Son örnek Zuhal Olcay; Türkiye'de yaygınlaşan ihbar kültürü

- A +

(Zafer Ganioğlu ile birlikte)

Sanatçı Zuhal Olcay, konserinde yaptığı bir konuşmanın bir izleyici tarafından ihbar edilmesi üzerine hapis cezasına çarptırıldı. Sanatçının başına gelen münferit bir olay değil, toplumda hızla yayılan ihbar kültürünün bir başka çarpıcı örneği.

***

Siyasi anlamıyla ihbar, bir bireyin suç gibi addedilen söz ve davranışlarının devletin ilgili birimlerine soruşturulmak ve olasılıkla cezalandırılmak üzere bildirilmesi anlamına geliyor. İhbar kültürü ise, toplumun geniş bir bölümünün, birbirlerini ve başkalarını ihbar etmelerinin yaygınlaşmasına deniyor.

İhbarın yaygınlaşması

Aslında Türkiye’de, özellikle totaliter rejimlerde görülen, aşırı kurumsallaşmış ve yaygınlaşmış bir istihbarat ağı teşekkül etmiş değil. Ama ihbar kültürü hızla yaygınlaşıyor. Birçok devlet kurumu ihbar hatları oluşturmuş durumda. Her vatandaş E-devlet üzerinden ya da telefonla bu hatlara ihbarda bulunabiliyor. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri ve Başbakan Yardımcısının açıklamış olduğu rakamlara göre sadece Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık iletişim merkezlerine yapılan başvuru sayısı bir buçuk yılda üç milyonu geçti. Neredeyse her gün gazetelerde ihbar sonucunda gözaltına alınan, tutuklanan, yargılananlar hakkında haberler okuyoruz. Öğrenciler hocalarını, hastalar doktorları, izleyiciler şarkıcıları, çalışanlar iş arkadaşlarını, otobüs, tren, uçak yolcuları yol arkadaşlarını, kurumlar kurumları, firmalar firmaları ihbar ediyor.

Her ülkede güvenlik tehditleri var ama...

Yurttaşların ve kamunun güvenliğine yönelik tehditlerin niteliği ve düzeyi ülkeden ülkeye, hatta aynı ülkede farklı dönemlere göre değişiklikler gösterebilir. Türkiye’de, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında beliren durum ile komşu ülkelerde yaşanan gelişmelerin de yol açtığı terör eylemleri artışı, kamuoyu yoklamalarında da görüldüğü gibi güvenlik konusunun önemini artırdı. Ancak ihbar sayılarında görülen büyük tırmanış ve ihbar kültürünün bu ölçüde yaygınlaşmasını akılcı, demokratik ve gerekli güvenlik önlemlerinin bir parçası olarak görmek mümkün değil.

Demokratik rejimlerde ihbar

Demokratik hukuk devletinin yerleştiği ülkelerde bireylere, topluluklara, topluma, özel ya da kamusal varlıklara ve çevreye zarar veren davranışları yetkililere bildirmek vatandaş sorumluluğu olarak görülür. Ancak burada üç konunun özellikle altını çizmekte yarar var. Birincisi bildirimin yapıldığı merciin bağımsız yargı kurumları olması. İkincisi, güvenlik ve istihbarat kurumlarının hukuk sınırları içerisinde faaliyet göstermeleri. Ve tabii sürekli olarak hesap verir durumda olmaları. Üçüncüsü, söz konusu kurumların faaliyetlerini öncelikle dış tehditler üzerinde yoğunlaştırmaları.

