- A +

Denizin bir tek şarkısı var.

Bazen fısıldayarak söylüyor, bazen bağırarak, bazen gürleyerek.

“Çok şanslıyız,” diyor yanımdaki kadın.

Dalgaların sahile vurduğu yerde kumların üstünde oturuyoruz, ayaklarımız suyun içinde.

Açık denize bakan koy bugün çok dalgalı, suya giremedik.

Göğsünde, fırlayıp gitmeye hazır, rengârenk bir papağan, siyah, tek parça mayo giyiyor. Saçları, mısır püskülü renginde ve kıvrım kıvrım. Şehirlerde yaşayan, deniz ve güneşle alışverişi olmayan insanların beyaz tenine sahip. Gözleri... Gözlerinin rengini bilmiyorum.

Dalga geri giderken bizi de yanında götürmek istiyor. Ellerimizi kuma bastırarak kendimizi geri itiyoruz.

Mayom kum doluyor.

Buraya toprak bir yoldan geldik.

Arabayı, İngilizler zamanında meteoroloji istasyonu olarak kullanılan binanın yanına park ettim.

Türk askerleri de burasını bir süre gözleme noktası olarak kullanmışlardı. Sudan, bulutlardan ve tek tük martılardan başka gözlenecek bir şey yoktu. Onlar da gittiler.

Kapıları, pencereleri sökülen bina, metruk gözlerle denizi seyrediyor.

Arkasında durursanız, sağında ve solunda kilometrelerce uzanan kumsallar, küçük koylar, kum tepeleri görürsünüz.

Pek kimsenin uğradığı bir yer değil.

Geçen defa su sakindi. Sığ suda yüzüp durmuştuk. Sonra, güneş şemsiyesinin altına uzanmıştık.

Bugün rüzgâr, şemsiyeyi de devirdi.

Okumak için yanımda bir kitap getirmiştim, ama onu arabada unuttum, sıcakta tepeye tırmanıp almaya üşeniyorum.

Sigara paketini yanında getirmeyi ihmal etmiş tiryaki gibi yoksun hissediyorum kendimi.

Unutkan!

Kendime kızıyorum. Bu öfkenin altında, daha da unutkanlaşıp kim olduğumu hatırlamamak endişesi de var mı acaba?   

Gökyüzünde buluttan yapılmış gibi duran bir ay var.

Gözlüklerimi çıkarıp suya girmeyi deniyorum, ama dalgalar beni dışarı tekmeliyor, bir kulaç bile atamadan geri dönüyorum.

Gözlüksüz, dünya suya düşüp kurtarılmış suluboya resim gibi görünüyor.

Başını yere koyduğunda suya değmeyecek kadar denize yaklaşıyor. Ellerini yukarı kaldırıyor, namaza başlıyor

Kalkıyor, “Namaz kılacağım,” diyor.

Namaz, aklımda vakitler ve yerlerle ilişkili olduğu için biraz şaşırıyorum. Ama fazla değil.

“Ne namazı? Öğle? İkindi?”

“Şükür namazı,” diyor.

“Mayoyla olur mu?”

“Allah ne giydiğine bakmaz,” diyor.

Başını yere koyduğunda suya değmeyecek kadar denize yaklaşıyor. Ellerini yukarı kaldırıyor, namaza başlıyor. Bitirince dönüp yanıma oturuyor.

“Burada o kadar huzurluyum ki,” diyor.

 *

Okuduğum kitapta 1883’de Madrid’te doğup 1955’te aynı kentte ölen İspanyol  Feylesof  José Ortega y Gasset’e ait bir söz vardı. Okumaya orada ara vermiştim.

Bakalım doğru çevirecek miyim:

“Bir insanın ne olmuş olduğu, hâlen ne olduğu ve ne olacağı; ezelde ne olmuş olduğu, hâlen ne olduğu ve ebediyette ne olacağı değildir.  Aksine, bir gün olduğu ve bir başka gün olmadığıdır.”

*

Bugün böyleyim, yarın başka olacağım.

*

Yaradılışta her şey, her an değişir; aynı şeyin değişik bir versiyonu olur. Her şey sadece bir defa olur. Her şey, her ânını sadece bir defa deneyimler. Atom altı parçacıklardan galaksilere kadar her şey, her an hareket hâlindedir. Kâinatı ayakta tutan bu hareketliliktir.

*

Yaradılışta her şey, her an değişir; aynı şeyin değişik bir versiyonu olur

Ters istikamette, sahilde bir balık lokantası var. Sabahleyin arayıp güzel bir balık ayırmalarını istemiştim.

 “Misafirim var. Dört gibi geliriz.”

Ona “Acıkınca haber ver” diyorum. “Seni balık yemeye götüreceğim.”

Okuyucu Yorumları