Korkunç yalnızlığın intikamı mı?

- A +

“Korkunç yalnızlığın intikamı” ya da “Bir musibet bin nasihatten iyidir”, atasözü mü?

Aklıma, bir de milliyetçi çevrelerde çokça kullanılan, “titre ve kendine dön” ifadesi geliyor. Bu da duruma uygun bir ifade sayılabilir.

Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesine yapılanlara “bizim mahallenin” sosyal medyasında gösterilen “ağzı açık kalma”, “bu kadar da olmaz” tepkilerini görünce aklıma geldi bu deyişler.

Tepkimi, yüzümde acı ile alay karışımı bir gülümsemeyle, fazlaca klasik “vaktiyle papazı dövdürtmeyecektiniz” ifadesiyle de gösterebilirim tabii ki…

Kastımın, Almanların “schadenfruede” dedikleri şey (başkasının acısına sevinme) olmadığını söylememe gerek bile yok. Ama söyleyeceklerimin etik olarak uygun olmadığı eleştirisi yapılabilir ve “şimdi sırası mı bunların”, denebilir.

Anlarım bu eleştiriyi…

Ama lütfen aklıma gelenleri söylememe izin verin.

Söyleyeceklerim, belki karşılaştığımız sorunun boyutu ve derinliği konusunda bizleri düşünmeye itebilir.

Türkiye’nin, burunlarından kıl aldırmayan sevgili Türk “devrimci ve solcuları”; muhalefet etmeyi AKP ve Tayyip Erdoğan’dan nefret etmekle eş tutan sevgili “Batıcı-Laikleri”; Sünni-Müslüman çevrelerin yaptığı baskı ve zulümleri tekrar etmekten yorulmayan sevgili Alevileri; “Kemalist vesayet ve baskı rejimine” karşı din, giyim-kuşam ve ibadet özgürlüğü savaşı verdiğine inanan sevgili açık görüşlü Sünni-Müslümanları; “zulme karşı özgürlük savaşı veriyoruz”, diyerek büyük bir moral üstünlüğe sahip olduklarını düşünen sevgili Kürt “devrimci ve ilericileri”, acaba hiç derinden düşündünüz mü Aysel Tuğluk’un annesini mezardan çıkartanlar bu cesareti nereden aldılar diye?

Aslında ağzımızın açık kalmaması, bu kadar şaşırmamamız gerektiğinin farkında mıyız?

Meramım şu: Acaba 1915 konusunda takındığınız tavırların geldiğimiz yerde ufak bir payı olabileceği hiç aklınıza geliyor mu?

1991’de bu konuyla uğraşmaya başladığımdan itibaren başımdan geçenler, kendi yaşadıklarım bir sinema şeridi gibi gözlerimin önünden geçti de…

1915 ile uğraşanların karşılaştığı ana sorun bir tek, sevgili Hrant’ı da aramızdan alan ve ülkemizde çok yaygın olan “imha edici şiddet” değildi. (Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesine saldıranlar bu ‘imha edici şiddete’ mensup kişi ve çevrelerdi.) bunun kadar belki bundan daha da önemli olan “sessizliğin kara deliği” veya “suskunluğun sessiz anlaşması” idi.

Ülkemizde, 1915 konusunda “imha edici şiddet” ile “suskunluğun sessiz anlaşması” arasında büyük bir koalisyon vardır.

Ve galiba, imha edici şiddet en büyük desteğini, güvenini, “suskunluğun sessiz anlaşmasını” yapanlardan almaktadır.

Hrant Dink’i aramızdan alan şiddet, bu sessizlikten cesaret alarak gelişti. Anlaşılır kılmak gerek: 1915 ile uğraşmak bir tek “risk” anlamına gelmiyordu bu ülkede; belki bundan daha da önemlisi “büyük bir yalnızlık” anlamına geliyordu. Hala da çok farklı olduğu söylenemez.

Konuyla uğraşmak isteyenler, riskten önce kendi çevrelerinden gelen “derin suskunlukla” karşılaşmak ve dışlanmak tehlikesini göze almak zorundaydılar.

