45. yıldönümünde Nurhak: Soylu bir intiharın panoraması...

- A +

Ne kadar güzel Türkçe konuşuyorsunuz, nasıl  öğrendiniz?

Bir iş için İtalyan Kültür Merkezi’ne gittiklerinde, sekreter ile İtalyanca konuşan Sinan Cemgil, dönüp yanındaki arkadaşı ile Türkçe konuşunca, sekreter, bir İtalyan kadar kusursuz İtalyanca konuşan bu yakışıklı adamın, aynı anda mükemmel Türkçe konuşması karşısında afallayıp, yukarıdaki soruyu sormuş.

Tanıyanlar iyi biliyorlar İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca… Altı dil bilen ve konuşan Sinan Cemgil’den bahsediyorum. ODTÜ Mimarlık öğrencisi. Bunun bir abartı olabileceği ihtimalini düşünerek, doğru olup olmadığını Mustafa Yalçıner’e soruyorum; O’na sormamın nedeni sadece en yakın yoldaşı, ODTÜ’den arkadaşı ve Nurhak’taki Sinan Cemgil’in liderliğindeki  ekipte yer almasından ötürü değil.

Mustafa Yalçıner, ideallerinden, inançlarından bugüne kadar sapmamış, mücadelesini sürdüregelmiştir, aynı zamanda son derece dürüst, lafı eğip bükmeden doğruyu söyleme noktasında dobralığı ile çok sevdiğim, çok saydığım değerli  bir insandır. Sinan Cemgil’in altı dili biliyor olmasını hatırlayıp doğruluyor.
Murat Belge paylaşmıştı; aynı yıl İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanmışlar, ama Cemgil son anda karar değiştirip tercihini ODTÜ Mimarlık’tan yana kullanmış.

Kadir MangaHâlâ anlatılan belagati, irticalen yaptığı konuşmalar, 60’lar Ankara’sında öylesine etki yaratır, öylesine beğenilirmiş ki, ODTÜ hocaları, sorarlarmış, forumda Sinan konuşacak mı? Konuşacaksa programlarını ona göre yapar gelir dinlerlermiş. Sadece ODTÜ değil, Ankara (Siyasal), Hacettepe ve diğer üniversitelerden ODTÜ’ye gelirmiş öğrenciler, Sinan’ı dinlemeye. O yılların ODTÜ’sünün şimdiki şehrin içinde görünüyor olması yanıltmasın; Ertuğrul Kürkçü’nün ifadesiyle, “dağ başında” olduğu için, zahmetli bir dolmuş/otobüs yolculuğu gerekirdi.

1944 doğumlu Sinan Cemgil, halkın verdiği vergilerle devletin yaptığı üniversitelerde parasız okuma imkânı bulmalarının ve geleceklerini bu okullardaki eğitimleri sayesinde, o yoksul ve yoksunluk içindeki halkın, mevcut düzen sürdüğü  müddetçe asla ulaşamayacağı hayatlar sürme şanslarının ve olanaklarının, aslında kendilerine bir sorumluluk yüklediğine sık vurgu yapar.

O hâlde bu okullarda okuyan insanların emekçi halka karşı sorumluluklarını yerine getirmeleri gerektiğini ve yoksulluğun, sömürünün, sınıf tahakkümünün ortadan kaldırılması için, adil, eşit, özgür ve refahın paylaşıldığı bir toplum için çaba gösterilmesini, çalışılmasını, bunun bir görev olduğunu konuşmalarında dile getirir. En etki yapan argümanlarının başında bu gelmektedir.

ODTÜ Öğrenci Yurdu'nda, Ayaktakiler: Selami Şakiroglu, Hüseyin Sünger, Hicabi Sezer, Nusret Veryeri, Alpaslan Özdoğan Ortadakiler: Muammer Kıranta Akın Dirik Oturanlar; Eftal Karadede, Ruhi Ödev, Mustafa Yalçiner, Süleyman Son

Bu noktadan hareketle “devrim ve sosyalizm” amacına ulaşır, ulaştırır dinleyenleri. “Bu uğurda gerekirse ölünmelidir de” der. Ve 45 yıl önce bugün, 31 Mayıs 1971’de, Nurhak dağlarında delik deşik edilerek öldürülür.

