- A +

10 yıl kadar önceydi. Acı acı çalan telefonumu açtığımda, karşımda her zamanki sakin ses tonuyla Kavaklıdere Şarapları’nın sahiplerinden Ali Başman vardı. Ali Bey, yakın tarihteki boş günümü soruyordu. “Güzel bir vesile var sanırım…” dediğimde, “Sürprizimizi beğeneceğinizden eminim!” cevabını vermekle yetindi.

Bir hafta sonra, Manisa’nın Kemaliye kasabası yollarındaydık. Salihli’nin bereketli ovalarını aştıktan sonra tepelere tırmandık, girişinde kocaman bir Türk bayrağı ile Kavaklıdere flamasının dalgalandığı dev bir araziye girdik. Bir 4 x4’e geçtik ve Ali bey’in sürücülüğünde etrafı gezmeye koyulduk. Dimdik tepeler, uçurum gibi vadiler, keskin virajlar, derin çukurlar, vahşî manzaralar… Yarım saatlik bu sert yolculukta doğrusu içim dışıma çıkmıştı. Turu tamamladığımızda Ali Bey gülümseyerek “Sizi biraz yorduk…” dedi. Yüzünde uzun zamandır içinde beslediği bir intikamı almanın hınzır ifadesi okunuyordu. Yıllar boyu “Kavaklıdere sanayi şarapçılığı yapıyor, bağcılığı ihmal ediyor. Sofistike bağları olmayan, köylüden aldığı beş benzemez üzümle şarap yapmaya çalışan üreticilerimizin bir arpa boyu yol gitmesi imkânsız” diye yazmıştım. Şarabımızın en büyük firması da nihayet ülkenin en büyük bağlarını kurmuştu, patronu da amiyâne tabirle “Bağ, bağ, diyordun… Al işte bağ!” diye işin tadını çıkarıyordu.

2.200 dönümlük Pendore bağları, Türkiye'nin en büyük tek parça bağ arazisi...

10 yıl sonra, geçtiğimiz günlerde aynı yollardaydım. Bu kez Gusto Şarap Kulübü üyeleriyle birlikteydik, mihmandarımız da Kavaklıdere’nin dördüncü kuşağından, Ali Başman’ın kızı Cevza Başman’dı. Bağları tepeden gören terastaki çardağa ulaştığımızda, güzel bir sürpriz olarak firmanın bağlar sorumlusu Ahmet Gürbüz de oradaydı.

Portakal yağı çıkaran bağcı

2 bin 200 dönümlük toplam alanıyla Türkiye’nin en büyük monoblok bağı olan Pendore bağı, adını antik çağlarda yörenin adı olan “5 kapı” deyiminden alıyordu. Binlerce yıl önce bu bereketli araziler dünyanın en önemli tarım merkezlerinden biriydi. Zamanla erozyon, arazilerin mirasla parçalanması, tarımın eski geliri getirmemesi gibi sebeplerle bu tepelere pek bakılmamıştı. Tarım makineleşmiş ve Salihli, Alaşehir gibi ovalarda yoğunlaşmıştı. Gürbüz ise başka ziraate pek uygun olmayan bu tepelerin bağcılık için mükemmel olduğunu söylüyordu.

Peki, yazının başlığına da konu olan “21. Yüzyıl bağı” esprisi neydi? Ülkenin dört yanındaki bağları avucunun içi gibi tanıyan tecrübeli ziraat mühendisini dinlerken, bir bulmacanın parçaları adeta birleşiyor, büyük resim ortaya çıkıyordu. “Biliyorsunuz dünyada doğayla barışık, ‘biyodinamik’ bağcılık akımı yükseliyor. Emek yoğun bir iş olduğundan da küçük bağlarda deneniyor. Biz de büyük ölçüde bu felsefeyi takip ediyoruz, hem de bu dev arazide uyguluyoruz. Asma zararlılarını bertaraf etmek için tarım ilacı kullanmak yerine, papatya, ısırgan otu, portakal kabuğu gibi bitkilerden yağlar çıkarıyor, değişik zamanlarda suyla seyreltip bağlara püskürtüyoruz mesela. Bunlar hem zararlıları kaçırıyor, hem asmaları besliyor. Budanan asma çubuklarından ve şaraptan arta kalan üzüm küspelerinden kompost yapıyor, bu doğal gübreyi bağlara atıyoruz…”

