Doğru pabucunu giyende yalan dünyayı turlar

- A +

ŞEHİR TELLALI

New York - Londra - Roma 

 

“Doğru pabucunu ayağına geçirinceye kadar yalan dünyayı turlar”  ifadesi Amerikan edebiyatının kuvvetli kalemi, ve iyi yalancılarından dünyaya mal olan kahramanıyla hepimizin çocukluğumuza giren “Tom” Sawyer’ın yaratıcısı Mark Twain’e ait.  Twain, yüz elli yıl önce, Amerika’nın Nevada eyaletinde, yazarlığa genç bir gazete muhabiri olarak başladığında,  kendi adı Samuel Clemens imzasıyla bir dizi gazeteye espri amacıyla “yalan haber” yazmıştır. Fakat genç yazarın espri olsun diye, şaka niyetiyle yazdığı bu uydurmalara okurları inanmış, onun yazıların içine sakladığı esprileri yakalayamamıştır. Onun yarattığı kimi hurafeler günümüze dek halen doğru muamelesi görmüş, kimi zaman inananların hayatını maalesef olumsuz şekilde de etkilemiştir. Bu sebeple Clemens, öz adını terk etmek zorunda kalmış, gazeteciliği bırakmış, yazım hayatını romanlarıyla ve Twain kalem adıyla sürdürmüştür. Yukarıdaki cümle o iyi yazarın, hem acıklı hem de fevkalade komik serüveninden doğmuştur. “Gazete okumayan habersiz kalır, okuyan ise haberi atlar!” yine onun gazeteciler arasında sık söylenen esprilerindendir.

Twain’in ifadeleri  yüz elli yıl öncesine ait olmasına rağmen, gerçeği gazetelere kaydetmenin, tarih boyunca günümüze kadar, romantize edildiği halinin tersine hep zor olduğunun kanıtı. Günümüzün sahte haber tartışması ortamında çok konuşulan, Washington Post gazetesinin, Amerikan Devlet Başkanı Nixon’ı deviren haberi ile ilgili film bile gerçeğin bir gazetede yer almasının ne kadar zor olduğunun tarihi örneklerinden.  

Cumhuriyet gazetesinde New York muhabirliği yaptığım yıllarda, gazetenin demokratik Genel Yayın Yönetmeni Hasan Cemal, ara sıra muhabirlerden “gazete konusunda düşüncelerini kayda geçirmelerini” isterdi. Saf saf, hah işte fırsat! diye, gazetede “tarafsız” olması gereken haberlerde niçin fiil kipinin “birinci çoğul şahıs” olduğundan tutun da, Ermeni Soykırımı başta benzeri sözcüklerin niçin haberlerden ayıklandığı dahil bir yığın “gözlemle” cevapta sayfalar doldurunca karşıdan okkalı bir zılgıt gelirdi.

Böyle tartışmaların birinin ortasında,1992 tarihli, “New York’tan” köşesinde yayınlanmış Pazar mektubumun başlığı “Asparagas.”

Amerikan gazetelerinde zaman zaman gazeteciliğin içinde bulunduğu durumun değerlendirmesi yapılır. Geçenlerde yine böyle sıcak bir tartışmanın ardından elime geçen kitap, İstanbul’da Yurt Ansiklopedisi’nde çalıştığım sırada elime geçen yerel kitaplardan birinde okuduğum hikayeyi hatırlattı bana:

Yıl 1931, yeni Türkçe harflerle taze taze yayınlanan yerel bir Malatya gazetesinde yörenin “mucizelerinden” biriydi manşet: Fotoğraf Çeken Ceviz Ağaçları! Gazetenin muhabiri bilge köylülerin anlattıkları hikayelerden yola çıkarak ceviz ağaçlarının etraflarında olanların fotoğraflarını çektiğini, sonra her fotoğrafı gövdesinin kalınlaşan kademeleri arasında sakladığını öğrendi. Bunun üzerine bir ceviz ağacı kesitinde kendisine gösterilen fotoğrafı da detaylı olarak anlatan bir haber yazdı. Haber gazetenin yayın yönetmenince anında değerlendirilip manşete çıkarıldı.  Gazete ertesi gün bayilerde satıldığında yayın yönetmeninin haberi manşete çıkarma değerlendirmesinde ne kadar haklı olduğunu kanıtladı. Haber günlerce yöre de yankılar uyandırmakla kalmadı, üzerinden yıllar geçmesine rağmen ağızdan ağıza dolaşarak yaşayan bir hikâye haline dönüştü. Hatta sonradan dünyanın dört bir yanında yaptığım gezilerde, zaman zaman bu hikâyenin başka ülkelerde de bir efsane olarak anlatıldığına bizzat şahit oldum. Dünyaya mâl olduğunu da öğrendim.

