CHP ve Adalet: Olmayacak duaya âmin demek mi?

- A +

Başlığı bilerek attım, yazacaklarımın, “CHP bunları yapar mı yapamaz mı” döngüsüne sokularak tartışılacağını bildiğim için... Oysa böyle bir tartışmaya niyetim yok, anlamı da yok. Sadece Adalet Yürüyüşünün açığa çıkarttığı bazı siyasi imkanlar üzerine aklıma gelen birkaç şeyi söylemek istiyorum.

Aslında söyleyeceklerim, benim kuşağım ve düşünce dünyama yakın insanlar için, tekrarlanması bile lüzumsuz sıradan basit bilgiler. Ama, hiçbir yerde görmeyince bari ben söyleyeyim istedim. Adalet yürüyüşü CHP için bazı siyasi imkanları potansiyel olarak açtı, kullanıp kullanmamak CHP’nin elinde. Kullan(a)mayacağını düşünsek bile, bu imkânı seslendirmek önemli... Çünkü, Türkiye’nin klasik ve kemikleşmiş sağ-sol, İslami-Laik ayırımını aşabilecek potansiyel imkanlar üzerine konuşuyoruz.

Kılıçdaroğlu’nun konuşması

Kılıçdaroğlu, Adalet yürüyüşünü sonlandırdığı mitingde, akıllı ve düşünülmüş bir konuşma yaptı. Savunma hattını kurulabilecek en geri yerde kurdu; söyledikleri ve istediklerinin “daha gerisi” yok. İleriye doğru olacak tüm argümanlardan ise uzak durdu. Örneğin, Kürt demedi veya ezberlenmiş etnik-kültür kimlikleri sayma yoluna gitmedi ama PKK konusuna da girmedi.

Savunma hattını, geleneksel sağ-sol siyasetin alışılmış diskuru ve ayrım noktaları üzerine kurmadı; sıradan bir birey ve onun yaşaması için gerekli olan en temel gıda, “su ve hava” üzerinde inşa etti. Toplumsal sözleşmenin olmazsa olmaz unsurlarını sayarak, siyasi bir partinin değil, bir toplumdaki bireylerin bir arada yaşayabilmeleri için yapılması şart ön-antlaşmanın unsurlarını saydı ve toplumun her kesiminin, siyasi görüş olarak değil, birey olarak kendisini bulabileceği bir zemini sundu.

İnsan olmaya ait en temel hakkı tekrar etmekle sınırlı bu savunma hattı, Tayyip Erdoğan gibi saldırmayı ve bölmeyi hedef almış, saldırgan siyaset savunucusu birisini açmazda bırakırdı, nitekim bıraktı da. Erdoğan tabanını “Gezi”ciye, Batı-uşağı; “Kürde” terörist diye saldırtabilir ama Kılıçdaroğlu’nun miting çizgisine saldırtması çok zor. Çünkü ötesi insan olarak yok olmak anlamına gelir. Erdoğan, bugüne kadar kendisine kazandırdığını düşündüğü saldırgan ve toplumu “biz ve onlar” olarak bölme tutumunu sürdürürse, bu sadece siyaseten kayıp hanesinin artmasına yol açacak gibi...

Kılıçdaroğlu’nun mitingde söyledikleri, potansiyel olarak CHP ötesi bir çizgidir bu mesaj-çizgi sürdürülür ve iyi de bir aday bulunursa, 2019'da Tayyip Erdoğan’ın gitmesi hiç de şaşırtıcı olmaz.

Ortadaki sorun ne?

Sorun, Tayyip rejimine karşı çıktığı ve birey/ insan olmanın en temel ilkesini tekrar ettiği için şimdilik hoşa giden ve destek alabilecek bu çizginin, Türkiye’nin (biraz da CHP’nin) makus talihine çare bulamayacak olması. Birinci sorun, geleneksel sağ-sol siyaset ayırımı, ikincisi CHP’nin nasıl çoğunluk olabileceği…

CHP gibi kitle partilerinin temel problemi, bazı siyasi ilkelere sıkıca sarılmak ve bu ilkelerle kendini tanımlamak ile çoğunluğu kazanmak arasında yaşadıkları gerilimdir. CHP, mevcut siyasi mesajları ile, taş çatlasa yüzde 35’i zor geçecek bir partidir. Temel sorunu, (esas olarak yüzde 60-yüzde marjlarında gezen) sağ-sol ayırımını nasıl aşabileceği ve toplum nezdinde nasıl çoğunluğu kazanabileceğidir.

Bu temel sorun hep bilinir, sürekli sorulur ve bazı cevaplar da verilir. Geçmişte, Ekmeleddin İhsanoğlu örneğinde olduğu gibi, sorun (+) işareti ile yani kendisi ve sonra yanına birisinin eklenmesi mantığı ile aşılmaya çalışıldı. Tutmadı. Benzeri bir görüş, CHP dışındaki sol kesimce de seslendiriliyor ve “demokratik güçlerin güç birliği” sloganı savunuluyor. Yani, HDP dahil, geniş sol kesimlerin, CHP’ye eklenmesi, bu siyasi çevrelerin arasına (+) işaretinin konması. Sağ ile (+) çoğalmaya nasıl yaramadı ise, sol ile (+) siyasetinin tutması da oldukça zor gibi...