Benim sorum bu “suskunluğun sessiz anlaşmasını” yapan kişi, çevre ve kurumlara:

Yıllarca 1915 ile uğraşanlara “cüzzamlı” muamelesi çeken ve bu insanlarla karşılaşmamak için ellerinden geleni yapanlar (vaktiyle ‘dostum’ olan bir çok kişinin kulakları çınlamıştır); “solculuk, devrimcilik” işlerinde mangalda kül bırakmayıp, Hristiyanlara yapılan katliamlar karşısında sus pus olan ve hatta inkâr edenler; kendi din-ulus grubunun (Sünni Müslüman, Alevi, Kürt vb.) ezilmesi konusunda siperlere geçip, kendi gruplarının Ermeni, Rum ve Süryanilere yaptıklarını ya yok sayanlar, küçümseyenler veya “onlar sadece bir avuç bizden olmayanlar” ya da “kullanıldık” bahanelerinin arkasına saklanıp, işi bir an önce geçiştirmeye bakanlar…

Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesine saldıranlar acaba niye “Ermenileri, Kürtleri Alevileri buraya gömdürmeyiz”, diye bağırdılar dersiniz?

Acaba sizlerin, kendinizi “sıkı anti-emperyalist” ve Kuvayı Milliyeci atalarınızın devamı, bu ülkenin Ermeni ve Rumlarını emperyalizmin “içimizeki” uzantıları olarak gören ideolojik tutumlarınızın; Alevi derneklerinde solculuk yarışına girip, en başta CHP, kitlesel katliamları sadece inkâr etmek değil, organize etmekten de sorumlu olan siyasi çevrelerin peşine düşmenizin; “Kemalist vesayeti” tek öcü olarak görüp, size yapılan dışında ve özellikle de sizin adınıza yapılan hiçbir haksızlık ve adaletsizliği görmemenizin; “biz de Türkiye’nin kurucu unsuruyuz”, diyerek şu içinde yaşadığımız yıllarda bile Süryani mallarını gasp edenleri göğsünüze basmakta hiçbir sorun görmemenizin, “uluslararası Ermeni lobisi” tezleriyle inkârcı zihniyete destek vermenizin hiç mi payı yok bu geldiğimiz yerde?

Bana, Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesinde yaşadığımız, “korkunç yalnızlığın intikamı” gibi geldi, en azından ben öyle hissettim.

Sanki o korkunç yalnızlığa mahkûm ettiğimiz, cinayetlerin en cinayeti, ezilmenin, yok ve imha edilmenin o “en” olanı bizden intikam alıyor gibiydi…

Öyle değil mi?

Unutmayın, Marks boşuna “proletaryanın (işçi sınıfının) zincirlerinden başka kaybedecek şeyi yoktur”, dememişti. Çünkü Marks ezilmeye, hor görülmeye ve yok edilmeye karşı ancak ve ancak “zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayanların” gerçekten mücadele edebileceğini düşünüyordu. Burada, işçilerin böyle bir sınıf-çevre olup olmadıkları tamamıyla bir teferruattan ibarettir.

Ey benim burnundan kıl aldırmayan Türk “devrimci-solcu” kardeşim, AKP ve Tayyip’ten nefret etmeyi “modern-Batıcı-ilerici” olmanın ölçüsü sayan “laik” kardeşim; Alevi olunca ve Alevilere yapılanlara karşı çıkınca solcu-ilerici olduğunu zannedip, CHP peşine takılmayı gelenek haline getirmiş Alevi kardeşim; “din ve ibadet özgürlüğü için Kemalist vesayet rejimine karşı savaş” deyince “adalet ve özgürlük” kavgasını tekeline aldığını zanneden Sünni-Müslüman kardeşim; “ulusal kurtuluş savaşı vermenin” kendisine büyük bir moral üstünlük kazandırdığını düşünüp, herkesten koşulsuz biat ve destek isteyen ve bunu vermeyeni azarlamayı en doğal hakkı sayan Kürt “devrimci-solcu” kardeşim, hepiniz ama hepiniz, kaybedecek şeylerinizin olduğunu görmedikçe bu yaşadıklarımızı yaşamaya devam edeceğiz!

“Bu kadarı da olmaz”, “sözün bittiği yer” ifadelerine gerek yok. Tarihimizde bundan çok daha ağır, çok daha kötü “sözün bittiği yerler” oldu.

Bunu görememeniz, görmek istememeniz asıl sorun!

Bu nedenle, Tarihle Yüzleşmeyi siyasetinizin merkezinize koymadıkça ve bunu sadece ötekinden değil, kendinizden de istemedikçe ve kendinizden başlamadıkça bu gidişi durduramayacağınızı görmek zorundasınız!

Okuyucu Yorumları