İşte bana bunları hatırlatan kitap, gazetecilik tarihinde bu tür olaylara yer veriyor. Kitapta okuduğum örnekler, bizim dilimizde “asparagas haber” ya da “balon” diye adlandırdığımız, gazetecilerin çeşitli nedenlerle ve en çok da okuyucuları eğlendirmek için sık sık başvurduğu yöntemlerin sadece Malatya’ya özgü bir durum olmadığını gösteriyor. İlk önceleri yazılı basında sonradan yayıncılıkta “kuyruklu yalanlar” konusunda dünyaya parmak ısırtan dahiler doğmuş, ölmüş ve yeniden doğmuş. Özellikle de 19. yüzyılda “yeni dünya”da gazeteler arasındaki büyük rekabet dönemlerinde “en büyük kuyruklu yalanlar” yayınlanmış.  En etkin kuyruklu yalanları üretenler arasındaki isimler sürpriz değil: Benjamin Franklin, Edgar Allan Poe, Mark Twain, Dan De Quille, Orson Welles. Bugün basın tarihine “köksüz, kemiksiz baronlar” olarak geçen büyük basın patronları, okuyucuların “kuyruklu yalanlara” gösterdiği ilgiyi fark ederek muhabirlerini bu yönde teşvik etmekten geri kalmamışlar.

1700’lü yıllarda Amerika’nın en büyük “uydurukçusu” Benjamin Franklin. İngiliz “taşlama yazarlarının” geleneğinin taklitçisi olarak biliniyor. 12 yaşında gazeteci olarak çalışmaya başlayan Franklin, ağabeyi James’in gazetelerine 16 yaşından itibaren, çoğunlukla başka kişiliklere bürünerek yazılar yazdı. Franklin, yazılarında sadece salt gözlemlerle kalmayıp, okurlarını kendi anlayışına göre “eğitmeye ve yönlendirmeye” çabaladı. Örneğin Amerikalıların diğer din ve ırk gruplarına karşı hoşgörülü olmaları görüşündeki Franklin, haberlerine sadece uydurma kaynaklar yaratmakla kalmadı, bir keresinde İncil’e 51. bölüm adıyla yepyeni bir bölüm ekledi. Bu bölümde Allah’ın İbrahim peygamberi, başka bir Allah’a inanan yabancıya kötülük ettiği için cezalandırdığını yazan Franklin, İncil dilini öyle ustalıkla kopya etti ki, pek az sayıda okuru uydurma olduğunu sezinleyebildi.

Uydurukçuların en fazla sıkıntı çekeni ise Edgar Allan Poe idi. Poe, bilimin üzerinde durduğu bir konuyu dikkatle çalışarak işler, araya detaylarda kaybolacak ancak anlamda büyük fark getirecek kendi uydurmalarını yerleştirirdi. Poe’nun altı uydurma haberinden ilki, 1835’te Southern Literary Magazin’de yayınlanan, eski gazetelerden yaptığı balonla aya giden Amsterdamlı katil Dr. Hans Pfall hakkındaydı. Poe haberin devamında Pfall’ın ayda gördüklerini anlatmayı vaat etti. Ancak tam bu sırada New York’taki bir rakip dergi telekospuyla ayı gözleyebilen bir astrologdan ayın neye benzediğini yayınlamaya başlayınca Poe “maden ayı görebilen biri var benim insanlara ayı anlatmamın bir anlamı yok artık” diye devamdan vazgeçti.

Kaliforniya’da altın bulunduğu açıklandıktan kısa bir süre sonra bir yığın hazine arayıcısı, zenginlik peşinde koşan fırsatçı ile birlikte soluğu batının güneşli Nevada madenlerinde alanların arasında Mark Twain ve Dan De Quille var. Altın bulamayınca gazeteciliğe soyundular. Böylece Amerikan gazeteciliği “tümüyle Amerikan” karakterine uygun uydurmalara kavuştu. Aynı odayı paylaşan Twain ve De Quille, Enterprise gazetesinde birbirlerini kötüleyen ve suçlayan yazılarıyla gazeteye satış rekorları kırdılar.

