- A +

Toplumumuzdaki fay hatlarını herkes bilir, ama yazı gereği şöyle bir anımsayalım. En eski fay hattımız Sünni / Alevi bölünmesidir. 19’uncu yüzyılda gelenekçi / yenilikçi zıtlaşması kesin olarak hayatımıza yerleşmiştir. Cumhuriyet döneminde ise Türk / Kürt farkı belirginleşmiştir. Gene biliyoruz: bu üç fay hattı da halen faaldir. Toplumumuzun geleceğini belirleyecek üç önemli sorundur bunlar. Siyasetin bu fay hatlarından yararlanmak yerine onlara çare bulması beklenir, ama...

Suriye ile ilgili son gelişmelere özellikle üçüncü fay hattı açısından da bakmak gerekir. Silahlı Kuvvetler’imiz ulusal güvenliğimize ve toprak bütünlüğümüze yönelik bir tehditi bertaraf etmek için başarılı bir harekât sürdürmektedir. Saptadıkları amaçlara en kısa zamanda ulaşmaları için duacıyız. Şehitlerimizin önünde saygı ve minnetle eğiliyoruz.

Ancak, benim aklımda, belki de olayları tam olarak izleyemediğimden dolayı bir soru var: Acaba bu gelişmeleri genel olarak Kürtler nasıl karşılıyorlar? Basınımızda bu sorunun yanıtını pek bulamıyorum. Dış basına da, Kürt konusunda daha çok karşı propaganda etkisi altında olduğunu bildiğim için güvenemiyorum. Eğer gelişmeler Kürtlere yeterince izah edilmiyorsa, Türk / Kürt ayrımının, birbirini ötekileştirmenin büyümesinden endişe ederim. Bence, bir yandan teröre karşı mücadele verilirken, öbür yandan Suriye’de Kürtler dahil bütün kesimlerle görüşerek, Cenevre müzakerelerini Kürtler dahil herkesin katılacağı şekilde desteklemek, yurt içinde de Kürt vatandaşlarımızı rahatlatıcı bazı adımlar atmak gerekir.

Başka bir deyişle, Kürt sorununun çözümüne yönelik bazı adımlar atmanın zamanıdır. Elbette, bu noktada önemli bir soruyla karşılaşıyoruz: Kürt sorunu nedir? Hepimiz bir Kürt sorununu varlığını kabul ederiz, ama tanımında anlaşamayız. Oysa bir sorunu tanımlamadan nasıl çözümleyebilirsiniz? Tanım işini, sivil toplumun da katkısını alarak, Parlamento’nun yapması, hükümete de çözüm tavsiyelerinde bulunması gerekir. Ne yazık ki, bu, şimdiye kadar mümkün olmadı. Toplumun bütün kesimlerinin temsil edildiklerini düşündükleri güçlü bir parlamento böyle bir işi becerebilir ancak.

Ortak bir tanım yokluğunda biz kendi fikirlerimizi söyleyelim. Eğer Kürt sorunu ayrı bir etnik Kürt devleti kurmak konusu olarak görülüyorsa, hukuk diliyle söylersek, T.C. vatandaşlarınının geriye kalanından ayrı, farklı bir halk var, onun da self determinasyon hakkı var diye düşünülüyorsa bu sorunun çözümü olmaz. Dünyada birçok örneğini gördüğümüz gibi, sorun sürer gider, olan insanlara olur.

Eğer Kürt sorunu demokrasi ve insan hakları konusu olarak görülüyorsa o zaman çözümü olur; istersek olacaktır. Bu açıdan bakıldığında öncelikle zorunlu olan, ülkede demokrasinin, demokratik kurumların ve insan haklarının her hangi bir etnik ayırıma yol açmayacak şekilde var edilmesi ve yaşatılmasıdır. Bugünkü seçim sistemimizin, parlementer rejiminden uzaklaşılmasının, yargının bağımsızlığına ilişkin bilinen sorunların, çeşitli alanlarda ve derecelerde görülen insan hakları ihlallerinin sadece Kürt sorununun değil, her türlü sorunun çözümünde engel olacağını hepimiz biliyoruz.

