- A +

Uluslararası kuruluşlarda bir karar metninde konu birliği yoksa ya da konu iyice dağılmış, çeşit çeşit fikre, unsura aynı metinde yer verilmişse, hele böyle bir metin iyice uzayıp gitmişse Noel ağacı deyimi kullanılır. Noel’in resmen kutlandığı bir ülkede olsaydık son çıkan KHK’ya, yönetimin Noel hediyesi diyerek bir espri yapmaya çalışabilirdik. Bununla birlikte, KHK’nın Noel Baba’nın ülkesinde çıktığını söylersek nesnel bir saptama yapmış olmaz mıyız?

Bizde torba terimi kullanılıyor, Noel ağacı gibi yönetici metinler için. Son KHK, Noel Babanın iri bir torbası gibi. Okuduğuma göre 56 yasayı değiştiriyormuş. Kamu oyunda en çok dikkate çeken maddesi malûm. Sosyal medyada yönetim yanlısı bir takım paramiliter örgütlenmelere ilişkin videolar, fotograflar dolaşıyor. Onların üstüne bu madde: insan ürküyor. Müthiş bir madde. Cezasızlığı yasallaştırıyor. Hukuk adına çok korkutucu. KHK’lar akın akın geliyorlar. “Bu da hukuk, ama hak mı, adalet mi?”, “Hakkı, adaleti bu hukuka karşı nasıl savunacağız?” sorularını soran sorana. Anayasa Mahkemesi zaten kendini devre dışına çekti. Peki milletvekilleri devre dışı bırakılmayı profesyonel açıdan statüleriyle bağdaştırabiliyorlar mı, aldıkları maaşları hak ettiklerini düşünebiliyorlar mu?

“Olağanüstü hale son verilsin, parlamento doğru dürüst çalışsın” diyen çok çevre var ama parlamentodaki çoğunluğun bu durumdan memnun olduğu görülüyor. Zaten parlamentoya ne ihtiyaç var ki? Boş ver meclis’te saatlerce, günlerce didişmeyi, işte KHK: pratik, çabuk, etkili.... Boşver kanunu, yaşayın KHK!

İkinci Abdülhamid’in yönetimini örnek gösterenler herhalde Sevgili Sultan’ın Meclisi kapatmış olduğunu hiç unutmuyorlardır. “Parlamentosuz yönetim en iyi yönetim!” diye mi düşünülüyor acaba? Bu çağda hem demokrasiden söz etmek, hem de Parlemento kapatmak olmayacağına göre, en iyisi Parlementoyu etkisiz hale getirmek. Bunun yolu da, mevzuatı KHK’larla düzenlemek. Parlementonun yararı  yok mu? Var: KHK üstünlüğü için gerekli olan olağanüstü hal ortamını sağlamak. Ayrıca Salı tuluatları da muhalefetin iç dökmesine yarıyor. Çağımızın gereği: Rusya’da bile parlamento var. Öyleyse parlamento kalsın şimdilik. Zaten yasa ihlal edilerek gerçekleştirilmiş referandum sonucunda öngörülen sistemde parlamentonun rolü ikincil....

Günlerdir Necip Fazıl’ın (şairliği bir yana) demokrasi ve ifade özgürlüğüyle ilgili fikirlerini anımsıyoruz. (Hasan Cemal’in yazısı müthişti!) Onun yolundan geldiklerini söyleyenler, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti kavramlarını nasıl içselleştirebildiler acaba?  Ah! Nasıl da istiyoruz bu konuda yanılmayı! Necip Fazıl’ın “Demokrasi, kendini çölde hayal edenlerin bir serabıdır” değil “Büyük Doğu’da Büyük Demokrasi olur” diye sözünü bulmayı nasıl istiyoruz!

