- A +

Cuma günü TÜİK Ocak ayında tüketici fiyatlarının yüzde 2,5 oranında arttığını, yıllık enflasyonun da böylece yüzde 8,5’tan yüzde 9,2’ye yükseldiğini açıkladı. Enflasyonda artış bekleniyordu ama artışın dozu çarpıcıydı. Aylık fiyat artışı 2003’ten bu yana sadece iki kez yüzde 2,5’i aşmıştı: Ekim 2008 ve 2011’de; sırasıyla yüzde 2,6 ve 3,3 ile.  Her iki sıçrama da Türk Lirası’nın ciddi değer kaybettiği dönemlerdi.

Dikkat edilmesi gereken daha çarpıcı gelişme yurt içi üretici fiyatlarındaki artış oldu: Aylık artış yüzde 4’e, yıllık artış da yüzde 9,9’dan 13,7’ye fırladı.  Üretici fiyatları tüketici fiyatlarını önceler. Üretici fiyatları maliyet baskıları altında hızla artarken tüketici fiyatları da bir miktar gecikmeyle bu artışı izler. Nitekim yurt içi üretici fiyatları yüzde 10’u fazlasıyla aştığı dönemlerde (Mart-Temmuz 2008 ve Ağustos-Kasım 2011) tüketici fiyatları da gecikmeyle yüzde 10’u aşarak Temmuz 2008’de yüzde 12,1’e, Nisan 2012’de yüzde 11,1’e kadar yükselmişti.

Özellikle Türk Lirasında hacimli değer kayıpları ortaya çıkar buna bir de yükselen petrol fiyatı eklenirse üretici fiyatları hemen harekete geçer. Halen gerçekleşmekte olan tam da budur. Ocak ayında enerji fiyatları yüzde 6,6, yükselen döviz kuruyla da ara malı fiyatları da yüzde 4,4 oranında arttı.

Vatandaşı ilgilendiren tüketici enflasyonunun bundan sonraki gidişatını kestirebilmek için üretici fiyatlarının son aylardaki hareketine biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Geçen yıl boyunca düşük seyreden üretici enflasyonu yıllık olarak Eylül ayında yüzde 1,8’e kadar gerilemişti. Dikkat buyurun aylık değil yıllık fiyat artış oranından söz ediyoruz. Ardından yıllık üretici enflasyonu baş döndüren bir hızla yükselmeye başladı ve Ocak ayında yüzde 13,7’ye çıktı. Bu orana Ocak ayında döviz kurundaki ilave yükseliş henüz dâhil değil. Üretici fiyatları artmaya devam edecek.

Bu koşullarda tüketici enflasyonu da onu izleyecek. Aylık artışlar yüzde 2,5 düzeyinde olmasa bile yılık enflasyonu çift hanenin üzerine taşıyacakları kesin. Geçen yıl Şubat ve Mart aylarında TÜFE’de az da olsa düşüş yaşanmıştı. Bu yıl Şubat ve Mart tüketici aylık artışları yüzde 1 civarında kalsa bile yıllık enflasyon yüzde 12’ye yaklaşacak.

Tüketici enflasyonunda çift hane son 5 yıldır görülmemişti. Yüzde 5 hedefine ulaşılabileceğine inanan kimse kalmamıştı ama en azından yüzde 6,5 ile 9,5 arasında salınan enflasyon kontrol altında tutuluyordu. Diğer ifadeyle alıp başını gitmesi önlenebiliyordu. Bu kısmi başarıda Türk Lirası’nın değer kaybının sürekli hale gelmemesi için faiz silahının çekinilmeden kullanılması belirleyiciydi. Merkez Bankası’nın para politikasını siyasal etkilerden bağımsız bir şekilde yürütmesi enflasyon kontrol altında tutulabilmesinde kritik öneme sahipti.

Ama bir süredir siyasal baskı para politikasını esir almış durumda. Dolayısıyla bundan böyle çift haneye çıkmış bir enflasyonu geçmişte tecrübe edildiği gibi yeniden tek haneye indirileceğinin garantisi yok. Merkez Bankası’nın bağımsızlığını ve diğer ekonomik kurumların özerkliklerini uzun soluklu akılcı tartışmaların sonucunda değil istisnai koşulların dayatmasıyla beleşe kazandığımızı çabuk unuttuk. Geçmişe dönerek hatırlamakta yarar var.     

Türkiye 2000’lerin ortalarına kadar yaklaşık 30 yıl boyunca çok yüksek aynı zamanda da son derece oynak bir enflasyonla yaşadı. Bedeli ağır oldu. Ev yapımı ekonomik krizlere yol açan kaygan zemin böyle oluştu. Sonunda 2001 krizinin yarattığı devasa ekonomik ve siyasal şok devrim niteliğinde bir dizi ekonomik reformun yapılmasını sağladı. Bu reformların en çarpıcısı kuşkusuz Merkez Bankası’na yasayla fiyat istikrarı görevinin verilmesi ve bu görevi yerine getirmesi için para politikasını bağımsız olarak yürütmesinin siyasal erk tarafından kabul edilmesiydi. Yüksek bütçe açıkları veren hükümetler tarafından bedava para basma matbaası olarak görülen Merkez Bankası’na bağımsızlık verilmesi tarihsel komuta ekonomisi geleneğimize taban tabana zıt bir anlayışı temsil ediyordu. 2001 krizinin yarattığı panik olmasaydı zor verilirdi.

Son birkaç yıldır siyasal iktidarın ekonomik kurumların özerkliklerine giderek daha fazla müdahil olduğunu görüyoruz. Merkez Bankası’na açık müdahale ciddi riskler içerdiğinden ve AKP iktidarının ekonomi sorumlularının bir bölümü bu risklerin farkında olduğundan açık müdahale bugüne dek yapılmadı. Bundan sonra ne olacağı ise belirsiz.  Enflasyon çift hanelere çıktığında, enflasyonun düşürmenin yolunun faizleri indirmekten geçtiğine inanan zihniyet para politikasını belirlemeye başlarsa ne olacak? Geçmişe bu kadar kesin bir dönüş yapılmasa bile Merkez Bankası faizlerde gerekli artışları yapmaktan imtina etmek zorunda kalırsa yükselmekte olan enflasyonla nasıl mücadele edilecek?

Bu sorulara ne yanıt verileceği bakımından önümüzdeki birkaç ay çok kritik bir dönem olacak.      

Okuyucu Yorumları