Bir uluslararası sivil toplum kuruluşu bizi yarı özgür ülkeler kategorisinden özgür olmayan ülkeler kategorisine indirmişti. Başka bir kuruluş da hukuk devleti açısından 110 kadar ülke arasında bizi 101’inci sıraya koydu. Bunları halledersek, Kürtler dahil bütün vatandaşlarımızın geleceğine olumlu katkı yapmış oluruz.

Sağlam bir demokrasi, hukuk devleti, insan hakları zemini kurulduktan sonra Kürt sorunu, gene teorik takılalım, bir pozitif ayırımcılık konusudur. Bu çerçevede neler yapılması gerektiği elbette Kürt vatandaşlarımızla görüşerek belirlenmelidir. Ben, sadece, istersek yararlanabileceğimiz bazı uluslararası normlara şöyle bir değineceğim.

Birincisi, yerel yönetim alanında. Avrupa Konseyi’nin bir yerel özerklik şartı vardır. Türkiye buna bazı maddeleri bakımından taraftır. Tümünü uygulamaya yönelmek yararlı olacaktır. Bu arada belirteyim: Avrupa Konseyi’nin yerel yönetimlerle ilgili organı uzun yıllar önce Türkiye hakkında bir inceleme yapmıştı. Sonuç olarak, bana şifahen söylenmiş bir kaç söz hâlâ aklımdadır.

Özetle, Türkiye’nin temel yapı olarak özel bir sorunu olmadığı, sistemimizi Fransızlardan aldığımızın görüldüğü, ancak Fransızlar gibi bizim de yerel yönetim kurumlarını geliştirmemiz gerektiği... Yani “Fransızların yaptığı reformları siz de yapın” demişlerdi; biz yapmadık. Fransa’nın bugünkü yerel yönetim yapılanmasına bakın, neler yapılabilir kendiliğinden ortaya çıkar.

İkincisi insan hakları alanında. Gene Avrupa Konseyi’nin ulusal azınlıkların korunmasına ilişkin bir çerçeve sözleşmesi vardır. Sadece resmen tanınmış azınlıkların değil, kendini azınlıkta hisseden, farklı gören gruplar hakkında rehber ilkeler içeren bir sözleşmedir bu. O sözleşme zamanında bizde de tartışılmış, hatta dönemin dışişlere bakanı taraf olmamızı savunmuştu. Taraf olmamız şart değil, ancak o metindeki ilkeleri iyi okursak birçok sorumuzun yanıtını bulabiliriz. Bu arada Lozan Antlaşması’nın azınlıklarla ilgili bölümünde, örtük biçimde Kürtler dahil, ana dili Türkçe olmayan bütün vatandaşlarımıza atıf yapıldığını da Lozan kültürümüzün bir gereği olarak unutmayalım.

Gördüğüm kadarıyla siyasi partilerimizin çoğu, seçmenin “büyük bölümü Türk milliyetçisidir, dindardır” diye muhafazakâr çoğunluğa kendini beğendirmeye çalışıyor. Kürt sorununu düşünen var mı, bilmiyoruz. Gene de, en azından, 1989 yılında bu konuda ciddi bir rapor hazırlamış olan ana muhalefet partisinden yeni bir rapor ve öneriler bekliyoruz. Bakmayın konuşulanlara. Kürt sorunun çözümlenmemesinden herkes rahatsız, bugünkü haliyle sorunun çözümlenemeyeceğini herkes için için biliyor, muhafazakâr olsun olmasın herkes bu sorun kangren haline gelmeden çözümlensin istiyor. Makul sözleri herkes dinler. Görev sadece hükümete değil, muhalefete de düşüyor. Hükümet bir şey yapmıyorsa, muhalafetin inisyatif alması gerekiyor. Umarım yeni dönemde bunu görürüz.

Okuyucu Yorumları