- A +

Fransa’ya bir gidişimde cumhurbaşkanlığı seçimine denk gelmiştim. Televizyonda sosyalist Mitterrand’ın kampanyası dikkatimi çekmişti. Fransa tarihi üstüne bir film yapmışlar. Kısa bir şey tabii. Onun için çeşitli görüntüler, hızla akıyor. Önemli olan, bu ‘tarih’in tek-taraflı olmaması. Söz gelişi, Robespierre görüntüsü geçiyorsa, 16. Louis görüntüsü de geçiyor. Yani “Bunlar hepsi Fransız, hepsi bizim tarihimiz” diyor. Mitterrand bu seçimi kazanmıştı.

Fransa, ‘iç kavgası’ bitmeyen bir toplumdur. Hâlâ ‘Monarşist’ siyasi partisi bile vardır. Hem de, Louis’lerin Bourbon hanedanını kral olarak görmek isteyenlerin yanı sıra, takılan lakabıyla ‘burjuva-kral’ diye anılan Louis-Philippe’in Orleans soyundan yana olanlar da bulunur. Yani kavga devam eder, çünkü kimse karşı tarafı susturmaz.

Sosyalist Parti adayı Mitterrand ikinci seçiminde bu politikayı seçmişti (1988). Bu, “Hepsi bizim. Hepsi iyi” politikasının ‘sağ’ bir parti ya da adaya da eşit derecede, hatta daha da fazla yakışacağını söyleyebiliriz. Nitekim, örneğin Yunanistan’da, böyle sağ çizgiler vardır. (“Antik Yunan da benim! Ortodoks Yunanistan da benim!) Ama Mitterrand’ın jesti, ‘tekçi ideolojiyi dengelemesi bakımından ilginçtir ve aslında ‘sol’ bir politikadır.

Militarist Modernleşme kitabımda buna değinmiştim. Örneğin, militarist Almanya’da böyle bir şey olmaz, çünkü o toplum ‘tekçi’ (monist) bir ideoloji ortamında oluşmuştur. Büyük Friedrich’in ya da Bismarck’ın karşısında durmuş birinin ‘Alman tarihinin portreler galerisi’nde işi yoktur (zaten öyle biri de yoktur). Bu çerçevede Türkiye Almanya ile aynı kategoride yer alır.

Bunun sonucu olarak Cumhuriyet, Osmanlı geçmişini silmeye çalıştı. Ancak, Atatürk’ün emriyle yazılan ‘Türklerin Tarihi’ türünden kitaplarda Kanuni çağının da ‘şanlı’ tarih arasında sayılması ilginçtir. Kurucu ideolojinin ‘militarist’ karakteri, Osmanlı da olsa, bu dönemin reddedilmesini engellemiştir. Ama bundan sonrası (şöyle böyle 300 yıl) bizi ilgilendirmez; “Kanuni Süleyman’dan sonra, padişahların şahsen kabiliyetsiz ve ahlaksız olmaları saray entrikalarına ve saray kadınlarının tahakkümüne yol açmıştır. Padişahların çocuk veya deli olmasından istifade eden valide veya zevkleri sanat sürmüşlerdir” (Türk Tarihinin Anahatları, 1930).

Osmanlı tarihinin nasıl, hangi ölçütlere göre değerlendirileceği, son analizde, Türkiye tarihinde ‘Batılılaşma’nın nasıl değerlendirileceğine bağlı bir konudur. Cumhuriyet siyasi gücün tekeline sahipti ama ideolojiyi bütünüyle denetlemekte aynı başarıyı gösteremedi. Gösteremediğinin en belirgin kanıtı, tarihin bu aşamasında AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın ideolojisinin bu toplumda iktidar olması. Başka pek çok şeyin yanı sıra, Osmanlı tarihinin değerlendirilmesi de Tayyip Erdoğan’ın siyasi hedefleri arasında önemli bir yer tutuyor ve onun bu konuya bakışı Kemalist bakışın karşıtı olmak üzere biçimlendirilmiş. Tayyip Erdoğan’ın kendisinin ‘tarih yazımı’ dediğimiz disiplinle ilişkisinin çok sağlam olmadığı bütün söyleminde görülüyor; ama çevresinde bu konuda fikir vermeye hazır ve hevesli kimseler var. Onların ‘tarih yazımı’ disipliniyle ilişkileri bu alanda daha çok sayfa okumuş olmalarının pek fazla ilerisine geçmiyor; çünkü tarihe bakışları baştan sona ideolojik.

Dünyada her toplum geçmişiyle, tarihiyle kıvanç duymak ister. Kıvanç duymak isteğiyle belirli ölçüde öznel davranmasını, olumlu ve olumsuz yanları açıklarken belirli ölçüde "taraf tutması"nı da tahmin eder, gene belirli ölçüde hoşgörürüz. Ama "belirli ölçüde"… Aklı başında bir tarihçinin öncelikli işi de, özellikle kendi toplumunun tarihini, tarih yazımını, böyle tarafgirliklerden ayıklamaktır.

