Hişt, beyaz yaka, bak bu da bizim en uzun gün

- A +

Yanağım sarkmasın diye sırt üstü uyumaya çalıştığım bir gecenin sabahıydı. Dolayısıyla firavun gibi altın sarısı ve elimde mızrakla gözlerimi açtım.

31 Mart 2014.

Aynaya baktım. Çarşafı çıkarılmış bir döşek kadar kalbi kırık görünüyordum.

Çarşafları çıkarıp makineye attım.

Bozuk çamaşır makinesi üç ay sonra kendi kendine çalışmaya başlayınca, ertelemenin sihir olduğunu bir kez daha anladım. “Güzel şeyler de oluyor,” diye düşündüm... Sabahın körü. Kafa gitmiş.

Hemen hazırlandım. Hayat devam edecek de, nasıl? Küçük küçük tabii ki, ufak ufak.

Taksiye atladım.

İneceğim zaman “Buralarda bir yerde ineyim, fark etmez” dedim. Sonra taksi tam ofisin önünde durmadı diye sinir oldum.

Karşıdan karşıya geçerken bana yol veren araba acele ediyorum sansın diye koşuyorum gibi yaptım. Halbuki yürüsem aynı hızdaydım.

Asansörde komik bir şey anlatan arkadaşıma “Ne? Anlamadım” dedim, üçüncüsünde yine anlamadım. Güldüm ve inşallah doğru derecede gülmüşümdür diye dua ettim.

“Nasılsın?” sorusuna cep telefonu şarj yüzdemi söyleyerek cevap verdim.

Yanlışlıkla açtığım iPhoto’yu kapatmaya çalışırken 3 saat harcadım.

“Dur Nil’i vereyim onunla konuş” diyenlerin hepsine, telefonu alırken “Bana niye veriyosun telefonu şimdi ya, ben ne diycem ya” diye fısır fısır bir sürü el kol hareketi yaptım.

Ne dediğini duymak için iki kulaklığımı birden çıkaracağım tek insanın Al Pacino olduğuna karar verdim. Ufak ufak kendime geliyordum.

İnsanlara onlar ağızlarına bir lokma yemek atmadan hemen önce, çok önemli sorular sordum. Böylece en savunmasız oldukları anı bulmuş oldum.

E-mail’deki otomatik imzamın altına “Bizi Facebook’ta beğenin, Twitter’da takip edin. Instagram’da takip edin. Eve kadar takip edin. Aynı eve taşının, evlenin bizle” yazdım. Sonra Twitter kapalı diye bu güzel cümleyi sildim.

Akşama doğru çıkıp gittiğim alışveriş merkezinde 360 derece kendi etrafımda dönüp Starbucks göremedim, oturdum ağladım. Sinirler bozuk. Ama küçük küçük, ufak ufak bu işler. Öğrendik.

Alt katta buldum Starbucks. Müşterilerden birini çok beğendim, adını öğreneyim diye çaktırmadan bardağında yazan isme baktım. Apptülağ diye biriyle n’apıcam diye olaydan soğudum.

Çok pahalı şeylerin bana nasıl yakıştığını söyleyen mağaza görevlilerinin samimiyetine inanmayı seçtim.

Saçımı rezalet bir şekilde kesen kuaföre içimdeki derin acıya rağmen teşekkür ettim.

Sinemada yediğim patlamış mısıra bakıp, bunu patlatıp yemeyi ilk akıl edene şükran duydum. ‘Neden başka meyve sebzeyi patlatmıyoruz, belki böyle harika şeyler çıkar’ diye merakımdan filmi izleyemedim.

Yan koltuktaki adamın üzerine oturduğu ceketimi çekip almaya çalışırken özür dilemekten bitap düştüm. Adam poposunun sol yanağını kaldırırken bana kızdı. O. Bana kızdı.

Gittiğim konserde, sahnedeki adam şehrimizin ismini söyledi diye aşırı sevinen seyircilere yeni fikirlerimle ilgili sunum yapmak istedim. ‘Dünyada en kolay etkileyebileceğim insanlar bunlardır kesin’ dedim.

Dönüş yolunda taksinin arkasındaki cayır cayır beyaz ışığı kapatmadım. Burnumun üzerindeki bu ışıkla, gözlerimi kısıp hayalet gibi bembeyaz oturdum.

Eve girer girmez Candan Erçetin’in “İster Sallan Gez” gibi oynak şarkılarıyla gizli gizli dans ettim. Spotify’ım bu şarkıları sosyal medyada paylaşmasın da cool’luğum bozulmasın diye otuz kere kontrol ettim.

Gwyneth Paltrow’un fotoğrafını duvara asıp üzerine dart okları attım. Hiç burnundan vuramayınca karşısına geçip “Uyuzsun, uyuz! Uyuz’un sözlük anlamısın! Iyyy kusucam ya” diyerek elma yedim. Küçük küçük, ufak ufak sinirimi atıyordum.

Facebook’tan arkadaşlık teklifi gönderen arkadaşım, kendine yeni soyadı eklemiş diye teklifini reddettim. Çitlibik diye yeni soyadı olmaz efendim. Tatlıtuğ olur. Pacino olur.

Arkadaşlarıma mesajla yazıp gönderdiğim kendi şakama gülerken telefonu elimden düşürünce, “Evet bu, bugüne kadar geldiğim en alt seviye” diye kabul ettim.

iPhone ekranı kırık olan kızların çok genç gösterdiğini fark ettim.

Uyumadan önce beni arayıp yaptığı bütün ayıpları anlatarak içini döken arkadaşıma, “Keşke bir tanecik duble yol yaptırsan, gerisini herkesgil unutur” diyerek akıl verdim. Ertesi gün arkadaşım telefonlarıma çıkmayınca biraz bozuldum ama bunlar böyle zaten. Bunlar böyle, dedim geçtim.

-

Evet, o gün kahvaltıdan başka öğünlerde de yumurta yiyecek kadar kalbimin kırık, kafamın bir dünya olduğu bir gündü.

Eğlenme gücümüze ne zaman kavuşacağımızı merak ettim durdum. Godzilla eforuyla şaka yapmaya çalışan bünyemin yanaklarını ufak ufak sıktım. Küçük küçük, her defasında 1 adım.

 

Bin yıl politikayla ilgilenmeyip bu sene koala gibi sandıklara sarılmamıza sebep olan şartları düşünüp camdan baktım. “Hayat, neyle test ediyon lan sen bizi?” diye sordum. Daha güzel sorsam iyiydi. Cevap gelmedi. İyi, zaten benim de işim gücüm vardı. Kafam gidip gidip geliyordu. Daha ekonomiye katkı yapılacaktı. O konu bizdeydi.

“Önceliklerin bencilliği” diye bir oxymoron buldum. E o kadar da moron değilmişim, uçakta maskeyi önce kendine takmak lazım, yattım uyudum.

 

Twitter: @nilaldemir

 

 

Okuyucu Yorumları