışın tesisi, ülkede ekonomik ve sosyal kalkınmanın gerçekleşmesi ancak çağdaş ve ileri bir demokrasiyle mümkündür. Demokratikleşmenin olmazsa olmaz ilk koşulu da özgür ve korkusuz bir tartışma ortamının yaratılmasındadır. Bu amaca ulaşmak için yapılması gereken ilk iş OHAL rejimini kaldırmak, toplumdaki ayırımcılığa ve asimilasyoncu uygulamalara son vermektir. Bu, Türkiye toplumun en acil beklentisidir. Çünkü OHAL’in son bulması barışın, kardeşliğin, huzurun, ekonomik ve sosyal kalkınmanın da ön koşulu haline gelmiştir.

Unutmamak gerekir ki, OHAL’in kaldırılması, demokratikleşme ve AB üyeliği yolunda süratli adımlar atılmasında sayılamayacak kadar çok toplum yararı vardır.                


[1] 13.03. 2014 günlü Sol Haber Portalı, 12 Mart darbesi ve Bilim

[2] Yeni Şafak Gazetesi, 12 Ağustos 2005

[3] 01. 11. 2012 günlü T24’te Cengiz Çandar’dan yapılan alıntı                                              

[4] Erdoğan’ın 21.02.2017 günlü Gaziantep konuşması

[5] 07. 05. 2017 Artı-gerçek sitesi, Güncel Olaylar bölümü

[6] Will Kymlicka, Çokkültürlü yurttaşlık, s:280

[7] A. Smith, Journal Of Paece Research, 1993, 131 (nakleden Will Kymlicka)

 

Okuyucu Yorumları