Otoriter rejimlerde ve Türkiye’de yapılanma

Buna karşılık otoriter rejimlerde ihbar doğrudan yargıya değil, siyasal iktidarların belirlediği birimlere yapılır. İktidar üzerindeki demokratik ve hukuki denetimin zayıf olması bu kurumların hesap verebilirliğini zorlaştırır. Rejimin giderek otoriterleştiği Türkiye’de de benzer bir süreç yaşanıyor. Demokrasiden uzaklaşıldıkça istihbarat ağları yaygınlaştı ve faaliyetlerine getirilen dokunulmazlık alanı genişletildi. İstihbarat faaliyetleri devlet sırrı kavramı altında demokratik denetim dışında tutulmaya başlandı. Yapılan düzenlemelerle söz konusu kurumların mensuplarına geniş bir cezasızlık alanı sağlandı.

Demokratik rejimlerin aksine otoriter rejimlerde söz konusu güvenlik birimlerinin ana faaliyetleri demokratik muhalefet başta olmak üzere tüm yurttaşlara yönelebilir. Türkiye’de AKP iktidarı ile birlikte istihbarat giderek artan ölçüde bu konuya odaklanan kolluk birimlerinin sorumluluğu altına alınmaya başlandı. Söz konusu istihbarat yapılanmasının başlattığı kovuşturmalar ve takip eden mahkeme kararlarıyla (Ergenekon, Balyoz vb.) muhalifler cezalandırıldı. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ise söz konusu güvenlik birimlerinin okları daha önce bu kurumları elinde tutan “FETÖ” yapılanmasına çevrildi. Ne var ki sadece onlarla kalınmadı, siyasi iktidara muhalefet eden çok sayıda kişi benzer yöntemlerle tutuklandı ve çeşitli cezalara çarptırıldı.

Güvenliğin ötesinde muhalefet korkusu

Otoriter rejimler iktidarda kalmak için çabalarını büyük ölçüde siyasal ve toplumsal muhalefeti sindirme, hatta saf dışı bırakma üzerinde yoğunlaştırırlar. Toplumda iktidarın meşruiyetini sarsacak ve muhalefeti güçlendirecek her türlü düşünce, görüş ve söylemi bastırmaya çalışırlar. Muhalifleri belirleme çabaları ise istihbarat faaliyetlerini artırmayı zorunlu kılar.

İhbar kültürünün yayılması

Türkiye’de iktidarı elinde tutanların iktidarı kaybetme endişesi arttıkça resmi kurumlar tarafından sağlanan istihbarat yetersiz görülmeye başlandı. Örneğin, Gezi Hareketinde ortaya çıkan kitlesel katılım bu endişeyi tetikleyici rol oynadı. Harekete katılanların bildirilmesi için mahallelere ihbar kutuları konuldu. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ise ihbar talebi tüm topluma teşmil edildi. Vatandaşlardan “FETÖ” terör örgütü mensuplarını bildirmeleri istendi, bildirmeyenlerin sorumlu tutulacağı duyuruldu.

Siyasi iktidar toplumsal ayrışmalardan yararlanarak ihbar ağını sürekli genişletti. Makbul insanlar addedilen iktidar taraftarları, hain olarak dahi tanımlanan muhaliflere karşı ortak savunmaya davet edildi. İktidar medyasında suçlu profilleri çizildi. Türk-Kürt, Sünni-Alevi, geleneksel-yozlaşmış, halk-elit, sağ-sol, muhafazakar-ahlaksız gibi toplumsal fay hatları suçlunun eşkalini belirlemek amacıyla kullanıldı. Son dönemde bunlara yerli/milli ile dış güçlerin maşaları ayrımı eklendi. İktidar sözcüleri ve medyası artık “ajanlığı”, “vatan hainliğini” neredeyse tüm muhalefete geneller hale geldi.

Suç kavramı genişliyor

Muhalefet düşmanlaştırıldıkça suç alanı ve tanımı da sürekli olarak genişliyor. Küçük bir şüphe dahi önemli görülüyor ve hemen bildirilmesi isteniyor. Küçük şüphe şüpheye, şüphe delile dönüştürülüyor. Şüphe tek başına suç için yeterli delil haline getiriliyor. Artık suçun işlenmiş olup olmamasının da fazla önemi kalmıyor. “Vatan hainliği” ile bir tutulan iktidara muhalefet, suç için yeterli neden ve delil sayılabiliyor.

