Sinança: Şirin Cemgil, Sinan Cemgil’i anlatıyor

- A +

Sinança kitabının daha önsözünde bir balyoz iniyor muhayyileye. Atilla Keskin (ATO), yazdığı önsözde, baştan okuru uyarıyor ve kitabın içeriğini yüreğinde distile edilmiş duygularla özetliyor.

“Bu kitapta okuyacaklarınız her şeyden önce bitmeyen bir aşk... Ferhat’a dağları deldiren bir sevdaya ilişkindir. Öyle bir sevdadır ki bu, derin bir hümanizma ile yoğrulmuş,insana ilişkin ne varsa içine yerleştirilmiştir. Aradan otuz kırk sene geçtikten sonra bile küllenmeyen bir aşka dairdir. Bu kitabı ‘68’liler ‘denilen bizim kuşağımızın bir tarihi olarak da okuyabilirsiniz.”  Sinança – Ayrıntı yay. Syf 7-8

ATO, çok yerinde değerlendirmesiyle 68 tarihinin Türkiye boyutuna dikkat çekmiş. Kitabın bütününe bakınca, edebi bir toplumsal panorama, denilebileceğini sanıyorum. Ağırlıklı olarak 1960’ların ama Adnan ve Nazife Cemgil çiftinin cezaevi ve sürgün hayatlarından kesitlere de yer verildiği için 1950’lere dair bir fikir de verebiliyor bu panorama.

Sinança’da açıkça yazılmış olaylar, gelişmeler, yaşananlar. Şirin Cemgil’in anlatımındaki canlılık ve samimiyet sayesinde sanki bir zaman makinasıyla o yıllara inip aralarına karışıyoruz. Hafızaya nakşedilerek seyrediliyor;i geçilen etaplar, aşamalar, yaşanan tıkanıklıklar ve ağırlaşmaya başlayan sorunlar.

Edebi bir toplumsal panorama tanımı yaptım ama, Sinança, aynı zamanda bir matem destanı .Şirin Cemgil’in kaybettiği iki yıllık sevgili eşi Sinan Cemgil için yaşadığı matem. Ama okuru kasvet burgacına almıyor. İnsana afakanlar basmıyor.

Dramatik bir başka boyutu daha var Sinança’nın. Bugünün insanına da, 68’lilere de bir başka matem duygusu daha yaşatma – yüzleştirme potansiyeli. Altmışlı yıllarda başlayıp o yılların bitmesiyle de sona eren, hayatın bir düş gibi yaşanıldığını bilip, sonra da 21. yüzyıldaki yaşantılarla kıyaslayınca insanı saran duygudur, kastettiğim matem.

Sinan ve Şirin’in altmışlardaki arkadaş çevresinde bulunup sonraki kırk yıl boyunca, bilim, edebiyat, sanat ve siyaset dünyamızda çok sık rast geleceğimiz isimleri, henüz 20’li yaşlarındayken geçit töreniyle karşımıza çıkarıyor Sinança. Birkaçını sayayım: Necmiye Alpay, İsmet Özel, Ümit Hassan, Cem Eroğlu, Ertuğrul Kürkçü, Ataol Behramoğlu, Can Savran, Çağatay Anadol, Orhan Silier, Çetin Yetkin, Mahir Çayan.

 Kadının Ankara - Hukuk, erkeğin ODTÜ-Mimarlık öğrencisi bu iki genç insan; erkek olanı 68’in birikimiyle, belagatıyla, 6-7 dil biliyor olması ile hafızalara kazınmış önder ismi.İkisi de çok okuyan araştıran, topluma olan sorumluluklarıyla hayatlarına yön veren, zeki ve onurlu iki öğrenci.

68 için şu söz raptedilebilir “İnsani olan hiçbir şey bana yabancı değildir”; ama ben bu derinlikli söyleme şunu da ekliyorum, “Kültüre dair olan hiçbir şey 68’e yabancı değildir.”

Kültür, sanat, edebiyat, siyaset çok ilgilendikleri alanlardı. İştiyak ve iştahla sürdürdükleri entelektüel – ideolojik teçhizatlanma çabalarının sonunda sosyalizme vardılar.