Hem, Siyasette (+)’ları yan yana getirmek otomatik (+)’lı sonuç vermiyor. Hem de başarılı olsa bile en fazla, yüzde 60-40 ekseninde oluşmuş, sağ-sol bölünmüşlüğünün kemikleşmesi anlamına geliyor. Yani, “Sol” ve “Demokratik Güçlerin” yan yana getirilmesi, belki yüzde 40’ın konsolide edilmesine yarayabilir ama CHP’nin tabanının yapısı itibarıyla oradan da (-) bir sonuç çıkacağını tahmin etmek zor değil.

Bence CHP’nin ana açmazı, mevcut siyasi akımlardan, tercihine göre, birileriyle yan yana gelmesinin çözüm olmaması. Ne vitrinine merkez sağ, ılımlı İslam’dan; ne de soldan birilerini almak hesaplarıyla aşabileceği bir açmaz bu. Siyasetin mevcut bölünmüşlüğünde hangi taraf-çevre ile arasına (+) koysa, saflarından kaçacaklar var.

Derinliğine büyümeyi becerebilmek

Sorunun çözümü, sağ-sol ayırımını aşabilecek bir siyasi ivme yakalamakta yatıyor. Zor olabilir ama Adalet Yürüyüş ile potansiyel olarak ortaya çıkmış bir imkândan söz ediyorum. Bu imkân, Hak-Hukuk ve Adalet ekseninde sadece CHP’yi değil, toplumu kendisi ve tarihi ile yüzleşmeye davet etmektir.

Yani, “klasik sağ-sol ayırımını” esas almayan, toplumu sağ-sol bölünmesinin ötesinde, mevcut olan bir tarihi bir mirasa sahip çıkmaya davet etmek. Bu, Kılıçdaroğlu’na mevcut siyasi ayırımların ötesinde, toplumdaki derin damarlar üzerinden siyaseti Hak-Hukuk ve Adalet üzerinden yeniden tanımlama imkânı verebilir. Soru, Kılıçdaroğlu’nun, sağ-sol ayırımının ötesinde, Hak-Hukuk-Adalet arayışının mirasına sahip çıkmayı ve kendisini bu miras ile tanımlamayı başarıp başaramayacağıdır (bu soruya verilecek cevapların çoğunu şimdiden biliyorum, bu nedenle “olmayacak duaya âmin”, başlığını seçtim.)

Eğer Kılıçdaroğlu’nun istediği Hak-Hukuk ve Adalet ise; sağcılık-solculuk, İslamcılık-Laiklik meselesi değilse, yani klasik CHP’lilik meselesi değilse, tarihte Hak-Hukuk-Adalet isteyen her kesimi kucaklayan bir siyaseti geliştirmesi gerektiği açık. Ana soru, toplumda sağ-sol, İslamcı-Laik ayırımlarının ötesinde, bunları ortadan bölen bir Hak-Hukuk ve Adalet damarı var mıdır, varsa nasıl yakalanır, sorusudur.

Cevap basit: bu toplum hep Hak-Hukuk ve Adalet aradı. Dolayısıyla sorun Kılıçdaroğlu’nun, “biz, kimliğine ve siyasetine bakmadan bu arayışlara sahip çıkıyoruz, onların devamıyız”, deme başarısını gösterip, gösteremeyeceğinde… Elimizdeki veri şu:

1950’lerde, “solda ve Laik” sayılan CHP’ye karşı, hak-hukuk-adalet arayışı “yeter söz milletindir” ifadesi sağcı DP’yi işbaşına taşıdı.

1960 “solcu” bir darbe idi ve buna karşı atılan “atanmışlar değil, seçilmişler iktidara” sloganı sağcı AP’yi iktidara taşıdı.

1971 görünüşte “yarı-solcu” bir darbe idi, “sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı,” dedi. Buna karşı, “toprak işleyenin, su kullananın” ifadesi CHP’yi, Ecevit’i iktidara taşıdı.

1980 “sağa ve sola karşı (!)” saf ‘Kemalist bir darbe’ idi; 1990’lar buna karşı çıkan ve “askeri rejime hayır”, diyen Demirel ve Erdal İnönü’yü birlikte iktidara taşıdı.

1997 “post-modern” bir darbe idi; 2000’ler, buna karşı çıkan ve “zulme ve vesayet rejimine hayır” diyen AKP’yi iktidara taşıdı.

İktidara gelenler, halkın Hak-Hukuk ve Adalet istediğini doğru okudular. Ama, hiçbir zaman bu arayışların özlediği kurumları yaratamadılar.

