Barbarların uygarlığında boğulanlar; Göçmenleeeer

- A +

Romanya’da eserlerinin gösterimi yasaklandığı için Fransa’da yaşayan yazar Matei Visniec’in alaycı gerçekçiliği Genco Erkal’ın yönetmenliğinde absürt damarlar taşıyan belgeselci bir tat kazanıyor. Göçmenleeeeer farklı sahnelerden oluşan parçalanmış yapısıyla bütünlük yakalamayı amaçlayan bir metin olmaya çalışmak yerine utanç veren uygarlığın sahte yüzünün çirkinliklerini, bugünün gayri resmi karanlık siyasetinin sonuçlarını afişe etmeyi tercih ediyor. Sanki mükemmel bir oyun olmaktan çok göçmenlere oynanan oyunlardan parçalar göstermek ve insanı şaşkınlığa uğratan göçmen kazalarının kaza olmadığını ispatlamak istiyor. Görmek, duymak ve bilmek istenmeyen gerçeklerden kaçanları koltuğunda vicdan kanamaları içinde çaresiz bırakıyor. Belki de bu yüzden sahne de canlandırılan göçmen karakterlerle yetinilmiyor ve fona sınırlarda, fırtınalı denizlerde, tünellerde koca dünyaya sığdırılamayan çaresiz bırakılmış göçmenlerin ve özellikle çocukların görüntüleri eşlik ediyor. Havada, suda, karada beliren parazitler gibi yerleşecek, köklenecek, sevecek ve sevilecek bir yer arıyorlar çünkü kendi ülkelerinin bugünü ve yarını ölüyor, öldürüyor.

Bir ülke ölmeye başladığında çaresiz kalan insanların kaçma zorundalığı ve bu zorundalığı fırsat bilerek hayal satan tacirlerin acımasızlığı arasında boğulan aslında öldürülen ancak öldürülene kadar etinden, kemiğinden, böbreğinden, gözünden faydalanan uygarlığın ilkelliği ortaya konuyor. Beş dolar fazla kazanmak için sahte can yeleğiyle insanların ölümüne sebebiyet veren, sınırı geçme vaadiyle organlarını satın alan ve bu sırada açlığından susuzluğunda faydalanıp bir şeyler daha satan sisteme çağdaş batı medeniyeti denildiğini örneklerle anlatıyor oyun. Yerine göre ‘mülteci’, ‘sığınmacı’ veya ‘göçmen’ olarak adlandırılan bu insanlara çıkarına göre muamele edilmesine ise ‘Uluslararası hukuk’ gibi itirazı imkansız terimlerle bir takım cevaplar uydurulmasını örneklerle doğruluyor. Böylece sadece göçmenler değil Avrupa’nın bir tek kendi çıkarlarına hizmet eden medeniyet anlayışı da ortaya konuyor.

Örneğin Ayşe Lebriz Berkem ve Şirvan Akan metnin genelinden bağımsız anlatıya reklam gibi giriyorlar ve göçmenleri tanıyan ve tespit ederek uyaran bir dedektörün tanıtımını yapıyorlar. Evinize giren ya da girmeye çalışan haşere ve böceklerden kurtulmak kadar doğal bir önlemden bahsedercesine aletin reklamı yapılıyor. Sonuçta Batılının kendi kurtarılmış bölgesine girerek kurtulmak isteyen ‘öteki’nin engellenmesi elbette hukuki, finansal ve sosyal açıdan sakıncalı bulunuyor. Yani yasalar gereği göçmenlerin yaygara çıkarmadan sessizce bertaraf edilerek ölüme mahkum edilmesinden daha medeni ve olağan bir durum olamayacağını düşündükleri açığa çıkıyor. Bir başka reklamda ise sınırları oluşturan tellerin Batının estetik değerlerini temsil etmediği ve ortaya çirkin görüntüler çıktığından şikayet edilerek etrafı yapraklarla sarılmış yeşil yeni bir tel tanıtılıyor. Telleri geçmeye çalışırken kanayan çocukların acısı değil de tellerin sert, acı, metal görüntüsünün köklü Batılı kültürünü temsil etmediğinden yakınılıyor. Öyleyse kesilsin, kırılsın, boğulsun, parçalansın ama lütfen görüntü bozulmasın ve binlerce yılda oluşan uygar dünyalarına kimse gölge etmesin anlayışı doğallıkla anlatılıyor. Tel ve dedektör reklamıyla araya giren sahneler göçmenlere bakışın konuyu bilmemekten değil görmemekteki kesin kararlılıktan kaynaklandığını alaycı bir tonla ifşa ediyor.

Bir başka sahnede ise Genco Erkal konuşma hazırlayan bir politikacıyı canlandırıyor ve bu karakter üzerinden egemen dünyanın göçmenlerle ilgili nasıl bir politika izledikleri resmediliyor. Konuşma göçmenler için bir şeyler yapmak yerine asla yapmamak ve ölüme terk etmedeki kararlılığı en doğru şekilde saklamak için titizlikle hazırlanıyor. Sakladığını da saklamak için belirsiz ve estetik şekilde söylemeyi yani aslında söylememeyi amaçlayan politikacı birebir gerçeği temsil ediyor. Doğru hamlelerle insanların yaşamlarını kurtarmak yerine doğru sözcüklerle ölümlerin kendilerini hiç ilgilendirmeyeceğini ilan etmenin incelikleri üzerine nasıl çalışıldığını örneklendiriyor.

Oyunun sonunda tüm oyuncular seyirciye dönerek sıradan ve güvenli bir yaşam özleminin en büyük rüyaları olduğunu anlatıyorlar. Herkes gibi sabah işe gitmek, akşam dönmek, taksitle bir şeyler almak, televizyonun karşısında endişesiz uzanmak gibi sıradan rutinleri olmasını hayal ederek yollara düşen göçmenlerin basit arzuları kahredici bir imkansızlık olarak seyirciye akıtılıyor. Öyle ki oyundan belgesel tiyatronun meselelerle hesaplaşan yapısıyla amacına ulaşmasından kaynaklı bir bilgilenme ve uyanışla çıkılıyor hatta siyasal görüş üretilmesine vesile oluyor. Körleştirme ve gizleme politikasından çıkar sağlayan her kuruma ve sonuçlarına karşı uyandırılmanın güçlü etkisiyle ve elbette büyük usta Genco Erkal izlemenin ayrıcalıklı hazzıyla yapılan haksızlıklar belgeleniyor.

Okuyucu Yorumları