Suç alanı değişiyor

İhbar yelpazesi sürekli değişiyor. Doğrular, iktidarın işine geldiği biçimde tanımlandığından doğru davranış ile suç arasındaki ayrım iktidarın koyduğu kriterlere göre belirleniyor. Bir ideolojik pozisyon, bir siyasi söylem, bir yaklaşım, bir talep, bir öneri bir gün yüceltilirken ertesi gün suç addedilebiliyor. Böylece nesnel doğruların yerini giderek iktidarın öncelikleri almaya başlıyor.

Dün Kürt açılımına karşı çıkanlar hainken, bugün Doğu’da insan hakları sorunlarından söz etmek suç haline geldi. Dün cemaati eleştirenler hapse girerken bugün cemaat mensuplarının akrabaları ve komşuları terörist muamelesi görüyor. Bir gün ABD stratejik ortak Rusya düşman, ertesi gün Rusya gerçek dost ABD ise baş düşman olabiliyor. İktidarın o günkü değerlendirmesine uymayanlar dış güç odaklarının ajanı olarak damgalanıyor. İhbar kültürü siyasi iktidarın yaşamın giderek daha büyük bir alanını denetlemesine ve iktidar alternatiflerini baskı altına almasına yol açıyor.

Muhbirin motivasyonu

Madalyonun diğer yüzü ihbar edenler. Diğer bir deyişle iktidar tarafından gelen ihbar talebini karşılamaya yatkın kişiler. Bir kere bazı yurttaşlar suç olarak gördüklerini sorumluluk duygusuyla ilgili olduğunu düşündükleri makamlara bildiriyorlar. İkinci bir neden iktidara bağlılık. Gönüllü muhbirlerin önemli bir bölümü siyasi iktidar ile ideolojik bağı güçlü olanlar.

Üçüncüsü, iktidara yaranarak yükselme arzusu. Bu tür muhbirlerin hesabı kişisel yarar sağlama. Rakibin ‘ihanetini’ beyan etmeyi yarışta öne geçmenin önemli bir yolu olarak görmeleri. Elenmek istenen rakipler yalnız iktidar muhalifleri değil iktidar yandaşları da olabilir. Elde edilmeye çalışılan kazanç, para, kamudan alınan ihale, iş dünyasında sağlanan kolaylık, işe girme, işinde yükselme, rakibin elenmesi vb. İhbar kültürünün yaygınlaştığı kutuplaşma ortamında ihbarın amacı aynı zamanda birilerinden intikam alma ya da onlara gözdağı verme. Sevmediği kaynanasını “Ergenekoncu” ya da kavga ettiği eşini Cumhurbaşkanına hakaret etti diye şikâyet edenler gibi. Nihayet, kişinin başta korku olmak üzere farklı sebeplerle kendisini ihbar etmeye mecbur hissettiği durumlar da var. Burada söz konusu olan muhbirliğin gönüllü tercih olmaktan çıkıp zarurete dönüşmesi. Çünkü siyasi iktidar tehdit olarak gördüğü kimseleri ihbar etmeyenleri de suçlu addedebiliyor.

