- A +

Karl Marx 200 yıl önce doğdu. 5 Mayıs 2018 günü Marx’ın 200’üncü doğum gününü kutlayacağız. İnsanlık düşünce tarihinin belki de en etkili filozofu. İnsanlığın son büyük ütopyasının Engels ile birlikte kurucusu. “Dünyayı yorumladığımız yeter, artık değiştirelim” mesajıyla (mealen söyledim) felsefeyi odasından  çıkardı, sokağa sürdü.

Neo-liberalizm ve tüketim toplumu modeli güya tarih savaşını kazandıktan sonra Marx’ın adı daha az anılır oldu. Oysa Marx haksız çıkmadı, biz ona haksızlık yaptık, yapıyoruz. Güncel bilgilerimize göre, küresel servetin yüzde 82’sinin en zengin yüzde 1’lik kesimin cebine gittiği bir dünyada Marx’ın haksız olduğu nasıl söylenebilir?

Biz Marx’ın düşünceleriyle büyüdük. Uzmanı değilim ama iddia ediyorum: Marx’a başvurmadan bugünkü dünyayı anlamak mümkün değildir. İnsanın insanı sömürmesini, ezmesini artı değer kuramına bakmadan, sınıflar arasındaki ilişkileri görmeden anlayabilir misiniz? Ya yabancılaşma kuramı? İnsan doğaya, kendi ürününe, birbirine, kendi doğasına yabancılaşmadı mı?  Dramatize etmek istemeyiz, ama Marksist açıdan tüketim toplumuna baktığımızda insan değil, insan müsveddeleri görebiliriz etrafımızda. Hele meta fetişizmi kuramı... Marx’ın bu konuda söylediklerini, ne yazık ki, tarih doğruladı. Her şeyin metaya dönüştürebildiği bir dünyada yaşıyoruz. Gene dramatize ederek söyleyelim:  Meta insan kılığına girmiş, dolaşıyor ortalıkta. Ekseni para olan bir dünyada Marx’a ihtiyacımız olmadığını kim söyleyebilir?

Marx, “din halkların afyonudur” demiş ya, ülkemizde marksist düşüncenin önüne çıkarılan en önemli engel bu sözü olmuştur. Oysa bizim gibi dinselciliğin köklü ve güçlü olduğu ülkelerde bu sözü dine değil, din istismarcılığına itiraz olarak yorumlamak gerekir. O zaman bizdeki dinselcilerin kapitalizm aşkını daha iyi tahlil eder, anlayabiliriz. Hattâ, Marx’ın alt yapı ile üst yapı kavramları arasındaki karmaşık ilişkilerin bir örneği olarak, özellikle yeni burujuvazimizin gelişimini anlamak bakımından inceleyebiliriz.

Marx bir hümanistti. İnsan doğasına, insanın yetilerine, potansiyeline inanıyordu. Kapitalizmin getirilerini, katkılarını yadsımadı. Ancak kapitalist sistemin aşılması gerektiğini savundu. Haksız mıydı? Yerküredeki bütün gelişmeler gösteriyor ki, insanlık, kapitalizmi, henüz nasıl olabileceğini bilmediğimiz bir şekilde aşmayı ya da dönüştürmeyi beceremezse, kendi dışkısında boğulacak.

Marx, üretim ilişkilerini düzeltirsek, kapitalizmin insan doğasında meydana getirdği tahribatı da tamir edebileceğimizi düşünüyordu. Bilime inanıyordu (Güya komünist Çin’de maymun klonladığını, “ilke olarak” insanın da klonlanabileceğini görseydi, ne derdi, bilemiyoruz.) Öngördüğü sosyalist toplumda insanın, bireysel, toplumsal boyutlarıyla varlığının olumlu yönlerinin özgürce serpilip gelişeceğini düşünüyordu. Marx bir mutluluk düş gördü. Benim kuşağımın önemli bir bölümü bir bakıma o düşle beslendi. O nedenle, Ataol Behramoğu’nun o ünlü Bir Gün Mutlaka şiiri kuşağımın umut sancağı oldu.

Kişisel planda ben de çok sevdim o düşü, gördüm, destekledim, ama mesafeli kaldım. Neden mi? Lise çağında burslu olarak bir yıl ABD’de okumuştum. Müthiş bir tarih öğretmenimiz vardı. Anlatır, tartışır, bizi düşünmeye zorlardı. Marx’ı ele aldığı bir derste, hiç unutmuyorum, şöyle dedi:

“Marx insanın özünde iyi olduğuna inanır. Tevrat / İncil’de ise insanın özünde kötü olduğu anlatılır. Ben, ne yazık ki, Tevrat / İncil yorumunu doğru buluyorum.” O günden bugüne dünya tarihi tarih öğretmenimin düşüncesini örneklerle doğrularcasına aktı.

Elbette, son durağa henüz varmadık. İnsanlık tarihi bir bakıma insanın kendi kendisiyle mücadelesinin, kendini aşma çabasının tarihi. Gelecekten umut kesmememizi gerektiren birçok olumlu gelişme de yaşadık. Aydınlanmanın değerleri henüz ortadan kaldırılamadı. Gelecek için uğraşmaktan başka çaremiz yok. Geleceğin yolunu aydınlatacak yeni meşaleler arıyorsak, fazla uzağa gitmeye gerek yok. Marx yanıbaşımızda, cömert düşenceleriyle bizi desteklemeye hazır duruyor.

Okuyucu Yorumları