Dostluk ve güven; bu çabalar içerisinde yan yana gelen insanların ilişkilerine niteliğini veren iki kavramdır. 68’in en özgül yanlarından biri de budur. Kitapta okurken şaşırdığım detaylardan biri de Şirin Cemgil’le, Mahir’in sımsıcak dostluğu. Sadece o kuşağa özgü, tanımı imkansız bu ilişkiler Şirin Cemgil’in anlatımında insana nelerin kaybedilmiş olduğunu sarsarak duyumsatıyor. Çünkü bugüne kadar geçen elli yılın hiçbir dönemine böylesini görmedik, yaşayamadık.

Şirin, altını çizmiş; toplumdaki eşitsizliğe, adaletsizliğe, yoksulluğa karşı genç insanların 27 mayıs etkisiyle girdikleri arayış, aynı zamanda serüvenlerinin başlangıcıdır. TİP ile tanışma, ABD emperyalizmine duyulan nefret, hızlı bir düşünsel evrim, kurtarıcı kitapların yutarcasına okunması .

Engels’in… Feuerbach’ın kitaplarını okuduklarında söylediği gibi, bu kitapların kurtarıcı etkisini bir kimsenin bizzat tatması gerekir.”syf: 76

Rayihasını, aromasını sonuna kadar tattılar.Yetinmediler, halka - sınıfa yöneldiler.

 Bu yoğunlaşma o zamana kadar öğretilenlerin, belletilenlerin kökten sorgulanarak, yepyeni bir düşünsel – ideolojik donanım ve inancın da önünü açtı. Amfilerden fabrikalara, tarlalara, gecekondu mahallelerine; tartışma ve sözün gücüne duydukları güvenle, bilgilerini, heyecanlarını, hayallerini sınıfa, halka duyurmaya koştular.

O saflığın, lekesizliğin halk tarafından ferasetle ayırt edilip kucaklanmaları, sevilmeleri ve bugünlere kadar tükenmeyen bir sevgiyle anılmaları, öznel ve mübalağalı bir görüş sanılmasın.

Sinanların can verdiği şimdiki adı Yeşilova olan Adıyaman / Gölbaşı ilçesi, İnekli köyüne geçen yıl üç kez gittim.Güzergah üzerindeki kırk kilometre mesafede bulunan yerleşim birimlerinde insanlarla konuştum. Aradan kırk yıl geçmiş, ama olayın etki ve izleri hala derin bir mahcubiyet ve hüzün halinde hemen gözlemlenebiliyor.

Türkiye’de halk ile 68’liler arasındaki romans destansı bir boyuta ulaştı; bu ilk etaptı, 1966-68 yıllarına tekabül eder. 1968-71 yıllarındaki ikinci etabın başlangıcında, artık yöntem, analiz, strateji sorunlarıyla iştigal edilmeye başlandı.

Yüzyüze ve yerinde iletişim, en sevdikleri yöntemdi. Yalansız, riyasız, sıcak ve karşı tarafa değerli olduğunu duyumsatan iletişimi başarıyla gerçekleştirdiler.Giderek hız kazanan ve dalga dalga yayılan kitlesel politizasyon, taleplerin sınıfsal temelli radikalleşmesiyle, sistemi sorgulamaya ve sarsmaya başlamıştı.

68 her ülkede enternasyonalist nitelikte idi. Türkiye’de de öyle. Sinan’lar Muş / Varto depreminde depremzedelere yardım için, yerle bir olmuş 2.500 kişinin öldüğü ilçeye koşarken, Vietnam’a destek geceleri de tertip ediyorlardı.

Bir kitap kritiğidir bu yazı, 68 tartışması değil. Aslında eşiğe geldim ve söylenecek çok şey de var, lakin yeri burası değil ve yazının konusu nedeniyle girmiyorum detaya.Burada saydıklarım ve sayamadıklarımla birike birike 68’e gelindi.