İhbar kültürü hukuksuzluğa yol açıyor

Muhbirler ihbar edilmesi gerektiğini düşündükleri kişileri ve olayları mahkemeye değil, genellikle iktidara bağlı istihbarat merkezlerine bildiriyor. Bu durum delilsiz ihbarların hukuki soruşturmaların dayanakları haline getirilmesine yol açıyor. Bu ihbarlara dayanan tutuklamalar cezalandırma aracı haline geliyor. Birçok durumda masumiyet karinesi yok edilerek kişi suçsuz olduğu ispat edilene kadar suçlu muamelesi görüyor. Tıpkı muhaliflerin ortada somut delillere dayalı iddianameler olmaksızın “terör suçlusu” olarak uzun sürelerle hapis yatmaları gibi. Bu tür ihbarların nasıl insan dramlarına yol açabileceği de ortada. 15 Temmuz sonrasında ihbar üzerine gözaltına alınan Gökhan Açıkkollu ifadesi dahi alınmaksızın kötü muameleye maruz kaldı. Gözaltı süresinde iki kez hastaneye kaldırılan Açıkkollu, 13 günün sonunda yaşamını yitirdi. Cenaze namazı kıldırılmayan, hainler mezarlığına gömülmeye çalışılan Açıkkollu’nun tam 1,5 yıl sonra masum olduğu ortaya çıktı ve işine iadesine karar verildi.

İhbar edenin kendini mahkeme yerine koyması bir başka dikkat çekici durum. İktidarla özdeşleşme nedeniyle birçok muhbir, devletin elinde olan bazı hakları kendisine aitmiş gibi görmeye başlıyor. İktidarın dediğini mutlak doğru olarak kabul ettiğinden ona karşı gördüğü herkesin cezayı hak ettiğini düşünüyor. Muhbir cezanın uygulanması için devlet kurumlarının meşgul edilmesini doğru bulmuyor. Bu nedenle devlete ait cezalandırma hakkını doğrudan kendisi kullanmaya kalkışıyor. İhbar kültürü yaygınlaştıkça muhbir kendini yargıç konumuna getiriyor.

Toplumsal çözülme ve güven erozyonu

İhbar kültürünün yayılması yurttaşlar arasındaki ilişkileri bozuyor. İhbar edenlerin anonim oluşu insanların daimi şüphe içinde yaşamalarına neden oluyor. Bir vatandaşımız otobüste telefonundan haber okurken yan koltukta oturan kişi tarafından muhalif bir siteye girdiği için ihbar ediliyor ve gözaltına alınıyor. Bu gibi olaylar kamu alanlarını daha da güvenilmez kılıyor. İç bağlılığı yüksek toplulukların dahi kendi içlerindeki bölünmeler artıyor. Bireyler ve gruplar birbirinden uzaklaşırken keskin hatlarla ayrılan karşıt saflara bölünüyor. İhbar olayları arttıkça arkadaş arkadaşa, akraba akrabaya güvenemez hale geliyor. Toplumda zaten güçlü olmayan hoşgörünün yerini şüphe, paranoya ve korku almaya başlıyor.

Gelinen noktada ihbar kültürü bir siyasi sorun olmanın çok ötesinde büyük bir toplumsal sorun haline geliyor.

İhbar kültürünün siyaset ve devlet üzerinde etkileri

İhbar kültürünün yaygınlaşması devlet kurumlarında ve devlet-yurttaş ilişkilerinde güven erozyonu yaratıyor. Kamu çalışanlarının göze girmek ya da yükselmek için birbirlerini ihbar etmeleri bürokraside dedikodu, entrika, endişe, huzursuzluk ve korku ortamını tehlikeli boyutlara ulaştırıyor. Çalışanların göreve ve kuruma bağlılığı zayıflıyor, çalışma motivasyonları azalıyor. Bu durum kurumlarda birlikte çalışma ve işbirliği yapma ortamını tahrip ediyor, verimliliği ve hizmet kalitesini düşürüyor.

Gelinen noktada ihbar kültürü siyasi iktidarın kendi tabanına da yayılıyor. Medya gündemi her gün birbirini ihbar eden iktidar partisi milletvekilleri haberleri ile çalkalanıyor. İhbar kültürü artık yalnız muhalefeti değil iktidar partisini de içten içe kemiriyor.

Kaybeden yalnızca muhalefet, devlet kurumları değil aynı zamanda siyasi iktidarın kendisi, nihayetinde siyasi sistemin meşruiyeti oluyor.

Okuyucu Yorumları