- A +

“Biz Vefa Lisesi öğrencileri/ Bilgi ordusunun gönüllü eri/ Kalbi sevgi dolu, fikri ileri/ Aydınlatacağız yurtta her yeri”

Vefa Lisesi Marşı, ben dahil, pek çok mezunun hatıratında melodisiyle, sözleriyle ayrı bir yer tutar. Neşeli ezgisiyle insanı aniden coşturan bu marşı bazen kendi aramızda bile söylerdik. O zamanlar sözlerinin anlamını uzun uzadıya düşünmedik belki, gerçi ‘kalbi sevgi dolu, fikri ileri olmak’ için marş söylemenin yetmeyeceğini pekâla biliyorduk.

Vefa Anadolu Lisesi’nden mezun olduğumda sene 1999 idi. Milenyuma bir kala! Seksenli yıllarda geçmişti çocukluğumuz. Ve biz çocukken, milenyuma girdiğimizde uzay çağının başlayacağını sanıyorduk. Evrim teorisinin öğretilmesinden, tartışılmasından bile korkan bir topluma dönüşeceğimiz aklımızın ucundan geçmezdi herhalde. Bilim öyle ilerlemiş olacaktı ki, koyun Dolly’den sonra insanlar kopyalanacak, kanser, MS  vb. pek çok hastalığa kalıcı çareler bulunacaktı. Uçan arabalara binilecekti, Ay’a seyahatler düzenlenecekti. Fakat biz evrim teorisinin tartışmaya kapalı bir konu telakki edildiği bir nesle aşina hale geldik. Çocuk yaşta evlendirilmenin önüne geçilmediği, okul kapılarında uyuşturucu madde satanların doğru düzgün kovuşturulmadığı, taciz ve tecavüz edenlerin eğitim seviyesinin her sene arttığı bir ülkede evrim teorisini tartışmayı sakıncalı bulanlar mazur görülüyor maalesef.

Vefa Lisesi Müdürü Abidin Başarslan “Benim okulumda evrimi savunamazsınız” demiş.

Her şeyden önce bir okulun müdürü değişir, öğretmeni değişir, en nihayetinde o okul öğrencilerinindir, mezunlarınındır. Dolayısıyla benim okulumda biz derslerde evrim teorisini de tartışırdık, Şeyh Bedrettin Destanı’nı da konuşurduk. Sınıf arkadaşlarımda 90’lı yılların filmlerini ( Schindler’in Listesi, Ulis’in Bakışı, Yeraltı, Antonia’nın Yazgısı, Piyano vs.) Alkazar, Beyoğlu, Atlas sinemasında seyrederdik. Yine okulumuzun yakınındaki Fatih Reşat Nuri Güntekin Tiyatrosu’nda, hafta sonları Harbiye Muhsin Ertuğrul’da pek çok oyuna gittik: Kafkas Tebeşir Dairesi, Benerci Kendini Niçin Öldürdü?, Ahududu, Aslolan Hayattır, Aşk Mektupları vs.  Her sene Tepebaşı’ndaki Tüyap’a gider, bununla da kalmaz okulun civarındaki sahaflara uğramayı da ihmal etmezdik. Tübitak’ın felsefe birincisi bizim dönemden bir arkadaşımızdı yine. Ve yine biz ders aralarında Nazım Hikmet şiirleri okurken, Çav Bella’yı söylerken Necip Fazıl’ın Kaldırımlar’ını da düşürmezdik dilimizden. O zamanlar eğitimin memnun olmadığımız, şikayet ettiğimiz eksiği gediği vardı elbet. Hatta mezuniyet yaklaşırken bizim dönemden arkadaşların kurduğu rock grubu konser verip Pink Floyd’tan Another Brick in the Wall’u söylemişti, biz de coşkuyla eşlik etmiştik dinlerken. Sınav sisteminin değişmesi, lise iki ve lise son müfredatının üniversite giriş sınavına dahil edilmemesi, çaycı Osman amca’ya işi iade edilsin diye harıl harıl imza toplamamız gibi herkesin canını farklı derecelerde sıkan bir yığın hatıra gelebilir akla. Ama biz meğer ‘her şeye rağmen’ eğitimin altın çağını yaşıyormuşuz, yirmi dört ayar olmasa da altın parlaklığında bir dönemde eğitim görmüşüz.

Yedi sene aynı okulda okuduğum arkadaşlarımın bazılarıyla zaman içinde daha az görüşür oldum, yine de her bir araya geldiğimizde kan bağıyla bile kolay kolay elde edilemeyecek güçlü bir yakınlıkla ‘aileden biri’ sayarız birbirimizi. Yakınlık kurmak için zamana ihtiyaç duymayız, uzun zamandır görüşemediği bir sevdiği ile tesadüfen karşılaşanların bildiği bir duygudaşlık hissederiz, kaşımızdan gözümüzden ne demek istediğimizi anlarız. Yetişkinlik çağındaki dostluklarda pek sık rastlanmayan bir kardeşlik bağıdır bu. Çocukluğun masumiyeti başka hiçbir masumiyete benzemez ne de olsa. Çocukken hiçbir çaba sarf etmeden haiz olduğumuz o saf bakışla sevip kucaklamışızdır birbirimizi. Tüm hatalar, kırgınlıklar, küskünlükler çocukluğun o berrak deresinde akıp gitmiştir çoktan. Çünkü biz okulumuzdan her şeyden önce ‘vefayı’ öğrenmişizdir, sadece insana vefayı değil, aynı zamanda tarihe, sanata ve bilime vefayı.

Elbet sadece marş söyleyerek ‘kalbi sevgi dolu, fikri ileri’ olmaz insanın. Elbet okulda öğretilenlerle yetinerek ancak yerinde sayar bir öğrenci. ‘Bilgi ordusunun gönüllü eri’ olmak için başka kaynaklardan su içmeyi bilmek gerekir. Hiç değilse bizim zamanımızda o imkân, o serbestiyet vardı. Şimdiki öğrenciler gibi ufuksuz bırakılmıyorduk en azından. Sanata, bilime meftunsak bunda Vefa’lılığımızın payı az değildir. Bizim zamanımızda felsefe hocamız, derste sürekli tekrarlar dururdu: “Hayat soru sormaktır, soru sorun, soru sorun, soru sorun!”

Soruyorum: Artık kimler aydınlatacak yurtta her yeri? Orası meçhul!

Okuyucu Yorumları