- A +

Sosyal medyada bir çizim gördüm. Başı örtülü bir kız, “Mozart mı? Hayır dinlemiyorum. Çünkü ben bir Müslümanım” diyor. Kız pembe türbanlı, ama çizim tarzı gayrimüslimlerce icat edilmiş bir tarz. Kızın eli de DP’nin “Yeter artık söz milletin” amblemindeki el. Al sana yeni bir kültür kavgası. Gereksiz mi, gereksiz! Zararlı mı, zararlı! Bu tür polemiklerin müzikle ilgisi yoktur; ülkemizdeki kültürel bölünmelerden başka bir şeye katkı yapmaları olanaksızdır.

Türkiye’nin her şeyi gibi müzik kültürü tarihi de karmaşıktır. Tarafların bir türlü bitirmedikleri hesaplaşmalar vardır. 19’uncu yüzyılda Osmanlı sarayı yavaş yavaş klasik Batı müziğine yönelmiş. Nice padişah, sultan, şehzade beste yapmıştır. Rahmetli arkadaşımız Vedat Kosal bunları toplayıp müthiş bir müzik güldestesi oluşturmuştu. Kosal üst düzey bir piyanisti, ne güzel çalardı Osmanlı’nın Batı müziğini! Saray Batı müziğine yönelirken klasik Türk müziği dediğimiz müziğe olan desteği azalmış. Batı müziğine yönelmek ne kadar bir kültürel zenginleşme ise Türk müziğinden uzaklaşmak da o kadar kültürel bir yoksullaşmadır. Ne yazık ki, denge bulunamamış. Cumhuriyet döneminde de Türk müziğinin yasaklanması yanlış oldu. Sonra bu yanlıştan vazgeçildi. Öte yandan, Batı müziği, Türk halk müziği alanlarında önemli gelişmeler oldu. Örneğin bir Celal Güzelses’i nasıl unutabiliriz? Türk klasik müziğinde de konservatuvar eğitimiyle birlikte ciddi bir sahip çıkma kültürü gelişti.

Bugün Türkiye’de müzikseverler, musikişinaslar, melomanlar aslında şanslı insanlar. Çünkü bir çok müzik türü aynı anda mevcut. İyi bir müzikseverin kulağı iyi olan hiç bir ezgiye kapalı değildir. Türkiyeli bir gerçek müziksever geniş bir müzik kültürü arka planına sahip olduğu için hem Itrî’yi hem de Bach’ı dinleyebilir. Türkü dünyamız da zengindir. Teknik bakımdan “batılı” romancımız Hasan Ali Toptaş’ın romanlarına yansır bu “doğulu” zenginlik. Anlamak gerekir ki, Neşet Ertaş’ın dünyası şu ya da bu mahalleye sığmayacak kadar geniştir. Müziğin zevkini alan,  Paul Robeson’u da dinler, Ruhi Su’yu da.

Halkın çoğunluğunun yöneldiği hafif Türk ya da Batı müziğinde de yabana atılır düzeyde değildir Türkiye (Ancak, son yıllarda hafif Batı müziği alanında iyi seslerin azaldığı kanısındayım. Umarım geçici bir dönemdir.) Arabesk müziğine yukarıdan bakılmasına da karşıyım. Bir Müslüm Gürses’in ezgi ve ruh âlemimize kattığı zenginliği düşünün. 

Müzik alanında böyle zenginliklerimiz varken “Bizim mahallede Mozart dinlenmez” havasına girmek doğru olmaz. Yazımın başında sözünü ettiğim çizimi yapan kişi, umarım, Türk klasik müziğini bir Cem Behar, bir Bülent Aksoy kadar biliyordur, Nevzat Atlığ’ın konserlerine gitmiştir.

İran’da bulunduğum yıllarda müziğin her türlüsü yasaktı. Mollalar müziği Şeytan’ın insanı ayartmak için çıkardığı ses gibi görüyordu. Ülkemizde bu tür gericiler var mı, bilmiyorum, ama müziği dine karşı saymayı ya da müzik tercihini din bazında yapmayı ruh yoksulluğu olarak görüyorum.

Gerçek bir müziksever şu ya da bu müzik türünü tercih edebilir, ama hiç bir müzik türünü dışlamaz. Dışlamalar ancak mahalle ideolojileri nedeniyle yapılabilir. Mozart dinleyeni dışlamak ne kadar yanlışsa, dinlemeyeni yermek, arabesk dinleyeni küçümsemek de o kadar yanlıştır. Devletin ve devleti yönetenlerin her türlü kaliteli müziği desteklemesi gerekir. Toplumun kültürel sağlığı bakımından yapılması gereken budur.

Taraflar müzik üzerinden çekişmeyi bıraksalar da şu ülkede bari müzikten soğumasak!

Okuyucu Yorumları