Batı, Türkiye’nin referandumuyla neden ilgileniyor?

- A +

2017 yılının Paskalya yortusuna tekabül eden 16 Nisan günü, Türkiye’deki referandum; ülke sınırlarını aşan bir ilgiye mazhar oldu…  

Anlaşılır bir şey 

1991 yılında Sovyet Komünist Partisi Genel Sekreteri, Mihail S. Gorbaçov’un, endüstri haline dönüşmüş Sovyet karşıtı lobisine karşı bir hamle yapmıştı… 

Koca ülke, içten içe kemirilme sonucu, Sovyet karşıtı lobiye daha fazla direnemezdi, bunu görmüştü görmesine ama bari giderken son bir ölümcül tokat atmak istemişti Gorbaçov 

Onu şöyle yaptı… 

Lobinin ancak kendisinin istediği zaman, SSCB’ye ölümcül darbeyi atmasını beklemeden, ondan erken davranıp, bizzat patlattı koca Sovyet ülkesini…  

Böylece ‘SSCB’yi yok etme sonrası neyi, nasıl yapacağını’ henüz hesaplayamamış, Sovyet karşıtı o devasa lobiyi hazırlıksız yakalamıştı Sayın Gorbaçov 

Dünya finans çevreleri ve onların memurları durumunda olan başta ABD ve diğer ülkeler, sudan çıkmış balığa dönmüş halde, her şeyi çok hızlı yapmaya kalktılar ve hızlı yapayım derken, türlü kanlı sonuçlar peyderpey yaşanmaya başladı ve devam ediyor… 

Zira Gorbaçov’un, SSCB’yi içinden patlatma sonucu, yıkılmasıyla başlayan, bir sürecin kilometre taşlarından biriydi bu referandum.  

Hep şantaj-blöf yapan ama karşı da hep bu blöfü yiyen bir ikili... 

 

1900’lerin başında, batı ülkeleri tarafından terk edilip ittifaksız kalmış Rusya’yı, devrim öncesinde burnunun dibinde batılı emperyalistlerle muhtemelen işbirliği yapan bir ülke olmakla korkutan Osmanlı-Türkiye; diğer yandan da aynı batılı emperyalistleri de yeni kurulmakta olan Sosyalist Rusya ile ittifak yapmakla korkutuyordu…  

Rusya’dan para, altın, silah, cephane destek alımı bitince, bu sefer SSCB’ye karşı karakolu olma görevine karşılık NATO’ya iç işlerime karışıldığı takdirde, bekçilik etmemekle korku sunuyordu… Sovyetlerin yıkılışı sonrası ise, bu kez batılıları, Orta Doğu’dan çağlayanlar gibi akıp gelecek muhtemel bir göçmen akınına izin vermekle korkutup, yine iç işlerime karışmama sözü ve tabii bir de maddi destek alma pazarlığı yapıyordu.  

Son zamanlarda, batının zaaflarını görüp, onun uzak görüşlü olmayan (Merkel, Hollande gibi) bazı siyasetçilerin iktidarda olmalarından yararlanarak, fütursuzca, iç siyasetinde akıl alamaz baskı ve şiddetlere başvurma cüretini gösteriyordu… 

Batı’nın kısa vadeli, küçük, üstelik yanlış hesapları yapan etkin siyasileri hâlâ seyrediyordu Türkiye’yi… Zira Türkiye göçmen duvarını kaldırırsa, Ortadoğulu göçmenler Batı’ya çığ gibi akar, keyiflerini kaçırırlardı, iyisi mi, Türkiye’nin iç sorunları, bekleyebilir, insanlar ölebilirdi…  

Böyle bir ülke olan Türkiye’nin, adeta bir rejim değişikliği amacını taşıyan referandumu,  tabii ki tüm Avrupa hatta dünyanın önemli bir kısmının ilgilendirirdi 

Hatta daha da ileri gidelim… 

Türkiye’de rejim değişikliği yapmak isteyen Sayın Erdoğan ve AKP ekibi, kaybettikleri takdirde Avrupalılar aslında dram yaşamaları gerekirdi…  

AKP ve Erdoğan’ın yerine gelecek olan yeni hükümet (ister laik, ister demokrat, ister insan haklarına saygılı olsun, kendilerini ilgilendirmezdi), ya bir de kalkıp Avrupa’ya ‘madem savaşı açan, zenginliklerini yağmalayan sizsiniz, o zaman o ülkelerin göçmenlerine de yine siz sahip çıkın’ deselerdi… Amanın, ne olurdu halleri… 

İyisi mi, şantaj veya değil, amiyane tabirle paranın kokusunu bile koklattık mı, göçmenler belasından bizleri uzak tutacak bunlarla iyi geçinmek lazım, demezler miydi ama?   

Böylece, o çağdaş, o demokrat, o demokrasinin yerleşmiş olduğu, o ilke sahibi, o laik, o hoş görülü, o çoklu kültürün cenneti, modern Avrupa’nın bazı siyasi kadrolarının, Türkiye’deki rejim değişikliği ile ne kadar ve neden ilgili olduklarını görebiliyoruz…  

Kısacası, o Avrupa’nın - en azından bugün iktidarda olan - bazı siyasi karoların, Türkiye’de insanlar mı ölmüş, insan hakları mı ihlâl edilmiş, kendi ülkelerinde % 10’u vuku bulduğu takdirde, milletin ayağa kalkacağı, kabul edilemez olaylar mı olmuş, ne kadar umurlarında olduklarını da iyice anlayabiliyoruz keza…  

Kısaca, evrensel siyasetin Türkiye’ye-ilgilendirdiği kadarıyla-izdüşümünden söz ettik… 

Türkiye’de, aslında, hangi parti gelirse gelsin, ya aynı AKP’nin yaptığını ya da en azından batılıları daha bir terleterek, daha bir zorlayarak ve daha bir yavaş bir ritimle ama sonunda yapmaya mecbur olacağı siyasetten söz etik…  

O zaman şu soruyu sormayın sakın… 

Madem hangi parti gelirse gelsin aynı dayatmalarını uygulatabilecekler, neden ille AKP ve Sayın Erdoğan’ı tercih etsinler? 

Batılılar için ‘en iyi partner, nasıl biri olduğunu artık iyice bildiğin partnerdir’ ilkesinden yola çıkarak, yeni bir partnerle neden risk almayı ve zaman kaybetmeyi göz e alsınlar ki?  

Hele, daha az terlemek, daha az zorlanmak ve hızlı ritimle istediklerini yaptırtmak varken   

Beynelmilel siyaseti değiştirecek güçte değiliz; dolayısıyla el âlem hakkında bu kadar ahkâm kesmek yeter; sonra sorarlar adama iyi güzel de bunlara karşılık sen ne yapıyorsun diye 

Ülkenin siyasetindeki, objektif-nesnel şartlarını konuştuktan sonra,bizatihi  kendisinden kaynaklanan, öznel  sübjektif şartlarına, biraz da, bakalım… 

 Onun için, gelecek yazımız, el âlem’i anladık, asıl kendi hallerimize bakalım olacak… 

 Görüşmek üzere… 

  

Okuyucu Yorumları