- A +

Yazmayacaktım, ama bu sabah Fransız televizyonunda aşırı sağ lideri Marine Le Pen’in son Suriye saldırısıyla ilgili sözlerini işitince dayanamadım. Marine Hanım konuşurken gözlerimi kapadım, (hafif) Suriye saldırısını ağır şekilde kınayan ve bu tavrını solculukla açıklayan vatandaşlarımızdan biri konuşuyor sandım. Suriye konusunda bizim solcularımızın  bir kısmıyla Fransız aşırı sağının görüşleri arasındaki benzerliğe geçen yıl da dikkat çekmiştim. Yinelemeyeceğim.

Ancak, kimyasal dosyayı şöyle kapatalım, şimdilik. Kimyasal silah kullanıldı mı, failini derhal tespit edip cezalandırmak gerekir. Bunu yapabilmek için uluslararası bir mekanizma kurmak gerekir. Böyle bir mekanizma kurulmasını engelleyen ülke Rusya’dır. Rusya tavrını değiştirmedikçe bu böyle sürer gider. Gelişmelerin siyasal sorumluluğu Rusya’ya aittir. Doğrucu davut, nasıl Kudüs konusunda ABD’yi suçluyorsa, kimyasal silah konusunda da Rusya’yı suçlar. Kimyasal silah kullanınca yetmiş kişi ölecek, sen buna, kimin yaptığından bağımsız olarak bile sesini çıkarmayacaksın, ama Rusya’nın sorumsuzluğu yüzünden bazı kaçınılmaz gelişmeler, göstermelik olsa da, meydana gelince sen “kahrolsun Batı” edebiyatına başlayacaksın, hem de BM İnsan Hakları Konseyi’nin Suriye Araştırma Komsiyonu’nun bir tık ötedeki raporlarına bile bakmadan. Bizim kitabımızda bu tür çelişkiler yoktur. Değerler esastır.

Son gelişme, öngördüğümüz gibi, Türkiye ile Batı ve üyesi olduğumuz NATO arasında görece bir olumlu hava yarattı. Güzel! Güzel de bir iki söz etmek gerekir. Bu olumlu hava Türkiye’nin Suriye konusunda elini güçlendirmiştir. Ayrıca, bunu görelim: İktidarın Batı nezdinde olumlu puan almasını sağlamıştır. Bu olumlu puanın arkası nasıl gelir?

Bizim Batı ile aramızdaki en güçlü bağ NATO’dur. Türkiye’de çok partili demokrasi kurulmasıyla NATO’ya üye olunması arasında birebir koşutluk vardır. Türkiye’yi Batı’ya bağlayan ikinci önemli örgüt Avrupa Konseyi’dir. Bu da bizim, artık evrensel nitelikteki demokrasi, insan hakları, hukuk devleti gibi değerleri benimsemeye zorlayan kuruluştur. (İtiraf edelim: NATO ve Avrupa Konseyi üyesi olmasaydık, bu değerleri Türkiye’de kimse takmazdı.) Üçüncü örgüt, üye olduğumuz takdirde Batı ile bütünleşmemizi sağlayacak olan AB’dir. Dolayısıyla Batılı olmak demek sadece NATO’ya üye olmak, güvenlik konularında Batı ile birlikte hareket etmek değildir. Aynı zamanda Avrupa Konseyi’nde ve onun çatısı altındaki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde iyi bir sicile sahip olmak, AB üyeliği siyasal nedenlerle gecikse bile AB standardlarını uygulayabilir olmak demektir.

Bizim değerler ve standartlar açısından eksikliklerimiz de, gidişimiz de belli. Soğuk Savaş döneminde bu eksikliklere sırf Batı’nın güvenliği adına göz yumuluyor, hatta askeri darbeler Batı tarafından destekleniyordu. Şimdi tablo farklı. Gerçekten farklı mı? Askeri darbeler dönemi bitti. Ancak Batı, Türkiye’de başka bir alternatif görmezse, değerler ve standartlar bakımından eksiklikleri olan, buna karşılık güvenlik alanında kendisiyle aynı safta yer alan bir iktidarla işbirliğini derinleştirebilir. Bu, Batı’nın çifte standart mı olur? Hayır. Batılılık konusunda bu kadar kafası karışık ve çelişkili bir sol olunca ve bu sol bir türlü iktidara gelemeyince, gelirse de Batı ile nasıl ilişki kuracağı belli olmayınca Batı’nın zorunlu tercihi olur. Eskisi gibi NATO’culuğumuz sürer, demokrasi ile insan hakları alanında da gene eskisi gibi hep birlikte vaziyeti idare ederiz.

Okuyucu Yorumları