Cumhuriyet kendi Osmanlı tarihine böyle, kıvanç duyma isteğiyle bakmadı (Osmanlı’nın ‘askeri zaferleri’ dışında). Çünkü onun yerini alıyor, onun meşruiyeti yerine kendi meşruiyetini kurmak istiyordu. Bu anlayışın getirdiği çarpıtmaları, önyargıları, haksız yargıları düzeltme isteği yerinde ve doğru bir istektir. Ama yürürlükte olan yanlış değerlendirmenin üzerine içerikte farklı, ama sonuçta en az onun kadar yanlış bir başka ideolojik değerlendirme kalıbı kondurmanın saygıdeğer bir yanı yoktur. Bugün yapılmaya çalışılan da tastamam bu.

Hayat ve tarih hiçbir zaman ‘siyah-beyaz’ değildir. Yazıya Fransa’yla, Mitterrand’la başladım Gene bir Fransız örneği vereyim: Pétain! Önce Verdun kahramanı, sonra da Vichy’nin kurucusu olan Mareşal! Vichy’yi kurarken Nazilerin Fransa’ya daha az zarar vermesi için çalıştığını söyledi. Muhtemelen doğru söylüyordu. Ama bu da Vichy olgusunu ve yaptıklarını mazur gösterir mi? Göstermez ama bu Verdun’ü siler mi?

Pétain bir örnek ama tek örnek değil. Bütün tarih buna benzer kişiler ve olaylarla dolu. Napoleon ak mı, Petro kara mı? İnsanlar ak ve kara karışımı olduğu gibi, bir dönem ‘ak’ görünen, başka değerlerin öne çıktığı bir dönemde ‘kapkara’ olabiliyor.

Cumhuriyet’in siyaha boyamaya çalıştığı Osmanlı tarihini şimdi Tayyip Erdoğan beyaza boyamakla meşgul. Dolayısıyla o da eşit derecede ‘tarih-dışı’ bir iş yapıyor, -aynı zamanda Cumhuriyet’le ilgili her şeyi siyaha boyamaya çalışmasıyla da.

Ve bütün bu ‘karşıtlığa’ rağmen, hem çabanın bütününde hem de yapılan seçmede birçok ortak yan var. Tarihi çarpıtarak, değiştirerek yeniden yazım çabası dünyanın her yerinde görülmüştür, -tabii derecesi değişir.

Örneğin geçen gün Tayyip Erdoğan “Osmanlı tokadı patlatmaktan” söz etti. Öne sürülecek değer Osmanlı’nın tokadı ise Cumhuriyet’in “Kanuni’ye kadar iyiydi” demesinden farkı var mı bunun? O da eşit derecede ‘askeri güç’ yüceltmesi yapan bir pozisyon.

Erdoğan ve o cephe Osmanlı’nın ‘adil düzeni’ni idealize eder, çok farklı toplulukları bir arada tutma başarısını över. Ancak, bu toplulukları etkilemeye başlayan yeni ideolojiler (örneğin, milliyetçilik) dünyada etkili olmaya başladıktan sonra Osmanlı’nın ‘adil düzeni’nden söz etmek mümkün mü?

Bir zamanlar Osmanlı devleti sınırları içinde bulunmuş ülkelerin bugün yaşayan insanlarından (genellikle intelicensiya içinden) “Osmanlı iyiymiş. O zaman barış içinde yaşıyormuşuz” yollu sözler işitmişliğim vardır. Ama birileri gibi bundan “Yaygın bir Osmanlı özlemi var” sonucu çıkarmadım, çünkü bunun tersini söyleyeceklerin büyük bir çoğunluk oluşturduğunu biliyorum. “Çarlar iyi, demokrat insanlardı. Halkın babası gibiydiler” diyen anti-Komünist Ruslarla da tanışmıştım. Onlar Sovyetik rejime karşı olmakta herhalde haklıydılar, ama bu nedenle ‘çar’ların ‘demokrat’ olmaları gerekmiyordu.

Cumhuriyet’in ideolojiden geçilmeyen tarih kitabında Osmanlı padişahları ‘kabiliyetsiz, ahlaksız, deli’ oluyorsa; bunu düzeltmenin yolu onların ‘üstün kabiliyetli, halkın babası dahiler’ olduğunu söylemek ve bunu dayatmak değildir. Kim bu dahi? 1. Ahmed mi, 2. Süleyman, 3. Osman mı? Yoksa 4. Murad’ı mı örnek alacağız?

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e değişmeyen ‘tekçi’ siyaset anlayışı ve kültürüyle şimdi ‘Osmanlıspor’ diye futbol takımlarının bile olduğu bir döneme girdik. Koşullar bunlar, çare yok, böyle gidecek, gittiği kadar.

Süreç gidecek de, Osmanlı tarihinin ne olduğuna dair, zihnimizdeki bilgilerde ya da fikirlerde bir ‘düzelme’ olmayacak.

Okuyucu Yorumları