Nurhak’ta, sırt çantasında üç ciltlik İngilizce Mao kitapları bulunan Sinan Cemgil o tok sesi ile türkü söylemeyi, Ahmed Arif’ten, Nâzım’dan şiirler okumayı çok sever, yoldaşları da O’ndan dinlemeyi. O yar gelir, türküsünü söylemeyi sever.
Gerillaya katılmak üzere dağa giderken kundaktaki oğlu Taylan ve eşi Şirin Cemgil’i ardında bırakır.  

Nurhak olayında, tıpkı Kızıldere’de olduğu gibi, bir hakkın layık olduğu ölçüde ve ölçekte teslim edilmemişliği, yıllardır yüreğimi burkan çok üzüldüğüm bir vebaldi. Kızıldere’de, liderlik özelliklerinden de kaynaklanan etmenlerle Mahir Çayan ismi öylesine öne çıkarıldı ki, Ahmet Atasoy, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz nerdeyse akıllara bile gelmez olmuştu. Anmalarda okunan isimlerdi.

Nurhak katliamında da Alpslan Özdoğan ve Kadir Manga  -sevmiyorum bu ifadeyi, ama çare yok kullanmak zorundayım- Sinan Cemgil’in karizmasının gölgesinde kalmış gibilerdi yıllardır.

Oysa:

Sinan Cemgil1946, İzmir doğumlu Alpaslan Özdoğan ODTÜ’ye geldikten sonra, devrimci mücadelenin göbeğinde yer almış, hemen hemen her eylemin içinde bulunmuş, en önemlisi de, Hüseyin İnan tarafından organize ve koordine edilen Filistin’e gerilla eğitimi almaya giden grupta yer almıştır. O altı aylık süre içerisinde Filistin kamplarındaki eğitimin dışında, İsrail mevzilerine karşı düzenlenen taarruzlarda silahlı çatışmalar, daha doğrusu İsrail-Filistin savaşında Filistin cephesinde çarpışmalara katılmıştır, Mustafa Yalçıner ile birlikte. Döndükten sonra THKO faaliyetlerinde de “yük almış” biridir.
Nurhak’taki pusuda ilk vurulan ve hayatını kaybeden de Özdoğan olur. Kişiliği, zorda olana yardıma koşma erdemi, fedakârlığı, küçük iş/bana göre olan-olmayan iş ayrımı yapmadan, yüksünmeden yapılması gerekeni üstlenen yapısı, kendinden ve yaptıklarından bahsetmeme asaleti, hâlâ hatırlanan kişilik özellikleri Alpaslan Özdoğan’ın. Yakışıklılığı ve mahcup mizacı da anılıyor.

1947, Konya, Akşehir doğumlu Kadir Manga, Erzurum Atatürk Üniversitesi öğrencisi. Bir dinamodur adeta. Kars’ta, Ağrı’da mitinglerin başındadır hep. Defalarca linçten, saldırılardan kurtulmuştur devrimci mücadelenin örgütlenme etkinlikleri sırasında. O yılların Erzurum’unu Doğu Anadolu’yu hesaba katmak lazım. ODTÜ, İTÜ, Siyasal gibi değil; ne üniversite ortamı, ne şehir, ne de bölge. Cesaret, kararlılık, inanç, özveri gibi formülatif açıklamalar yeterli olmuyor Kadir’i anlatmaya, anlamaya.

Kadir Manga da Filistin’ e gerilla eğitimi almaya giden grupta idi.

Mustafa Yalçıner, Alpaslan Özdoğan, Kadir Manga gerilla eğitimi almış, cephe savaşlarına katılmış oldukları hâlde nasıl bu kadar kolay pusuya düştüler ve kayıplar verdiler. Ölenler, THKO’nun en önemli, en değerli  isimleri arasındaydılar halbuki. Yaşamlarını yitirmelerinin bedeli çok ağır ve uzun süreli oldu.

1968 Ankara Kapalı spor salonu / ODTÜ - Harbiye voleybol maçı  Mustafa Yalçıner, Hüseyin Sünger, Orhan, Muammer Kıranta, Alpaslan Özdoğan, Erdal Nebol, Akın Dirik, Ruhi Ödev


Nasıl öldüler?

 

Ne yazık ki bu sorunun cevabı esrarlı ve bulunamamış değil. Nurhak’a gitmiş, köylülerle konuşmuş, İnekli köyüne defalarca uğramış olmamın avantajıyla şunları saptıyorum:

Çok uzun mesafe ve dağlık arazilerde üstelik, yürüdüler, son gün içecek su bile bulamadılar...