68, gezegenimizin her yanında, rüzgara ve akıntıya karşı, hemen hemen eş oranda gözleri kamaştıran evrensel bir ışık patlamasıdır, diyebilirim.

Nasıl mı?

İşte böyle:

Empoze edildiği gibi Paris, Londra, San Fransisko, Berlin’le sınırlı da değil; Buenos Aries, İstanbul, Prag, Tokyo, Kahire, Katmandu’da da o ışık infilakının huzmeleri, kapitalizmin müsebbibi olduğu pus ve gölgeyi dağıttı. Bir gökkuşağı güzelliğiyle, sevgi şelalesi halinde, neşe ve coşkuyla dünyayı değiştirme çağrısını yaptı. Köhnemiş, mütevekkil sessizlik ve tenhalığa karşı şenlikli, marşlı, sloganlı, şarkılı, kalabalık ve coşkulu mitinglerle bir karşı çıkıştı 68.

Menşei Fransa 68 mayısı olan şu söz, ironisiyle tipik bir 68 sloganıdır:

 “Arkadaş sen 20 yaşındasın sendikan 100 yaşında”

Genç insanlar, toplumu genç olmaya çağırdılar. Sartre bile ağzında piposuyla aralarına katılıp bildiri dağıttı. Ağır mollalar; Foucault, Deleuze, Horkheimer, Adorno, Marcuse,Habermas, Fromm, Laclau, Mandel, Godard… Bu gençleşme çağrısına duyarsız kalamadılar. Entelektüel manada, adeta ikinci baharlarını yaşadılar.

Kendilerini ifade ederken o güne kadar işitilmemiş bir dille dikkat çektiler.

Akıl kadar gönüllere de hitap eden bir dil ve sesti bu.Sesin sahibi, aynı zamanda, eylemci kolektif özne, idi. O zamana kadar, siyasette, akıl ve duygunun, görülmemiş dengesini mükemmel bir ustalıkla tutturulabildiler.

Beatles’tan John Lennon’ın oğlu, Julian Lennon, bu yazıya başlamışken, paylaştığı aşağıdaki illüstrasyonla, Türkiye 68’inin özgül yanını doğru anlatabilme kaygımı giderdi.

 Bu illüstrasyondaki kişiyi Sinan Cemgil olarak kabul edebiliriz.

Üzerinden elli yıl geçmiş olmasına rağmen, hala gerçek manada ve tarihsel öneminin gerektirdiği gibi tartışılmamış olan, Batı ile Türkiye 68’inin benzerlikleri ve farklılıkları mevzusuna, eşik atlatacak tespitler, şu sözlerle yapılıyor kitapta:

Türkiye’de de elbette kendine özgü oldu.Zaten Türkiye’nin tarihinden gelen bir gençlik orijinalitesi vardı: Bir sınıf adına davranma geleneği tarihten gelmekteydi… Prolearya aydınları ve ordu gençliği 27 mayıs 1960 öncesi çoktan halk sınıf ve tabakaları adına öne atılmışlardı.Denebilir ki insanlığın gençlik çağına Türkiye belki de en önce girenlerdendi. Ve dünyada 1968 gençlik olayları daha başlamadan, Türkiye’de başlamıştı.Üniversite gençliği 27 mayıs öncesi ölüler vererek geleneği sürdürdüğünü gösteriyordu.”Syf:78

Hayat Bir Düştür. İspanyol, 17.YY Altın Çağ yazarlarından Pedro la Barca’nın ünlü eserinin adı… Bu düşü, sadece bir buçuk yıl yaşayabilen Sinan – Şirin Cemgil çiftinin, düş gibi yaşadıkları hayat ve o büyülü aşkları Sinan’ın toprağa verilmesi ile birlikte, somuttan soyuta boyut değiştirir. Şirin, üç ve yedi haziran 1971 tarihli mektuplarında, üç gün evvel defnedilen sevgili Sinan’ına şöyle seslenir:

