Işıkla yıkandıkça ebedi zeytin

- A +

ŞEHİR TELLALI

New York - Londra - Roma 

 

Karşımda! Dikenin, taşın ördüğü, kurak, çakıl, kum, susuz toprak tepenin üzerinde, tuz rüzgârlarının önünde dinleniyor. Alacalı bulacalı kahve gri ve yeşil, buruş buruş, ve hala adaleli, kuvvetli. Sanki Yunan uygarlığından kalma disk atıcı atletlerin heykeli o. Hareket aynı hareket. Belinin üstünden döndürmüş vücudunu. Ayakları fil kuvvetiyle köklüyor toprağı, derine derine, suyu bulduğu dünyanın merkezine. Ve su yerine kıpkızıl bir ateş fışkırıyor sesinden.

Beli dar. Omuzları geniş, ufku sarıyor bağrı. Dünya ile birlikte dönüyor da dönüyor zeytin. Eski mi eski. Siz deyin üç yüz, ben diyeyim beş yüz var yaşı. Bonkör. Eli açık. Ruhunun ölümsüzlüğünü etrafına hiç sakınmadan dağıtıyor yüzyıllar.  

Michelangelo, Sistina ibadet odası tavanına Allah ile Adem’i çizerken bu yaşı kemali çoktan geçmiş, ölümsüzlüğe mahkum, görkemli zeytin ağaçlarından esinlenmiş olmalı. Hareket aynı hareket.

Yanındaki ağaç da bir o kadar eski. Sanatçının “Işığın Karanlıktan Ayrılması” tablosundaki gibi. Bir kolunu göğe uzatmış, elinde bıçak. Bulutun üzerine yerleşmiş, öteki elinde derisini yeni yüzdüğü insan.

Onun hemen yanında yine eski mi eski kökü birleşik iki ayrı ağaç. Adem’le Havva Yasak meyveyi cennet bahçesinden kaçırdıkları anda birbirlerine sevgiyle bakıp yan yana yürürken. Vücutları boğum boğum aşk dolu iki birleşik zeytin. Havadan doğmuşlar. Ve havaya karışarak rüzgâra şekil veren bir hayat dansı yaşamları.

Eski zeytinler tepesinde Ege’nin rüzgar koyundayım. Karşımda altı delice zeytin. Yaşlı mı yaşlı. Son Yargı’yı tabloluyor tek tek her biri. Onları yüzyıllardır ışığıyla yıkayan masmavi gökyüzünün önünde. Yaprakları kanat kanat. Saçı sakalına karışmış bilgeleri onlar insanlığın. Vücutları hayattan aldığı her darbeyle güçlendikçe. Damarlarının vurmuş yüzü dışarı. Sayısız, bombeli, dönüp dolanarak sarmış sinirlerin etrafını.

Seyircisine hayatı anlatmakta ısrarlı. Uzat elini bana diyor, uzat! Hareket aynı hareket. Seni gökyüzüne kaldırayım, beni yıkayan ışığa doğru. Dinle! Rüzgarın sesini dinle! İnsanların hikâyesidir. Adale adale, damar damar, kök kök, yaprak yaprak. Siyah meyvesinde acı tat o. Parlak gövdesinde saydam o zümrüt yağın yatağı.

Sanki tek gözünü kapatmış, gerçeği görmeye dayanamadığından. Ama diğer gözü açık. Apaçık istemese de. Vahşeti seyrediyor lanetli. Mahkum olduğu vahşeti. Vücutlarını anlattıkları hikâyeye uyarlamış hepsi. Hikâyeleri teker birbirinden acıklı, birbirinden kuvvetli. Tek tek yalnızlık ölçeği zeytinler.

Üzerlerinde zincir, işkence kayıtlı. Işığa ışığa çeviriyorlar gerçeği.

Nobel ödüllü Polonyalı şair Wislawa Szymborska’nın “Karşılıklılık” şiirindeki gibi:

Katalogları var katalogların

Şiirleri var şiirlerin.

Aktörlere dair oyunlar var aktörlerce oynanan.

Mektuplar var mektuplar için.

Kelimeler var kelimeleri açıklayan.

Beyinler beyinleri incelemekle meşgul.

Acılar var gülmek kadar bulaşıcı.

Yazılar var çöpe giden yazılardan doğan.

Bakışlar var.

Koşullar koşullarca koşullanan.

Büyük nehirler küçüklerin büyük katkılarından.

Ormanlar ormanların üzerinde büyüyen.

Makinalar makina yapmak için kullanılan.

Rüyalar var bizi aniden rüyalarımızdan uyandıran.

Sağlık var, sağlığı kazanmak için gereken.

Merdivenler var yukarı olduğu kadar aşağı uzanan.

Mercekler var mercekleri bulmaya yarayan.

İlham var ölümden doğan.

En azından ara sıra bile olsa

duyulabilir nefret nefretten.

Hepsinden çok da,

Cahilliğin cahilliği var

Ve elleri yıkamakla görevli eller.”

www.sebnemsenyener.com

Okuyucu Yorumları