Kavaklıdere bağcılık sorumlusu Ahmet Gürbüz, parsel parsel bağın toprak örneklerini gösteriyorYa bilgisayarlar? Yapay zekânın konuşulduğu bugünlerde, bilgisayarlardan da katkı alıyorlar mı? Kurt ziraatçi gülüyor: “Almaz mıyız? Özellikle ‘su yönetimi’nde bilgisayar verileri çok önemli. Asmaların dibine yaptığımız damla sulamada her bir omcaya kaç litre su gidiyor, hepsini görüyor ve planlıyoruz. Topraktaki nem ölçen sensörler bilgisayara verileri giriyor, hangi parsele ne kadar su lâzım, hangisi ise istemiyor, ekranda beliriyor.”

Parsel parsel üzümleri tadıyorlar

Pendore bağının bir de ünlü danışmanı var: Stephane Derenoncourt. Yıllarca Kavaklıdere’nin birlikte çalışma teklifini cevaplamayan Bordo’nun saygın önoloğu, helikopterle bağın üzerinde uçtuktan sonra Ali Başman’a “Ben kendimi çılgın sanırdım, siz benden de çılgınmışsınız” demiş ve katkı vermeyi kabul etmiş. Pendore’nin önoloğu Sanem Karadeniz’e yabancı ekibin katkılarını soruyorum. Genç şarap yapımcısı, “Eskiden hasadı belirli parametreler analizde gözükünce başlatırdık. Şimdi parsel parsel üzüm tadıyor, her şey uygun gibi görünse de bazen hasadı geciktiriyoruz. Bir sıra asmanın tepede kalan 15 omcası ham, düzde kalanları ise olgunlaşmış olabiliyor. ‘Tepeyi bir hafta sonra keselim’ diyebiliyor, bir parseli bile birkaç seferde hasat edebiliyoruz. Böylece mükemmel olgunluğu yakalıyoruz. Fransızlardan en çok üzüm tatmanın önemini öğrendik” diyor.

endore bağlarında farklı parsellerde pek çok farklı üzüm, farklı tarzda yetiştiriliyor..

Şaraphane kısmına geçtiğimizde de bir sürü yenilik görüyoruz. 60 bin avroya alınan, üzümleri hırpalamayan sap ayırma makinesi… Her parselin üzümünü ayrı işleyen küçücük tanklar… Tankların üzerinde, üzüm kabuklarını batırmak ve daha yoğun şarap elde etmek için özel batırma presleri… Fıçı mahzeninde, fıçı tahtaları nemli kalsın, şaraplar buharlaşıp okside olmasın diye sensörlü nem püskürtücüleri… Ve en hoşu, tadım holünde sanatçıların resimlediği, şarap dinlendirmeden emekli olmuş fıçılar…

Koleksiyon bağında çok farklı üzüm çeşitleri de küçük ölçekte deneniyor

Kimi adlı adınca, kendi adını taşıyan markasıyla, kimi de başka kupajların içinde tattığımız şarapların çıtasını yükselten bu dev bağı gezince, Türk şarapçılığının geleceğine inancımız artıyor. Bir hasat sezonunda 40 bin yövmiyenin ödendiğini, köylü kadınların ceplerine giren paranın yörenin sosyal yapısını bile kımıldattığını öğrenince, şarabın lezzetine kırsal kalkınmanın arttığını öğrenmenin keyfi de ekleniyor...

Okuyucu Yorumları