Asparagas haberlere bazen rakip yayın organını zor duruma düşürmek için başvuruldu. Örneğin bir keresinde haber ajansı AP (Associated Press) “Siht Laets PU” adlı Hintli direniş lideri hakkında bir haber yayınladı. Ertesi gün diğer laber ajansı UP (United Press) “atlatılma kaygısıyla” bu haberi kopya etti. Bunun üzerine AP direniş liderinin ismini tersinden okunduğunda “UP bunu çal” anlamı çıktığını açıklayarak, UP’nin habire AP haberlerini çaldığını kanıtladı.

Birbiri ardına yayınladığı “uydurma” cinayet haberleri ile büyük ilgi toplayan Kanada gazetelerinden biri, bu cinayet haberlerine kaynak olarak hayali bir polis kullanıyordu. Sonunda rakip gazetelerden biri olayı fark edip okuyucuların ilgiyle izlediği bu uydurma polis hakkında bir ölüm ilanı yayınlayarak bu maskaralığa son vermeye karar verdi. Kanada gazetesinin gece yönetmenleri rakip gazetenin ölüm ilanı olan baskısını görür görmez, kendi kendilerini yalanlayamayacaklarından dolayı, gecenin bir vaktinde genel yayın yönetmenini yatağından kaldırıp bir ölüm ilanı da kendileri basmak zorunda kaldılar.

Asparagas haberlerin çoğu, düşman tarafların birbirlerine karşı önyargılarını güçlendirdi. Örneğin Avrupa’da Amerikalılar “görgüsüz, kaba” olarak tanındıklarından, 1856’da London Times gazetesi, bunu göstermek için, Georgia’da Macon’dan Augustos’a giden 10.5 saatlik tren yolculuğunda yedi düello yapıldığını iddia eden bir haber yayınladı. Habere göre, Macon’dan trene 25 yolcu bindi. İlk üç saat içinde beş düello gerçekleşti. Daha sonra altıncı düello için heveslenenlerden biri düellodan önce öldürüldü. Tren yoluna devam ettiğinden yolcular yedinci düellonun sonucunu öğrenemediler. Bu arada trende bulunan çocuk yolculardan biri de çok ağladığı için öldürüldü.

Asparagas haberleri hicvetmeyi hedefleyen ancak tam tersine büyük yankı yapan yayınların başında Orson Welles’in “Dünyayı işgal eden Marslılar” radyo yayını var. 1938’de Welles’in radyo yayını öyle etkili oldu ki, binlerce Amerikalı korku içinde Marslıların işgaline uğradıkları zannıyla sokaklara döküldü.

Pek çok uydurma haber gerçeğe yakın olduğu ölçüde başarılı oldu. Bazılarında gerçek hiç bir zaman anlaşılmadı. Bazen gerçek ortaya çıktığı için gazeteciler küçük düştü, aşağılandı. Özellikle yüzyıl önce ülkeler arasında seyahat bu kadar kolay olmadığı, iletişimin son derece zor olduğu dönemlerde Avrupa’daki yayın yönetmenlerinin Amerika’da bir Hollandalının balonla aya seyahat edip etmediğini kontrol etmeleri çok zordu. Bugünse bütün iletişim olanaklarının sağlandığı, yepyeni imkânlar sayesinde uydurma haberler çok daha geniş ufuklara sahip, çok daha yaratıcı imkanlarla kendilerini keşfedecek muhabirleri bekliyorlar. Tuhaf olan bu uydurmaları aratacak nitelikte ve maalesef yaşamakta olduğumuz gerçekler.”

Gerçekler ise, büyük alışveriş merkezlerinin, dev gökdelenlerin, yeni köprülerin, metroların, otoyolların, yeni boğazların, büyük iş alanlarının inşaatlarıyla beslenen rüşvet üzerine kurulu iktidarların bütün tırpanına rağmen, aynı Malatya’da olduğu gibi hep ceviz ağaçlarına kayıtlı. Kayıtlı kalmaya da devam edecek.


www.sebnemsenyener.com  

Okuyucu Yorumları