Çok yorgunlardı, güç toplamak için nöbetleşe uyudular ama mola sırasında karşılarına çıkan çoban ile Sinan’ın konuşması, avcı olduklarını söylemesi, ürkmüş çobana hiç inandırıcı gelmediği ve bunu da sezdikleri hâlde, üstelik kötü olasılığı düşünüp çobanı alıkoymayı tartışmalarına rağmen salıvermeleri ölümcül ihmalleri/hataları oldu. Çünkü çoban bir koşu gidip köyün MHP’li muhtarına haber vermiş ve yöredeki tek manyetolu telefonun İnekli köyünde olması ile muhtar jandarmaya istihbaratı iletebilmiş ve operasyonun süratle yapılması da bu sayede olmuştur.

O zaman şunu söyleyebiliriz; faaliyet göstereceği bölgeyi  iyi bilmeme handikapı söz konusudur.

Kendilerinden kuşkulanan çobanı bırakarak, “gerilla romantizmi”nin şahikası ile ölümcül bir hata yapmışlardır.

Bunu bugün söyleyebiliyoruz rahat rahat, ama bu kadar zeki ve onurlu bu insanlar yola koyulduklarında başarılı olup olmayacaklarını tartışmamışlar mıdır?

THKO’nun asıl önderi Hüseyin İnan’ın mahkeme savunmasında yargıç ve savcı heyetine söyledikleri cevabın en doğrusunu veriyor:

“Siz bizi aptal mı sanıyorsunuz? Yirmi-otuz silah, otuzbeş-kırk insanla Türkiye’ de devrim olmayacağını bilmeyecek kadar aptal değiliz. Ama biz ilk kıvılcımı tutuşturmak için silahlanıp dağlara çıktık...”

Nurhak’ta, Sinan’ların timinin dışında ikinci timde yer alan yine ODTÜ öğrencisi Mehmet Asal’dan:

“Biz dağa çıkmakla devrim olmayacağını, sosyalizmin gelmeyeceğini elbette biliyorduk. Ama kırsalda bir kıvılcım olmaya gitmiştik ve ne olacağını (bekleyen akıbeti) çok iyi biliyorduk...”

Mealen aktardığım bu görüşler, ukalaca ve çok bilmişlikle öne sürülen iddialara verilmiş yerinde yanıtlardır.

Ama bir noktaya bugün bilhassa dikkat çekmek gerekiyor; Adıyaman-Gölbaşı’nda aracımın el frenini çekip şoseden, çatışmanın yaşandığı yaklaşık beş kilometre mesafedeki yamacı seyrederken, ben buradan bir tavşanın sıçramasını bile görebilirim, nasıl bu kadar tedbirsiz davrandılar, sorusu kafamda dönüp durdu. Sonra aracı bir akaryakıt istasyonuna çektim yakıt almak için. Pompa görevlisi çay ikram etti, beraber içerken lafı Nurhak olaylarına getirdim.
“Beyim yazık oldu, gençmişler, ama eğer o olay olmasaydı Adıyaman’ı haritadan silecek kadar bomba getirmişler. Adıyaman’ı uçururlarmış” dedi.

Pompa görevlisinin 2015 yılında hâlâ inanarak ya da etkisi altında kalarak söylediği bu kanaatin oluşmasını sağlayan propaganda ve ideolojik hegemonyanın bir rizom (=Köksap ) olarak gücü ve etkisi hâlâ sürüyor ise, bunun üzerinde ciddi düşünmek, mücadelenin eldeki teçhizatlanma mentalitesini yenilemek gerekmiyor mu?

Bu yazı şu anda okunurken 45 yıl önce bu saatlerde Alpaslan vuruluyor, geri çekilmeye çalışıyorlar, ardından Kadir ve Sinan ölüyor, Mustafa yaralanıp yere düşüyor, Hacı Tonak da silahsız olduğu için derdest edilip hırpalanarak teslim alınıyordu.

Aynı vakitlerde İstanbul’da Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir bir evde kuşatılıyor;  Sinan, Alp ve Kadir’in ölüm haberini radyodan duyuyorlar, ertesi gün Hüseyin Cevahir ölü, Mahir Çayan yaralı olarak ele geçiriliyordu!?

Çünkü , Erikler daha çiçek açmamıştı.

Niksar’ın fidanlarının kırılmasına, dalgalanan Deniz’in, yürekli Aslan’ın, bu ölüme çoktan hazır olan İnan’ın darağaçlarında sloganlarını atmalarına daha bir yıl vardı...

Okuyucu Yorumları