Bu nedenle bugünün siyasi mesajı açık gibi: “biz bu halkın, hangi siyasi kimlikle olursa olsun, hak hukuk ve adalet arayışına sahip çıkıyoruz ve onlara tarihin bir daha tekerrür etmeyeceği sözünü veriyoruz.” Sorun bunu söyleyebilecek bir ufka sahip olunup olunmadığı…

Bu bence Türkiye tarihinde çok yanlış kemik tutmuş, sağ-sol ayırımını da çatlatabilecek bir damardır. Ve 1876’dan bu yana bu ülkenin hala kavgasını verdiği sıradan bir demokratik toplum arayışına nihai noktayı koyabilir. Yani sağ olmuş sol olmuş, İslamcı olmuş, Laik olmuş fark etmez; geçmişteki Hak-Hukuk-Adalet arayışı ve geleneğini temsile soyunmak, sadece CHP’yi yüzde 25-30’a sıkışmış bugünkü kabuğunun dışına taşımaz, ona yüzde 60-40 ikilemini aşma imkânı da sunar.

Ortada bir başka ciddi sorun var

Gerek Türkiye’nin gerekse onun Hak-Hukuk ve Adalet aradığını iddia eden siyasi akımlarının makus bir tarihleri var. Oldukça derin bir soru ve belki de Adalet yürüyüşünün üstündeki bir gölge bu. Bu gölge, yürüyüşün hafif bir kımıldama yarattığı kitlelerdeki derin bir tereddüttün varlığını da bize hatırlatıyor. İnsanların derinden bildikleri ama henüz sormadıkları veya sormaya cesaret edemedikleri bir soru bu.

Cevap vermeye gerek yok; sadece soruyu sormak bile önemli.

Soru, yakın tarihimize uzun vadeli bir bakış ve “biz buraya nasıl geldik”, sorusuna cevap aramaktır. Bir nevi, Hak-Hukuk ve Adalet eksenli bir yüzleşme çağrısı yapmaktır.

Hikâye basit, yukarda saydığım 1960, 1971, 1980 ve 1997 darbeleri sonrası, hep Hak-Hukuk ve Adalet arayanlar işbaşına geldi. Şimdi de Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz ve 20 Temmuz darbelerine karşı, "hak-hukuk-adalet" diyerek iş başına gelmeye çalışıyor…

İyi ama kendisini daha önce aynı şeyleri isteyenlerden farkı kılan ne? Sadece sıradan bir tekerrürle karşı karşıya olduğumuz ihtimali daha kuvvetli değil mi?

Çünkü, Hak-Hukuk ve Adalet arayışları sonucu geldiğimiz yerin tuhaflığı fazlaca dikkat çekici.

Anlaşılan, bu toplum, 1960'dan beri hep demokrasi isteyenleri iş başına getiriyor; hep hak-adalet istiyor ama Hak-Hukuk ve Adalette durmadan geriye gidiyoruz.

Ortada bir gariplik var; gelinen nokta, yer bir tuhaf... Hak Hukuk Adalet diye işbaşına gelenler, sürekli kendilerinden önce gelenleri aratacak uygulamalara imza atıyorlar. Ve bugün galiba bu Adalet işinin en dibe vurmuş halini yaşıyoruz.

Toplum olarak “peki niye”, sorusunu yüksek sesle sormamız gerekiyor.

Cevabını bilenlerimiz vardır. Belki de cevap çok basittir. “Biz baştan Papazı dövdürmeyecektik”, fıkrasındadır. Yani cevap derin ve toplum olarak gerçekten Hak-Hukuk ve Adalet isteyip istemediğimiz belli değil. 1876’dan beri istenen de olmayan da bu… Belki de istenen sadece, hangi sloganla olursa olsun iş başına gelmek ve siyasetin sunduğu imkanlar ile cebimizi doldurmak… Bu devletin kurulduğundan bu yana, sağcı, solcu, Laik ve İslamcı iktidarların yaptığı hep aynı, etrafında kendisinden nemalanan bir çevre yaratmak. Aralarındaki yegâne fark nemalanan çevrenin genişliği veya darlığı ya da sosyal-sınıfsal farklılıkları... Sistem değişmiyor! Yani, ‘balık biraz baştan kokmuş’ durumu var gibi…

Ümitsiz olmaya gerek yok; soruyu sorup, toplum olarak soru üzerine konuşmak ve tartışmak şart.

Niçin Hak Hukuk Adalet arayışları hep birilerini iktidara getirirken, niçin iş başına gelenler, mevcut yarım yamalak kurumları sürekli tahrip ediyorlar? Niçin Hak-Hukuk Adalet sağlayan kurumlarda hafif ve sürece yayılan inşa değil, sürekli aşınma ve erozyona uğrama yaşanıyor?

Bu soruya verilecek cevap mevcut sağ-sol ayırımının ötesine geçecek siyasi imkanlar sunmaktadır. Yazının amacı sadece bu potansiyele dikkat çekmekti. Kılıçdaroğlu’nun bu soruları sorup sormayacağı ise tamamıyla kendi tercihi…

Okuyucu Yorumları