- A +

İran devrimi beklenmedik bir devrimdir. İslamiyet’in beşiği kabul edilen Arap dünyasının ve Sünni İslam’ın dışından gelmiştir devrim.  Arapça konuşmayan bir halkın,  Şii İslam’ın devrimidir. Ama devrim Sünni-Şii mezhep ayrımlarını ve milli sınırların ötesinde tüm dünyada İslamcı hareketleri etkilemiştir.

 

İran devrimi İslam’ın devlet elinde siyasallaşması, İslam dininin toplum mühendisliğine döndürülmesi modelidir. Devrim muhafızları “pasdaran”la 30 yıldır yukarıdan aşağıya, devletten sokağa, kamusal hayattan ev içlerine kadar şeriat kurallarının gözetiminde bir toplum yaratılmak istenmektedir.

 

Dini, devrim eliyle eğitimsiz milislere emanet eden İran, İslamı ve ülkesini daha iyi bir yere taşımak isteyen felsefe ve din bilginlerini kaybediyordu. İran, devrim sonrasında İslam’ı bu aydınlara değil, “muhafızlara” teslim etmeyi tercih etmişti. Mısır’da şimdilik demokrasi askere emanet edildi. Peki ya İslam?

 

Arap baharıyla birlikte çıkan “nasıl bir demokrasi, nasıl bir İslam” sorusu için gözler Türkiye’ye dönmüştü. Otoriter laiklik ve İslami devrim arasındaki kısır döngüden çıkılabileceğini vaat eden, çok aktörlü, istikrarı sağlamış, yeni bir demokratik muhayyele geliştiren Türkiye'ye. Filmi geriye saran Türkiye’ye değil.

Yıllar önce bir İslam mütefekkiri ile sohbetimizde “elimizden geldiğince dinimizi en güzel haliyle gelecek nesillere emanet etmeye çalışıyoruz” demişti. Peki İslam dini kime emanet? Bu soru modern zamanlarda özellikle önem kazandı.

Dinlerin de zamanları var.  Kimi zaman hızlanıyor, şevkleniyor, ateşleniyor, kimi zaman ise durağanlaşıyor, kurumsallaşıyor, hatta soğumaya koyuluyorlar.  İslam dininin hareketlendiği bir tarih dilimine girdik. Yanardağın beklenmedik bir zamanda harekete geçmesi gibi, İslam dini akışkanlık içinde, farklı coğrafyaları, toplumları, kişileri etkisi altına alıyor. Halifelik ortadan kalktığından beri İslam’ın emanetini ulema sınıfı dışındaki toplumsal siyasal hareketler üstlendiler. Farklı din ve siyaset vurgularıyla, İslam’ı tarih sahnesine çıkardılar. Bunların başında 1979 İran devrimi gelir.

İran devrimi beklenmedik bir devrimdir. İslamiyet’in beşiği kabul edilen Arap dünyasının ve Sünni İslam’ın dışından gelmiştir devrim.  Arapça konuşmayan bir halkın,  Şii İslam’ın devrimidir. Ama devrim Sünni-Şii mezhep ayrımlarını ve milli sınırların ötesinde tüm dünyada İslamcı hareketleri etkilemiştir.

İran devrimi İslam’ın devlet elinde siyasallaşması, İslam dininin toplum mühendisliğine döndürülmesi modelidir. 30 yıldır yukarıdan aşağıya, devletten sokağa, kamusal hayattan ev içlerine kadar şeriat kurallarının gözetiminde bir toplum yaratılmak istenmektedir. İslam devrimi, bu dönem zarfında, devrim muhafızları “pasdaran”ın şeriata uygun davranmayan kadın, genç ve muhalifleri göz hapsinde tuttukları, sindirdikleri, cezalandırdıkları bir  baskı rejimine dönüştü.  Pasdaran devrim sonrası ahlak dayatmacılığının, yani “yobazlığın” kurumsallaşmış biçimiydi.