Sevdiğim, bitanem seni ellerimle gömdüm…

SİNAN’ım

Delirmekle delirmemek arasında kıl payı var…Ah canım .Bitanem. İyice bir yalnız kalsam da böğüre böğüre ağlasam. Kendimi duvarlara çarpsam.Bugün sen öleli 8 gün oluyor…Senden ayrı kalmanın dayanılmaz bir yanı varken, ölmüş olmana nasıl dayanırım .”syf:62

Ama 9 Ağustos 1971 tarihinde yazdığı mektubunda, yani Sinan’ın toprağa verilişinin üzerinden henüz iki ay geçmişken, ultra bönlükler, zaten dağlanmış kalbini bin beter kırmış Şirin’in:

Sinancığım,

Günler geçiyor…Ağustos’a geldik de geçiyoruz işte…Bir de sensizliğe ilave başka üzüntüler peşimi bırakmıyor…Mesela sen vurulduktan sonra da benim seni pasifize ettiğim üstüne dedikodular ediliyor…Ben seni pasifize etmişim Sinancım…Şu işe bak sevdiğim…şu hakarete bak.”Syf:66

70'lerde yaşadıkları yetmiyormuş gibi bir de sürgünlüğü başlar Şirin Cemgil'in 12 Eylül'den sonra, Avrupa'da. Kiracı olarak ev aramalar, sıkış tıkış küçücük konutlarda süren hayatın ilginç sürprizlerini de yaşamış.

Yeni ev sahibim… İlk görüşte gözü beni tutmuştu.Zaten yabacılara,özellikle de Türklere karşı bir sempatisi vardı.Bu sempatinin nedenini daha sonra öğrenecektim ve neredeyse küçük dilimi yutacaktım.”syf: 25

Merakımızı Taylan gideriyor ki, ben de dilimi yutacak gibi oldum.

Mektubunda anlattığın tesadüf, ev sahibesi kadının, Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı’nda anlattığı Mustafa İnan’ın eski sevgilisi olması…”syf:27

Fakat kitabın en ilginç şahsiyeti Marlon Kemal lakaplı, yıllanmış Hukuk öğrencisi.Okuyunca, hüzün insanı terk ediyor. Ama Marlon Kemal’in akıbetine gelince, hazan çölü içine alıyor okuyucuyu.

Kapitalist sömürünün gelecekteki kadroları olmayı reddeden 68’liler, yeni bir tarihsel dönemin başladığını gösterdiler. Bu dönem zannedildiği gibi kapanmamıştır.

İyi niyetle de olsa; artık hayatta olmayan insanları çiçeklerden oluşmuş bir çığın altında gömmek cürmünün sık işleniyor olmasına karşı kişisel bir karşı koyuştur, bu ve bundan önceki yazılarım.

Amaç bir Requiem korosu oluşturmak değil.

Başlatılmış yeni dönemin artık geri kapatılması mümkün olmayacak şekilde kapılarını açan Sinan, Şirin ve iyi bilinen diğer insanların bir gelecek tahayyülleri vardı.Hayal gücü öz enerjiyi sürekli üretmekte idi.Çok çalıştılar.Bizler, sizler hepimiz için…

Elli yıl evvel topluma ve bu ülkeye haykırdılar: 101 tane üs ve tesisi, yirmi bin personeli ile ABD, ülkemizi işgal etmiş vaziyettedir. “Solcuların nefes alış verişlerini bile dinliyoruz”(syf.262 ), diyen dönemin içişleri bakanı İhsan Sabri Çağlayangil, bir demeçle ikrar buyurdu ki “CIA altımızı oyuyormuş, haberimiz olmamış.”

Sinança, Ayrıntı Yayınları, 576 sayfa, 2016Şimdi çok şey mi değişti. Ama elli yıl önceki ABD karşıtı söylemi, vatan hainliği, Rus uşaklığı ile yaftalamaya kalkanların, elli yıl sonra 68’in ABD karşıtlığını ancak idrak edebilmiş olmaları, istihza ile izleniyordur.

68 sloganı ile Sinança yazısını –şimdilik-burada noktalayalım.

Tahayyül edemeyenler nelerden mahrum kaldıklarını bilemezler.

Okuyucu Yorumları