İnsan dediğimiz varlık, doğuştan demokrasi, insan hakları aşığı değildir, ne yazık ki! Demokrasiyi, insan haklarını, hukuk devletini istemek, bireyliğinin bilincine varmak için insanın bir kültürel süreçten geçmesi gerekir. Batıda bu süreç en az beş yüz yıldır sürüyor  ama arada neler yaşanmış olduğunu, birçok alanda sürecin hâlâ ne kadar kırılgan olduğunu görüyoruz. Demokrasi, insan hakları ve hukuk devletinin tutması için bu değerlerin insanlarda adeta ikinci doğa haline gelmiş olması gerekiyor. Üstelik, bu öyle bir süreç ki, o güne kadar yeterince güçlü gelmemişse kolaylıkla tersine çevrilebiliyor. Gel gelelim, nerede yaşıyorsak yaşayalım, insanda o ikinci doğayı oluşturmak için ve toplumda demokrasiyi, hukuk devletini yerleştirmek için mücadele etmekten başka çaremiz yok. Başka çaremiz yok ama....

Uydurma hikâyedir. Yıllar önce işitmiştim. Eskiden, çok eskiden Batılı bir kral, hikâye bu ya, şarklı bir sultanı ziyarete gelmiş. Söz tebaalarından açılmış. Şarklı, ne kadar itaatkâr olduğunu anlatarak övmüş tebaasını. Batılı karşı çıkmış. Benim parlamentom var, tebaamı temsil eder, onlara danışmadan iş yapmam, yoksa yanlış yaparım, demiş. İtaatkâr değil itiraz etmesini bilen tebaanın makbul tebaa olduğuna sonunda Sultan’ı razı etmiş. Sultan da bunun üzerine kendi tebaasının itiraz yeteneğini ölçmeye girişmiş. Kente dört giriş kapısı varmış. Hem kent halkı hem de her gün kente iş için binlerce insan oralardan giriş çıkış yaparmış. Kapılardan birini kapatmış. Kimseden ses çıkmamış. Kapı sayısını ikiye indirmiş. Gene ses yok. Tek kapıyı açık bırakmış. Halk itiş kakış girip çıkıyor, ama itiraz eden yok. Kapıyı daraltmış, gene işe yaramamış. Kapının açık kaldığı gün sayısını azaltmış. Hayır diyen yok. “Haftada bir” demiş, herkes “eyvallah!” çekmiş. Sultan çıldıracak. Kapıyı ancak bir kişinin geçebileceği kadar daraltmış, kapıya bir de adam dikmiş, izbandut gibi. Eline vermiş kırbaçı, “Her girenin sırtına beş kırbaç indir” demiş. Günler geçmiş. Sultan “Halk uslu, uysal, ama olmaz bu kadar” derken, haber gelmiş: birisi bir şeyler söylemek istemiş. Hemen apar topar huzura getirmişler garibi. Sultan bir itirazçı bulduğu için mutlu, “Söyle! Söyle! Korma!” demiş. Konuşmuş kul. “Sultanım” demiş, “ kırbaç vuran adam sayısını ikiye çıkarsanız, çok yoruluyor zavallı.” Elbette, uyduruk, saçma sapan bir hikâye bu....

Milil şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’un doğumu da vefatı da aralık ayına rastlamıştır.

Ersoy’u unutamayız. Madem aralık ayı, yılsonu, biz de şu dizelerini anımsayarak analım Ersoy’u.

Bize Âsım, ne şunun yumruğu lâzım, ne bunun;
Birinin pençesi ister yalınız: Kanûnun.
Ver bütün kudreti kanûna ki vahdet yürüsün…
Yoksa millet değil ancak dağınık bir sürüsün…
Memleket zâten ayol, baksana: Allak bullak,
Sen de hissinle yürürsen batırırsın mutlak.
Ya kuzum, zabtiye rûhuyle hükûmet sürenin,
Yeri altındadır, üstünde değil kürenin!

İster yönetiyor, isterse yönetiliyor olsunlar, vatandaşlarımızıın hepsine sağlıklı mutlu bir yeni yıl, nice uzun mutlu yıllar dileriz.

Okuyucu Yorumları