Benim laik bilinçaltımın çözümlemesini yapmaya koyulan yazarlara yardımcı olayım. Bizzat kendim 1994 yılında Tahran’da pasdaran ile karşı karşıya geldim. Asistanımın Farsça benim için ama o bir “üstad” diyerek, bilimsel saygınlığımı, dokunulmazlığımı hatırlatma çabaları boşuna çıkmıştı.  Sorguya götürülmüştük. Ayağımın altındaki güven halısı çekilmişti. “Sivil polis” kılığındaki, buruşuk elbiseli, kravatsız, iki günlük sakallı, bilinçli bir biçimde eski seçkinlere inat özentisiz görünümü seçen pasdaran, her halleriyle devrimin muhafızları olarak bundan önceki hiyerarşilere saygı şöyle dursun, şüpheyle ve küçümseyerek bakıyorlardı. Karşılarındaki kişinin hoca, kadın ya da ülkelerinde misafir olması bir şey ifade etmiyordu. Devrimi yabancılara, kadınlara, eski seçkinlerine karşı yapmışlardı, iktidarlarını rövanş duyguları üzerinde pekiştiriyorlardı.

Din devrim eliyle eğitimsiz milislere emanet edilmişti.

Devletin iktidar tekeline girmiş bir dinin ve eğitimsiz milislerin yorumuna kalmış ahlak kurallarının kamusal yaşamı nasıl sınırladığına, vatandaşı nasıl horladığına, dahası küçük düşürdüğüne bizzat şahit oldum.  Bu can sıkıcı durumdan, o zaman Abdülkerim Suruş etrafında oluşan reform hareketinin temsilcilerinden Genci Ekber’in yardımıyla çıktım. Türkiye'de İslam düşüncesiyle ilgilenen herkesin tanıdığı Abdülkerim Suruş,  Mesnevi’yi ezbere bildiği gibi, çok iyi bir felsefeci ve din bilginidir.  Sözünün zenginliği ve şahsiyetiyle sadece İran’da değil, tüm dünyada saygınlık kazanmıştır. Bugün İranlı birçok düşünür, aydın, gazeteci mülteci konumunda.  Bana yardımcı olan Genci Ekbar, Evin hapishanesinde yıllarca yattı. Yıllar sonra kızı New York’ta New School'da öğrencim oldu. Hüzünlendim. Devrim, İslamı ve ülkesini daha iyi bir yere taşımak isteyen, her zaman kolay yetişmeyecek felsefe ve din bilginlerini, düşünürlerini kaybediyordu. İran devrim sonrasında İslam’ı bu aydınlara değil “muhafızlara” teslim etmeyi tercih etmişti.

İran’da 15 Haziran’da cumhurbaşkanlığı seçimleri oldu. İktidarın tüm kısıtlamalarına rağmen, öngörülmeyen bir biçimde, sürpriz bir aday oyların çoğunluğunu aldı. Bizde pek yansıması olmadı.  Suriye odaklı bölgesel meseleler ve nükleer silahsızlanmaya ilişkin küresel politika bağlamında bir iki değerlendirme dışında. Mısır’daki darbe ister istemez Türkiye gündemine oturdu. 

Ve film geri sarılmaya devam etti. Darbe, laik İslam karşıtlığı, Müslüman Kardeşler özdeşliği esas soruyu unutturdu.  Halbuki Arap baharıyla birlikte, ilk Tahrir Meydanı hareketiyle ortaya yeni bir soru çıkmıştı; nasıl bir demokrasi, nasıl bir İslam? Üstelik bu soruya cevap için Batı demokrasileri ya da İran yerine, gözler Türkiye’ye dönmüştü. Otoriter laiklik ve İslami devrim arasındaki kısır döngüden çıkılabileceğini vaat eden Türkiye demokrasisine. Çok aktörlü, kültürel sermayesi zengin, ekonomik gelişmeyi ve siyasi istikrarı sağlamış Türkiye’ye. Hem post-Kemalist, hem post-İslamcı olduğu düşünülen, yeni bir demokratik muhayyele geliştiren Türkiye’ye. Filmi geriye saran Türkiye’ye değil.

Mısır’da şimdilik demokrasi askere emanet edildi. Peki ya İslam?

 

Twitter: @Nilufergole

Okuyucu Yorumları